Felsefe Kulübü - La Scuola di Atene


(Berk Kaynak) #1613

“Çocuk” terimini kullandığın için alan razı olarak bakamadım olaya. Biraz üstü kapalı yazmışsın, o yüzden tam olarak kavrayamadım, kusura bakma.

Eğer “çocuk” ise bunun istisnası olamaz zaten.

Eğer belli bir yaş üzerinde para karşılığı cinsel birliktelik sağlayan mesleklerden söz ediyorsan, bir yere kadar özgürlük olarak tanımlanabilir. Bence toplum adına sağlıksız bir durum ve bunun için çalışmalar yapılması daha mantıklı. Bana kalırsa uyuşturucu da bir çeşit özgürlüktür ancak özgürlüğü kısıtlamadan bunu azaltmak için çalışmalar yapılmasını desteklerim, mesela.

Eğer belli bir yaş üstü bireylerin sırf o hayata özendiklerinden dolayı zengin siyasetçiler ile paraları için birlikte olmalarını kastediyorsan, bu özgürlüktür tamamen. Kişinin kendi pragmatist seçimidir.

Ancak yine de “kız çocuklarının siyasetçilere pazarlandığı” örneğinden tam olarak nasıl alan-veren memnun bir özgürlük anlayışı çıkarmam gerek anlamadım.


(Cem Ekiz) #1614

İşte burada yine özgürlüğün kısıtlanmasına geliyoruz ama. “Her insan özgür doğar ve bu özgürlük başkasına devredilemez” diyor İnsan Hakları Beyannamesi. Öyleyse bir insan, fuhuş yapma “özgürlüğünü” elde etmek için bir yaşa ulaşmak zorunda değil. Kendisi böyle bir seçim yaptıysa buna saygı duymak durumundasın özgürlüklerin kısıtlanmasını istemiyorsan. Ya da diğer her şey örnek verilebilir. Bu konuda ABD’de tartışmalar var, biliyorsun. Bu konularda cinsel eylemler daha çok ön planda ne yazık ki, bu yüzden yine başka bir cinsel örnekten gideceğim: Hayvanlarla cinsel ilişki, hayvanın “özgürlüğü” olarak nitelendirilip gayet savunuluyor kimi çevrelerce. Kilisenin erkek çocuklarla ilişkileri söz konusu olduğunda yine bunun “özgürlük” olarak savunulduğu görülmemiş şey değil. Okul katliamlarında da çok tartışıldı bunlar. Yani yine her şey o “özgürlük” sorununa çıkıyor.

Bu arada ben bu konuda daha başka düşüncelere sahiptim. Şimdi bakınca kısıtlanmayı bir zorunluluktan sayıyorum. Artık buna o gıcık “toplumsal sözleşme” mi dersin, başka bir açıdan mı yaklaşırsın; bu konuda ben de net karar verebilmiş değilim. İşin gerçeği, özgürlük kavramının zaman içerisinde esneyip daraldığını da düşünüyorum. Bu yüzden çok net konuşamıyorum. Ama en azından şimdilik eldeki somut veriler bunlar.


(Berk Kaynak) #1615

Ezhel örneğinden çıktığımız için, ilk mesajımda sanat ve bilim bazında bir sınırsızlık örneği verme amacı güttüm. Toplumsal bazda elbette bazı kısıtlamalar olacak. Toplumlarda reşit olma yaşının bulunmasının bir sebebi var. Kişiler belli bir yaşa gelinceye kadar kendi kararlarını mantıklı şekilde verecek düzeyde olmuyorlar. Kişinin kendi kararı olarak algılanamaz o bakımdan. Evrimsel olarak da doğadaki çoğu memeli yavrusunu çok kısa sürede doğaya salarken, biz senelerce besliyoruz. Senelerce beslediğimiz için sığınaklara ve birlikteliklere ihtiyacımız oluyor ve bu şekilde evrimleşiyoruz. Bizi ileri götüren anlayış insan yavrularına uzun bir süre eşlik etme içgüdüsüdür. Bu içgüdünün süresinin sosyal toplumla beraber yapay olarak arttırılması çok çok mantıklı bir olay. Neticede her şey varlığını sürdürmek için vardır ve özgürlük dahi olsa evrimsel kökenli ahlakın ötesine geçmek toplumsal ve bireysel bozulmayı sağlayacaktır, yüksek ihtimal.

Hayvanlar fikirlerini danışabileceğin canlılar değiller, o bakımdan yine karşı tarafın özgürlüğünü kısıtlama polemiği devreye giriyor.

Bütün dediğin çirkinliklerin özgürlük olarak kabul ettirilmeye çalışılmasının sebebi de, yukarıda bahsettiğim köle ahlakının tersi olan efendi ahlakı. Gücü ve onun getirdiği her şeyi alt kademeye zorla ittirmeye çalışmak… Bu da kabul edilmeyecek ve bence olmaması gereken bir ahlak anlayışı zaten, bu konuda katılıyorum.


(Boş İnsan) #1616

Severim devrik cümle kurmayı.


(i) #1617

İlber Ortaylı’nın şu demeci çok hoşuma gider.


(Gazi Audomarus Fridia DCLXVI PFVV Pipinpadaloxicopolis the First) #1618

Kalıtımsal bilgimi devam ettirmek istiyorum :man_shrugging:


(Berk Kaynak) #1619

Bence İlber Ortaylı çok doğru bir noktaya parmak basıyor. Evlat edinmek istemek doğal bir süreç ve evliliğin getirisi olarak istenme sebebini anlıyorum ve günün birinde ben de isterim. Ancak evliliğin, toplumsal olarak insanların kafasına işlenmiş evliliğin, bir insanın bence en değerli varlıklarından biri olan yalnızlığı elinden aldığı da bir gerçek.

Yalnızlık bir insanın hazinesini sakladığı yerdir. Yaratıcılığını geliştirdiği, felsefe yapabildiği, karakterini oluşturduğu ve kendini sevmeyi öğrendiği yerdir. Toplumda insanlar kendiyle baş başa kalmaya katlanamayan, sonra da çocuk yaptıkları zaman o çocuğu doğru yetiştirmeyi bilmeyen insanlarla dolu. Neden bilmiyorlar? Daha kendilerini tanımıyorlar çünkü. Kendi benliklerine katlanamadıkları için sürekli olarak sosyalleşme ve eşleriyle vakit geçirme ihtiyacı duyuyorlar. Hayat hakkında yeterince düşünemiyorlar.

Bir gün evlenirsem, kesinlikle benim yalnızlığa olan ihtiyacıma ve benliğime saygı duyan bir kadınla evlenmek isterim.


(İbrahim Korkmaz) #1620

Yardım edeyim mi abi tanıdıklarım var :smiley:


(i) #1621

Herkesin kendine döndüğü yalnızlıkta bir insanın kendinde neye sahip olduğu ortaya çıkar. Nihayetinde dediğin gibi kendine katlanmaktansa bir başkasına katlanmayı tercih ediyor insanlar. Çünkü kendi benliği, yetersizliği veya vasıfsızlığı ile baş başa kalmak onu rahatsız ediyor. Bayağılığın ve yanılsamaların içine atıyor kendini.

İnsan kendi kendine kalamadığı ve okuduklarının / yaşadıklarının üzerine zihnini yormadığı müddetçe tefekkürünü geliştiremiyor. İnsanlar aynı evi/hayatı paylaşsalar dahi kendi zamanlarını ayırmalılar.


(Berk Kaynak) #1622

Kesinlikle. Kaldı ki vasıfsızlığı ve bayağılığı aşmak için de ilk gereken şey kendini tanımaktır. Kendini kendine itiraf edebilen kişi, insanlığın düştüğü varoluş tuzağından çıkmak için ilk ve en önemli adımı da atmış olur.

Bir de, yalnızca insanlarla sosyalleşmek değil, her yalnız vakitte hobiler ile ilgilenmek de insanı uyuşturmaya başlıyor bir yerden sonra. Schopenhauer, çok kitap okumanın katkı sağladığını düşünmesinin yanında, her boş vakitte kitap okumanın da insanı aptallaştırdığına inanıyor. Çünkü kişi edindiği bilgiyi kendi süzgecinden geçirip kendi karakterini oluşturmak için zaman ayırmıyor. Şeyler üzerine fazla düşünmeden yeni bir bilgi edinmeye kalkıyor. Bu da insanın şahsına münhasır tarafının ortaya çıkmasını, hatta direkt öyle bir tarafın oluşmasını engelliyor. Bence yalnızlık, kişisel gelişime adanan kültürel birikimin yanında nihai yalnızlık olarak ayrı bir şekilde de kategorilenmeli. Bazen insanın tam anlamıyla kendiyle başbaşa kalması gerekiyor.


(i) #1623

Kesinlikle. Schopenhauer kitap okumanın nihayetinde bir başkasının zihin labirentinde dolaşmak olduğunu söyler. Yani esasında bir başkasının düşüncelerini okuyoruz. O esnada kendi birincil düşünme eylemimizi gerçekleştirmiyoruz. Belki de bu yüzden kitap okurken rahatlıyoruz. Çünkü kendi düşüncelerimizden sıyrılıyoruz. O esnada düşünme eylemini bizim yerimize bir başkası yapıyor.
Bu yüzden sürekli ardı ardına kitap okumanın insanı budalalaştırdığını söyler ki katılıyorum. Çünkü sürekli olarak bir başkasının bizim yerimize düşünmesine izin vermek kendi kendi kendimize düşünme ve üretme becerimizi köreltir.
Aynı zamanda pratik yaşam becerilerinden geri kalmamak adına da ardı ardına sürekli okumamak gerektiğini düşünüyorum. Önemli olan kendi düşünce sistemimiz içinde öğütebilmek.


(falanfilan) #1624

Ben bunlara aşırı katılıyorum ya. Evlilik meselesinden de bu yüzden çok tırsıyorum. Hayatımı birisiyle paylaşıp yalnız kalma hakkımı yoketmek istemiyorum.


(İbrahim Korkmaz) #1625

Sizce collective consciousness tarzında bir varoluş biçimi, olabilecek en iyi varoluş biçimi değil mi? Siz o şekilde var olmaya ok olur musunuz mesela?


(Gazi Audomarus Fridia DCLXVI PFVV Pipinpadaloxicopolis the First) #1626

Olmam. Kendim değilsem zaten varolmuş bile olmuyorum ki.


(İbrahim Özaydın) #1627

Başlığı uzun zamandır takip etmiyordum (finaller, staj vs), Tanrı ve din ile ilgili görüşlerimi ben de sunmak isterim. Ben birazcık meseleye daha tinsel değil de bilimsel yaklaşma taraftarıyım. İnsanın kendini bu koskocaman evrende anlamlandırması ve evrimleşen beyninde merak gibi bazı mekanizmalar oluşmasında Tanrı fikrinin de oluşması eski zamanlarda kaçınılmaz ve gerekli bir şey olmuştur. Olaya daha geniş bir pencereden baktığımızda dinerin temelinde her zaman insan özeldir ve her şey onun için yaratılmıştır. Ancak evrimsel biyoloji bize göstermiştir ki insan alelade bir varlıktır ve hiç bir değeri, anlamı yoktur. Ancak önceden de dediğim gibi insan evrimleşen beyninde hayatta var olmasını daha iyi kılmış bazı aksak özelliklerinden bir tanesi saydığım kendini en özel ve tüm dünya onun için yaratılmış hissinden vazgeçemez. Benim düşüncem ise insan kendi hayat değeri ve anlamlarını kendi oluşturmalıdır. Ama tabiki din bunu elde hazır bir şekilde verdiğinden insan çoğu zaman kolay yola kaçar ve aslında evrimsel olarak düşündüğümüzde kaçması mantıklıdır. Tanrı fikrine gelirsek orada da başvuracağımız tek dal gene bilim olmalıdır, çünkü Tanrı fikrine gerek kutsal kitaplardan gerek hayal gücümüzden baksak ta elbette bir noktada duygusallığa ve irrasyonelliğe kayarız. Bunun sebebi bilimsel olarak bu düşünceyi asla test edemeyiz(en azından şimdilik) ve her ne söylesek te “bilmiyorum” demekle aynı şey olacaktır. İnsan beyni diğer tüm organlar gibi hatalar dolu bir organdır ve bu hataları minimize eden tek şey bilimdir.


(Gazi Audomarus Fridia DCLXVI PFVV Pipinpadaloxicopolis the First) #1628

Evrimsel biyoloji bize hiçbir yeni şey göstermedi, hatta daha doğru bir tanımlamayla, evrimsel biyoloji bize bir şey göstermez, bir gerçeklik sunar, bunun üzerinden böyle bir hayat görüşü sunmak bilimin iş alanına dahil değildir.

Zaten evrimsel biyolojinin ortaya sunduğu şey yeni bir şey değildir. Aristo ekolünden gelen filozofların uzun süredir iddia ettiği bir şeydir. Abiogenesis ve bunun devamında canlılığın aşamalar hâlinde evrilmesi, insanın da bu zincirin sadece bir parçası olması hiç yeni bir şey değil.

“Değer” bilimsellik ile alakalı bir şey değildir, değer tamamen insanın kafasında olup biten bir şeydir (senin de dediğin gibi), herhangi bir evrimsel standart ile yargılanamaz, ben şahsen hayata bir anlam atfetmiyorum zira hayatın “olan” bir şey olduğunu düşünüyorum, sırt kaşıyıcı gibi, bir amaç ve işlevi olabilir ama “anlam” tamamen ideal bir şey, insanın kafasında bitiyor.

Aslında, insan beyninin olabilecek hataları en minimize ettiği hâl a priori mantık olabilir. Bilim, empirik verileri a priori mantık üzerinden yorumladığı için bilimde hatanın oluşabileceği iki yer vardır (insanın edinebileceği empirik bilginin sensörleri aracılığıyla aktarıldığını ve ister yapay ister doğal olsun bu sensörlerin hatalı veri aktarma olasılığı yüksektir). Bilim daha sonra empirik veriyi a priori süzgeçten geçirir ve daha sonra a priori bilgi ve empirik veriyi kullanarak tahminler yapar.

A priori bilgi bu kavramla az tanışıklığı olan çoğu kişinin sandığının aksine “tahmin” değildir. A priori bilgi temel tutarlılık, mantıksal zorunluluklar ve en temel matematiğe dayanır.

Elbette insan zihninin evrimsel bir proses sonucu oluştuğu bilgisi göz önünde bulundurulduğunda “2+2=4” gibi bir a priori bilginin dahi yanlışlanabileceği düşünebilir. Nitekim a priori bilgi tanımlananların tanımlarıyla ve benzer tanımlarla tutarlı olmasından başka bir şey değildir.

Sicim teorisi mesela, önceden elde edilen empirik bilginin a priori süzgeçten geçirilip daha sonrasında a priori bilgiye dayanarak yapılan tahminlerden oluşur. Nitekim argümanı ne kesin bir a priori tutarlılığa dayanır, ne de konusu olan sicimler herhangi bir şekilde ölçülebilecek veya gözlemlenebilecek şeyler değillerdir. Ancak doğada süper simetrinin gözlemlenmesi bir destekleyici olabilmektedir.

Nitekim Tanrı iddiası bir tahmin değildir. Elbette insan biyolojisi gereği bir yüce güce inanma ihtiyacı duyar. Nitekim bu ihtiyaç “insanın kendini özel hissetmesi” ile alakalı veya en azından sınırlı değildir. Erken dinlerin çoğunda böyle bir özellik anlayışı yoktu. Çoğu pagan dinde de yoktur. Yahudilikte Tanrı’nın insanla anlaşması yüzünden vardır. İslam’da insan yaratılanların bir kısmına üstün olmasına rağmen hem kendisi ile eşit hem de kendisi ile üst seviyede yaratılanlar da vardır, insan din sorumluluğuna ve cennet cehennem kavramlarına tabi olan tek canlı da değildir İslami anlayışa göre.

Dinin “kendini özel hissetme” ve “mükemmellik” bir “divine perfection” kavramlarıyla ilişkilendirmesini belli dinlere bağdaştırabiliriz. Sümer mitolojisinde, insanlar tanrıların şeklinde ve küçük tanrılar kurban edilip onların kanıyla yaratılmıştır. Yunan mitolojisi, Roma ve mitolojisi ve nihayetinde Hristiyanlıkta da homocentric, anthropomorphic bir Tanrı anlayışı görmekteyiz (bunun bir sebebi de Hint-Avrupa kültürünün Tanrı Baba veya Dyaus Phitar’ının bu tanrı figürlerinden bazılarının evrildiği kaynak, bazılarının da zamanla kültürel tecellisi olması denilebilir, Dyaus Phitar muhtemelen Hint-Avrupa topluluklarının ataerkil aile içi hiyerarşisinin göksel ölçüde bir tecellisi olarak meydana geldi).
Hristiyanlığın Batı Medeniyetinin merkezindeki gücü sonucu (ve bahsettiğim “God created men in his image” meselesi sonucu) Hristiyanlığın anthropomorphic Tanrı Baba anlayışı ve bunun getirisi olarak homocentric bir anlayış dünyaya yayıldı ve dinlerlerle ilişkilendirildi.

Nitekim, konuyu dağıttığım için tekrarlamak zorunda olduğum üzere, Tanrı iddiası (in rational philosophy at least) bir tahmin değildir. Tanrı iddiası deterministic evren üzerine geliştirilmiş, nicel sonsuzluğun tutarsızlığı, mantıksal imkansızlığı kaynaklı bir prime mover, nedenselliğin bir başlangıç noktası ve bu başlangıç noktasının yaratılmamış (bir sonuç olmaması, bir sebep olması itibariyle) omnipotent olması gerekliliği üzerine olan iddiadır.

Bu iddianın makul bir anti-tezi kesinlikle “Eğer empirik bilgimiz yoksa yorum yapamayız” değildir. Bu yaklaşım bilimsel dahi olmamasının yanı sıra (modern fiziğin çoğu konusu üzerine empirik bilgimiz yoktur, nitekim elbette a priori süzgeçten geçirilmiş empirik veri üzerine üretilmiştir ama bunun gibi, Tanrı iddiası da "herhangi bir şey"in var olduğu gözlemi üzerine geliştirilmiştir) Tanrı gibi bir konu modern bilimin dahi gözlem aygıtları ve yöntemlerinin yetersiz kaldığı bir noktadadır, şimdilik ve belki sonsuza dek.

Bu gibi bir konu, bilginin doğası vb. pek çok mesele gibi felsefenin alt dallarından birinin uygulamasıyla incelenemez. Tek bilgi kaynağının bilim olduğunu söylemek hem bilim, hem de felsefe konusunda bilgi eksikliği kaynaklı (ne yazık ki zaman zaman bazı "filozoflar"ın da dile getirdiği) bir iddiadır.

Bilim elbette insanlığın kolektif bilgisi için çok önemli bir progresif bilgi kaynağı ama tek bilgi kaynağı olduğunu söylemek zayıf ve tutarsız bir argüman olur.

*Not1: Saf a priori bilgi, sadece tanımlamaların tanımlananlarla tutarlılıklarını ilgilendiren konularda var olabilir. 2+2=4 gibi. A priori bilgiyle bunun ötesine geçilemez.


(İbrahim Özaydın) #1629

Evrimsel biyolojiyi orada genel anlamda kullandım, Darwinistik görüş dersem dersem daha iyi olur. Elbette bir gerçeklik sunar aksini söylemedim ve hayat görüşü sunmasının bilimin iş alanına dahil olması gerektiğiyle alakalı bir saptama yapmayıp kendi düşüncelerimi olumlu yönde evrimleştirdiğini anlatmaya çalıştım.

Evet, son derece haklısın. Birçok görüş vardı hatta islam dünyasından da çok benzer görüşler sunan olmuştu. Yeni olan şey bunların nasıl oluştuğunun açıklaması ve kanıtlardı, o yüzden modern evrimsel biyoloji şuan da yeni bir şeyler getirmedi demek saçma. Tabii evrimsel biyoloji derken ben modern evrim kuramını anlatmak istiyorum, belki orada anlaşamamışızdır.

Kesinlikle katılmıyorum. Belki bu kadar detaylı yanıt beklemediğimden dikkatsiz yazdım ama orada anlatmak istediğim şey modern evrim kuramı bize insanın diğer hayvanlardan hiç bir farkı olmadığını, insanın sadece farklı seçilim baskılarıyla farklı evrimsel yollara girerek beynini evrimleştirmesiyle oluşan alelade evren için hiç bir farkı olmayan bir canlı olduğunu kastettim.
Yani bilimsel olarak bizi aydınlatan bir şeyin farklı bir yerde farklı bir yoruma yarar sağlaması söz konusu. Doğrudan değeri bilimsel olarak yorumlamadım.

Bilim tek bilgi kaynağı demek tabikii yanlış ve bilgi eksikliği demektir ancak bizi gerçeğe götürmeye en yaklaşacak olan yöntemdir. Dediğin gibi kolektif olmasıyla ve her şeyini ama her şeyini teste tabi tutmasıyla ve bunu defalarca kendi hatasını içinde bulana kadar tekrarlamasıyla yapar bunu.

Tüm dinlerde konu alınan esas faktör esas olay insandır. İlk yaptığı şey insanı (diper canlılardan ayrı bir varlık) özel olarak değerlendirmektir ve onun etrafına bir şeyleri izah etmeye ve düzenlemeye başlar. Burada Tanrıya inanış farklılıklarından bahsetmiyorum bir bakış açısını şart koyarak yoluna devam etmesinden bahsediyorum.


(Gazi Audomarus Fridia DCLXVI PFVV Pipinpadaloxicopolis the First) #1630

Bu yanlış. Pek çok dinde insanlık özel bir yerde değildir. Pek çok diyorum çünkü insan-hayvan arasında bir ayrımın olmadığı pek çok erken din olduğunu kalıntılardan görebiliyoruz. Ayrıca İrlanda’nın ve genel olarak çeşitli Cermen politeistik dinlerinin temel teması tanrılardan çok yaratıklardır. Tolkien’ın kendi Legendarium’uyla ilgili yazdığı mektup mesela Silmarillion’un nasıl temeli, protagonisti insan olmayan bir hikaye olduğundan bahseder. Ki Tolkien’ın mitolojik esin kaynağını düşünürsek bu gayet doğal. Benzer bir temayı Doğu Avrupa mitlerinde de görebiliriz kısmen. The Witcher (kitap serisi) da ana konusu bu olmamasına rağmen nasıl modernleşmeyle birlikte (öncesinde öyle olmamasına rağmen) insanın gezegenin ana karakteri olmasından bahseder biraz.
Yani açıkçası homocentric düşünceye sahip olmayan o kadar çok din var ki. Temel konusu insan olmayan, kendi naratiflerine göre insan ile başlamayan dahi. Bence dine çok sınırlı bir pencereden bakıyorsun.

En pragmatik yöntem diyebiliriz vs. ama olabilecek en objektif bilgiye ulaşma yolu kesinlikle diyemeyiz. Özellikle işin içine empirik bilgiyi kattığımızda bilim çok yanlışlanabilir bir hâle geliyor ve şunu asla unutmamamız gerekiyor a priori mantığın aksine bilim progresiftir. Var olan a priori bilgiyi başka şeyleri anlamanı sağlayacak yeni bir şekilde ifade edebilirsin ama kesin olan a priori bilgide “yanlış” gerektiren bir deneme-yanılma yöntemiyle topyekün yeni bir şey üretemezsin. Öte yandan bilim, empirik bilginin a priori süzülmesi ve yorumlanması olduğu ve empirik bilgi “yanlış” ve eksiklikler barındırabildiği için, progresiftir. Nitekim bu aynı zamanda bilimin hiçbir zaman kesin ve değişmez bir hakikate ulaştıramayacağı manasına gelir.

Bu bilimin kendi çalışma alanı içinde hiç kötü bir şey değil. Lakin bilimin çalışma alanı bütün varlık ve yokluğu kapsamadığından farklı bilgiye ulaşma yöntemleri de kullanılmalıdır (eğer "hakikat"e ulaşılamaya çalışılıyorsa -ki belirttiğim üzere, bilim doğası gereği asla "kesin bir hakikat"e ulaşamaz).

Bunu belirttim, nitekim dilin bunu bir dogma olarak sunuyordu.

Ama bu nihilizm ve sosyal Darwinizm sonucu aslında düşündüğünden daha homocentric fikirlere varabiliyor.

"Yeni bir şey getirmedi"den kastım, felsefi olarak yeni bir şey getirmemiş olması. Neil deGrease Tyson ve saz arkadaşı bir takım pseudofilozof bilimcinin lanse etmek istediğinin aksine bunlar yeni fikirler değil (Neil deGrease Tyson’ı severim, sadece o bir voleybolcu ve biz basketbol oynuyoruz).


(İbrahim Özaydın) #1631

Verdiğin örnekler benim anlatmaya çalıştığım şeyi yanlışlamıyor. Baş kahramanı insan olmayan bir hikaye oluştursa bile kendinin bu dünyayla etkileşimine hazırladığını ve gene beynin dinamiklerinin insan odaklı çalıştığını söyleyebiliriz. Yani yaratık dediğin veya oluşturduğu hikayedeki karakterler insanın kendisinin avladığı, avlandığı, savaştığı çeşitli hayvanlar, gök gürültüleri,volkanlar olmuştur. Anlatmaya çalıştığım şey bu işte dar bakışlılık değil aslında insanın beyninin nasıl çalıştığıyla ilintili.

Aynen kesinlikle hiçbir zaman nihai bir gerçekliğe ulaşılamaz fakat ona en yakınsak çizgiyle yaklaşabileceğimiz yöntem bilimdir. Yani bir şeyin kendini test ederek sürekli yanlışlığını kontrol etmesiyle topyekün yeni bir şey elde edilmez ama gerçekliğe yaklaşmamıza gidecek olan o yolda bundan başka daha iyi bir senaryo olamaz. Çünkü sürekli test ederek hataları saptar bulur, yeni kanıtlar arar ve deney yanlış çıkarsa tümden vazgeçilerek ondan uzaklaşılır. Bilim bunu sağladığı için bence en iyi yöntem.

Dilimi dogma olarak sunduysam özür dilerim.

Tamamdır, tabiki ben zaten başında da belirttiğim gibi felsefi ve tinsel değil de bilimsel olarak bakmaya çalıştım.


(Gazi Audomarus Fridia DCLXVI PFVV Pipinpadaloxicopolis the First) #1632

Dediğimi ifade edemiyorum sanırım, ne anlatsam verdiğin önerme daha genişliyor sanki.

İşte diyorum ki değildir. A priori mantıktır.

Aslında bu bunun tam tersi bir senaryo çiziyor. Bilim kesinliğe yaklaşan bir şey değil, çünkü ilerlemesi, yaşaması yanlışlığına bağlı. Pragmatik olarak, pratik olarak “çok doğru” bir bilgi olabilir ama asla “gerçek” veya “hakikat” olamaz.

İşte bu onu daha doğru yapıyor ve hayatta (elbette felsefi bir anlayışla birlikte) daha geçerli kılıyor ama hiçbir seferinde “Tanrı iddiası” gibi hakikiliği hedefleyen bir bilgi olmuyor.

Bir gün Tanrı bilimsel olarak ispatlanabilir mi? Hiç sanmıyorum ama teorik olarak mümkün.

:+1: