Fyodor M. Dostoyevski Okuyoruz!


(Deniz) #61

Şundan pek emin değilim. Ama diğerlerine katılıyorum


(imnotevensorry) #62

Açıkçası 20yy için diğer edebiyatlardan yeterli okuma yapmış sayılmam. Belli başlı öne çıkan isimleri okumuşumdur. Fakat her hangi bir edebiyatın bariz bir öne çıkışını hatırlamıyorum. Zweig ve Kafka ile Avusturya, Sarte, Camus ile Fransız edebiyatı söz konusu. Tabi bir de Garcia gibi bireysel yazarlardan söz etmek gerekir. Fakat tabi ki asıl mevzu nicelikten ziyade nitelik.

Bu nitelikte genelde belli toplumsal olayların sonucunda ortaya çıkıyor. Toplumsal çatışmalar edebiyat, edebiyatçı için bulunmaz nimet. Keza yukarıda bahsettiğimiz 19.yy Rus edebiyatı da 18.yy Fransız edebiyatı da derin toplumsal değişimlerin, çatışmaların sonucu olarak yükselmiş. Yani 20.yy Türk edebiyatının ‘şansı’ toplumsal iç çatışmalar ve dış çatışmalar.


(Deniz) #63
  1. Yüzyıl edebiyatını milletlere göre ayırmak çok doğru gelmiyor bana. Savaş edebiyatı, savaş sonrası edebiyatı , postmodern edebiyat, varoluşçuluk vs milli olmanın ötesinde daha evrensel şeyler gibi hissediyorum. Kitapların anadillerine özellikle dikkat edince anlıyorsun hangi milletten olduğunu.

(imnotevensorry) #64

Milletlerden ziyade kişiler bazlı düşünmek daha doğru sonuçlar verir kesinlikle. Ama her zaman bu konuda bir genelleme yapılmış, biz de devam ettiriyoruz.
Bahsi geçen konular tabi ki evrensel fakat 19.yy Rus edebiyatının, 18.yy Fransız edebiyatının konuları da evrenseldi. Bu evrensel konuları her millet kendi yaşadıklarıyla, düşünce şekilleriyle kendi üzerilerinden anlattılar. Ve yaşadıklarının, edebi birikimlerinin, bakış açılarının etkisiyle aynı dönemde aynı konularda yazan diğer milletlerden daha ön plana çıktılar.
Bir de Türk romanı ve şiirinin Türkiye dışında bilinmeme handikabı var. Nazım dışında, büyük isimlerden bilinen ne şair ne de romancı mevcut. Onun içinde ‘20.yy Türk Edebiyatıdır’ sözünü Türklerden başkası söylemez. Zamanında çevrilseydi Rus Edebiyatı gibi Fransız Edebiyatı gibi uluslararası kabul edilmiş, etkilemiş bir edebiyattan söz ediyor olurduk.


(Sapere Aude!) #65

Hepimiz önce senin yorum yapmanı bekliyoruz.


(Salih Alp Gökçek ) #66

Bugün kitabım gelmiş, alır almaz başlayacağım, haftasonu bitmeden de bitiririm inşallah.


(Volkan Şahin ) #67

Gün bu gündür! Kitap hakkında birkaç kelam etmeye başlayalım, siftah benden:

"Bu notlar da, bunların yazarı da besbelli hayal ürünüdür. Bununla birlikte, toplumumuzun durumunu, yapısını göz önüne alacak olursak, bu notların yazarı gibi kişilerin aramızda bulunmasının yalnızca mümkün değil, aynı zamanda zorunlu olduğunu kabul ederiz. Benim bütün isteğim, pek yakın bir zaman öncesinin tiplerinden birini herkesin gözleri önüne daha açık olarak sermektir. Bu tip, henüz tükenmemiş kuşağın bir temsilcisidir."

“…Mişa, bunun için bana kızma sakın, düşün ki yapayalnızım, fırlatılıp atılmış bir taş parçasıyım sanki. Öteden beri karamsar, hasta, alıngan huyluyumdur. Bütün bunları düşün ve sızlanışlarım haksız, aklıma gelenler de saçma ise bağışla beni.”

Yeraltı, hastalıklı bir ruh hali…

Dostoyevski, okuruna ayna tutar, ruhunun derinliklerinde gizlediği şeyleri keşfetmesini sağlar. Kendimize açıklamaya korktuğumuz şeyleri, Dostoyevski acımasızca “Sen işte busun!” diyerek anlatır. Onu bu kadar değerli kılan da, dünyanın en iyi yazarı yapan da budur.

Kitabı ikinci okuyuşumda anlıyorum ki romandaki kahramanın(!) yaptıklarının bir çoğunu ben de yapmış ve hatta bunları yaparken bir kısmından da zevk almışım.

Fakat bunu fark ettiğimde, ben de, roman kahramanımız(!) gibi umursamadım ve yeraltındaki yaşantıma devam ettim.

Onun ruhundaki gelgitleri anlayabiliyor, içindeki buhrana ortak olabiliyorum. Attığı adımı okurken, atacağı diğer adamı tahmin edebiliyorum. Çünkü o aslında benim, biziz…

Ruhumuzda sakladığımız şeyleri okuyoruz bu kitapta. Kendi buhranımızı görüyor ve yalnız olmadığımızı fark ediyoruz.

Yeraltında yaşan bir insan hastalıklı bir ruh haline sahiptir. Herkesten nefret eder ama nefret ettikleri onu takdir etsin de ister. Onlar tarafından küçük görülmekten korkar, korkmak da ne kelime, eğer öyle bir şey olursa onları hemen düelloya davet eder. Büyük cesaretle başladığı bu yolculuğa ise, dizleri titreyerek devam eder.

Hiç mutlu olmamış, mutluluğun ne demek olduğunu bile bilmeyenlerin evidir. Yeraltında başkasını mutsuz ederek mutlu olursun.

Sanki kendin yanlış yolda değilmişsin gibi, bilgece tavırlarla yanlış yolda olduğunu düşündüklerine öğüt verirsin. Amaç karşındakine üstünlüğünü kanıtlamaktır. Kahramanımızın(!), Liza’ya yaptıkları gibi… Apollon kahramanımızı umursamadığında ne kadar sinirlendiğini hatırlayın…

Kahramanımız(!) aynı zamanda aşağılanmanın, ruhun olgunlaşması olarak gördüğü için aslında çevresindekilerini ödüllendirdiğini düşünmekte:

“Ucuz bir mutluluk mu, yoksa insan ruhunu yücelten acı mı daha iyidir?” Sahi, hangisi?


(Sapere Aude!) #68

Kitabı ben de bir kez daha okudum. Her seferinde ilk defa okumuşum gibi hissediyorum. Bunun en büyük sebebi, Dostoyevski’nin diğer kitaplarından görece daha ince bir kitap olmasına rağmen belki de en yoğun kitaplarından biri olması. Diğer kitaplarında tartışma konusu yaptığı pek çok mesele, ham haliyle bu kitapta yer alıyor. Bu nedenle, bu kitabın seçilmiş olmasına içten içe sevindim. Çünkü hem ikinci bölümde anlatılan hikaye, okurun ilgisini çekiyor; hem de Dostoyevski’nin fikirlerinin gelişimini görmemiz açısından iyi bir başlangıç noktası sunuyor.

Meraklısı için şöyle bir not da bırakayım: İletişim baskısından okuduysanız kitaptan çıkarılan din ile alakalı bir bölüm olduğunu okumuşsunuzdur. Dostoyevski’nin burada henüz birkaç cümle olarak değindiği bu konu, Karamazov Kardeşler’de şahane bir bölüm olarak, geliştirilmiş bir düşünce olarak yer alıyor.

Şuna katılmamak elde değil. Hatta biraz daha ileri giderek bunu yaparken okuru sarstığını, yer yer ona bağırdığını, tokat attığını, sonrasında merhamet gösterdiğini ve esasında hep okurunu sevdiğini düşünüyorum. Bir baba gibi davranıyor, hem okurlara hem de karakterlerine karşı. Sert yüzünü gösteriyor, gece karanlığında gizli gizli evlatlarının başını okşuyor. Yeraltı adamını tahrik edecek pek çok olay kurguluyor; sonra ise ufak teselliler veriyor. Yeraltı adamının, subaya omuz atma bölümünde kazandığı ufak başarıyı düşünün. Liza’ya adresini verdiği anı ve o an için karaktere yaşattığı huzuru düşünün. Bir de sonradan gelen buhranların ağırlığına bakın.

Hepsini, esasında karakterler üzerinden bizi zorlamak; içimizde olduğunu bildiği şeyi çıkartmak için yapıyor. Dostoyevski, edebiyat dünyasına en büyük katkısının ‘‘öteki’’ kavramı olduğunu söyler. Zamanı gelince, Öteki romanını okuyunca yine konuşuruz ama şimdilik şu kadarını söyleyeyim; yeraltı adamı ötekiyle birlikte yaşayan, onun varlığının farkında olan ve bazen bilinçsiz bazense bilinçli bir şekilde kontrolü ona bırakan bir karakter.

Daha fazla konuşmak istiyorum ama bir soruyla konuşmaları sohbet haline getirmenin daha iyi olacağını düşünüyorum: Yeraltına inme isteği bazılarında doğuştan yer alırken bazıları sonradan bu isteği ediniyor gibi geliyor bana. Siz ne düşünüyorsunuz?


(İsmail Deniz Demirkan) #69

Buraya yazmak için önce oyununa gitmeyi bekledim aslında, çünkü üzerine düşündüklerimi kelimelere aktarma konusunda çok zorluk yaşayacağımı tahmin ediyor, biraz da bu anın gelmesinden korkuyor ve oyun uyarlamasını izlemenin parmaklarımı daha etkili kullanmama yardım edeceğini umuyordum. Maalesef hala çok zor, o yüzden

şu cümleyle başlayıp elimi ısındırmak istedim. :smiley:

Kişilerin doğuştan gelen bazı karakteristik özellikleri olduğu gerçeğine saygı duymakla birlikte, yeraltına inmenin pek doğuştan gelemeyeceğini düşünüyorum açıkcası. Çünkü, özellikle bu kitapla birlikte bende pekişen düşünce, yeraltına inme isteğinin bir yaşanmışlık gerektirdiği. Karakterimize bu bağlamda bakarsak, daha çocukluktan uzak akrabaları kendisine sahip olmanın sorumluluğundan kaçmak suretiyle kendisine bir okula yollamaları, okuldaki çocukların ondaki farklılığı sezip tiksinmeleri, Zverkov’a karşı çıktığında doğruyu savunmasına rağmen alay edilmesi vs. hep onu yeraltına iten, onu o yapan şeyler. Bu olaylar, bu ‘yaşanmışlıklar’, başarılı olduğu anlarda bile başarmışlık hissini duymuyor olmasına neden oluyor, o da insan gibi hissedemediği için insana en yakın şeyleri hissettirecek olan yeraltına gidiyor. Çünkü yeraltında tiksindiği, küçümsediği hatta kıskandığı insanlar yok. Sadece kendisi ve toplumun ona nasıl baktığını, onda ne gördüğünü hatırlatan hizmetçisi Apollon var. Nasıl Apollon kendisinden zamanında 7 rublesini vermesini isteyip görevlerini sanki yardıma muhtaç bir hayvana veya bebeğe yapıyormuş gibi yerine getiriyorsa, toplum da karakterimizden 8. derece memurluğunu yapmasını istiyor, işi bittiği zaman yeraltına gitmesine izin verdiği için de, tıpkı Apollon gibi ‘‘Evet, ben bu adam için görevimi yaptım! Sayemde, dilediğince yeraltında çürümeye devam edebilir.’’ diyor.

O yüzden, böyle bir karakterde yeraltı arzusunun doğuştan uyanamayacağını düşünüyorum. Buna karar veren toplum bence, ona kitapta verilen örnekler gibi yaşanmışlıklar tecrübe ettirerek, kendisini ne olarak gördüğünü ve ne istediğini kafasına kazıyarak aslında yeraltına gitmekten başka bir tercih bırakmıyor, zira kalabalığın içinde ona ışık verecek, yeraltından daha cazip olacak bir şey yok. Belki karakterimiz gibi buna örnek olabilecek Liza gibi insanlarla yolları kesişir, ama toplumun beynine çaktığı uyarılar onu her an Liza’nın eline o parayı bırakmaya zorlar. Çünkü Liza karakterimizin kısa, güzel bir rüyası olabilir ancak. Gerçeklik ise yeraltıdır, yıllar boyu gerçeklik olmaya zorlanmış olsa bile.

Biraz sorunun bağlamından çıkmış olabilirim, ama az çok ne demek istediğimi anlatmışımdır diye umuyorum. :slight_smile:


(Oneironaut) #70

Kitabı bazı sebepler dolayısıyla geciktiğimden dolayı dün bitirebildim. Elbette çok güzeldi, çok beğendim. Ama, aslında bu ifadeler yetersiz kalıyor. Ne hissettiğimi açıklayan en iyi kelime şu: Etkilenmek.
Çok ama çok etkilendim.

Kitap, başından sonuna kadar sert bir deneyimdi. Yer yer can yakıcı sorgulamalar, yer yer kafa karışıklıkları hücum etti üstüme. Anlamadığım ve anlamakta çok zorlandığım yerler de oldu. Ama bütüne bakarsak, enfes bir deneyimdi.

Başlarda, karakteri çok iyi anladığımı fark ettim. Bundan korktum. “Ben de böyle miyim?” düşüncesi beni acayip gerdi. Çünkü kendimi yeraltına yakışır biri olarak görmüyordum, karakteri hor görüyor ve yaşamını sefil buluyordum. Ama bu noktada Dostoyevski bana garip bir şey yaptı.

Yukarıda da dendiği gibi, acı gerçekleri yüzüme vurdu. Hem de çekinmeden. Fakat aynı zamanda buna karşı çıkma gücü ve cesareti de verdi. Ona karşı çıkıyor, reddediyor ve “kendin için konuş!” diye çıkışıyordum. Ve, neden bilmem, bu durumumun hoşuna gideceğini de düşünüyordum.

Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse; sanki eski, küçük ama hoş kokulu bir odada, o, büyük bir koltukta oturmuş ve ben de onun dizilerinin dibine kurulmuştum. Gözleri karşıya bakarken ve bana düşüncelerini, anılarını anlatırken, onu zevkle dinliyordum. Fakat ne zaman bana bakacak olsa, kafamı hızla iki yana sallıyor, onu reddediyordum. Ve sonra bana anlayışla gülümsediğini hayal ediyordum. Hemen sonra, tekrar karşıya baktığında ben de yeniden can kulağıyla onu dinliyordum.

Bu hayal çok hoşuma gitti ve benim halimi de çok iyi anlatıyor. Sanırım burada yazıyı bitiriyorum. Başka şeyler de bana kalsın.


(. ) #71

@FordPrefect gecikebilirim biraz, ama yazacağım. Umarım.


(Xibalba) #72

Daha önce başka bir başlığa küçük, ufacık bir yorumumu bırakmıştım. Ama yine de buraya da bir şeyler yazmak, bu güzel sohbete bir ucundan dahil olmak istedim. Maksat bu güzel muhabbet devam etsin, başlık canlansın.

Tesadüf ki, şu bir ay boyunca bu kitabı sınıfta benimle beraber üç kişi daha okudu. Ve be onlar okumaya başlamadan önce hangisinin beğenip beğenmeyeceğine dair küçük bir tahminde bulundum. Ve bugün öğrendim ki doğru da çıkmış tahminlerim. Kendimi övmek gibi olmasın ama beğenen kişi en yakın arkadaşlarımdan biriydi, beğenmeyenler de pek samimiyetimin olduğu kişiler değildi. Beğenmeyenlerin sebebi okurken canlarının sıkılmasıymış, zor bitirmişler falan. Bence sıkılmalarının sebebi de içlerinde yeraltından bir parça taşımıyor oluşlarıydı. Bilmiyorum, belki hepimiz yeraltından birer parça taşıyoruz ama bazılarımız daha az, bazılarımız daha çok. Bazılarımız da böyle yeraltında kaybediyor kendini, hapsoluyor oraya. Bu durumda da sanırım içinde daha az yeraltından parça olan insanlar bu karakteri belki ezik buluyor, belki boş konuştuğunu abarttığını düşünüyor, anlayamıyor yani karakteri. Canı sıkılanları da anlayabiliyorum sanırım bu yüzden.

Her insanın hatıraları arasında herkese anlatamadığı yalnızca dostlarında açtığı şeyler vardır. Ama dostlarına bile açamadığı, yalnıca kendine (o da sır olarak) açtığı şeyler de vardır. Nihayet bazı şeyler de vardır ki, kendine bile açmaya korkar onları. Aklı başında her insanın hatıraları arasında böyle oldukça şey vardır. Yani, öyle ki, ne kadar aklı başında insansa, bu çeşit hatıraları da o kadar çoktur.

İşte bu kitapta bu hatıraları yüzümüze yüzümüze çarpıyor Dostoyevski. Ben sanmıyorum ki, böyle hatıralara gerçekten sahip olup da bu kitebı sevmeyen bir insan olsun. Belki sevmeyi kendine yediremiyordur ama seviyordur. Etkilenmiştir en azından, ki bu kitabın en iyi yaptığı şeylerden biri etkilemek.

Konu çok açılmadan yeraltından parça taşıyan insanlara geçmek istiyorum.

Bu soru sanırım geçiş için uygun bir soru. Ben bunun nedenini ikisinden birine indirgemek istemiyorum, bence bu durum doğuştan gelen karakteristik özelliklerimizle, yaşantılarımızın birleşimi sonucu oluşan bir şey. Sonuçta hiçbirimiz doğuştan mutsuz olarak doğmuyoruz ama belki bizi mutsuz eden şeyleri bir başkası yaşasa bunlar için bu kadar üzülmeyecek. Çünkü onun karakteri farklı. Belki ben içine kapanık biriyim, belki sen egolu birisin, belki o neşeli biri. Bu özelliklerimize göre yaşadıklarımız daha çok ya da daha az etkiliyor bizi. Kısacası bu ikisinin doğal olarak birleşiminden kaynaklandığını düşünüyorum. Bunu kendi yeraltımıza inerek de görebiliriz sanki.

Herneyse karakterimize dönelim. Çocukken kötü şeyler yaşamış, belki o zamanlarda böyle biri olmamak için çabalamış bile. Ama artık pes etmiş, belki de alışmış. Artık çabalamaktan yorulmuş ve ,ben böyle birisiyim zaten, diyerek artık mutlu olmak için uğraşmıyor. O kadar yılın ardından o kadar alışmış ki artık mutsuzluğu bir nimet, mutluluğu bir sahtelik olarak görüyor. Liza’yla mutlu olamaz mıydı? Bilmiyorum ama onun için önemli olan da bu değil sanırım. Çünkü artık mutluluğu böyle şeylerde aramak basit, sahte geliyor ona. İntikam almak, tatmin olamamış egosunu tatmin etmek istiyor. Sonunda mutlu olamayacağını düşündüğünden, baştan vazgeçiyor belki de. Tekrar kaybetmiş olmamak için. Mutsuzluk ona zarar vermiyor çünkü artık, tek isteği egosuna zarar gelmemesi.

“Ucuz bir mutluluk mu, yoksa insan ruhunu yücelten acı mı daha iyidir?” Sahi, hangisi?

Şimdi bir şey diyeceğim; belki katılacaksınız, belki hiç katılmayacaksınız ama ben bu konuda konuşmak isterim. Bence hüzün, mutluluktan daha kuvvetli bir duygu. Ve çoğu durumda da mutsuz olmayı kendimiz seçmiş oluyoruz. En mutsuz olduğumuz anda bile, yüzümüzü güldürecek, içimizi ısıtacak bir şeyler vardır. Ama biz inadına bizi mutsuz eden şeylere odaklanmayı tercih ediyoruz. Mutlu eden şeyleri küçümsüyoruz, evet bunu biz de yapıyoruz. Çoğumuz karanlık filmleri ya da dram filmlerini daha çok seviyoruz mesela. İzleyebilecek komedi filmleri varken, açıp bizi ağlatacak filmleri seyrediyoruz. Çünkü hüzün daha yoğun bir duygu, daha çok şey hissettiriyor ve sanırım hüzünlü olduğumuz zamanlarda her şey için daha yaratıcı olabiliyoruz, akılımızı daha iyi kullanabiliyoruz. Hüzün bizi besliyor, bize zevk veriyor hatta. Hangisi daha iyidir bir sorusuna cevap veremeyeceğim ama sanırım biz -en azından içlerinde yeraltından parça taşıyan insanlar- seçimimizi hep ruhumuzu yücelten acıdan yana kullanıyoruz.


(Oneironaut) #73

Buraya katılmakla beraber, özel olarak hüznün bizi beslediği kısıma alakasız bir örnekle vermek istiyorum. Hüzünlü olduğumda, acı duyduğumda daha yaratıcı oluyorum. Daha iyi yazıyorum. Daha mutlu oluyorum. Bundan -senin de belirttiğin gibi- dayanılmaz bir zevk alıyorum. Ama, bir yandan da böyle olmak istemiyorum. Daha mutlu, daha keyifli biri olmak istiyorum, fakat olamıyorum. Sonra da kuşkuya düşüyorum; gerçekten olmak istiyor muyum diye. Cevap? Bilmiyorum. Belki de, farklı biri olmak istemem ve olamamdaki başarısızlığımdan da zevk alıyorumdur? Bilmiyorum. Bilemiyorum.
Sanırım yeraltına sandığımdan daha fazla bağlıyım. Bunu yadırgıyor ama aynı zamanda güzel buluyorum. Çünkü bu çelişkinin hüzünlü bir havası var.


(Sapere Aude!) #74

İyi akşamlar, birkaç gün önce sorumu sorup başlığı demlenmeye bırakmıştım. Sağ olsunlar, önce @TheFaithfulLover, ardından da sevgili @Lalaith çok değerli yorumlarıyla sorumu ve dolayısıyla düşüncemi gözden geçirmem gerektiğini gösterdiler. Bu akşam da bunu yapacaktım esasında ama @sule düşündüğüm şeyleri benim ifade edebileceğimden çok daha iyi ifade etmiş, öncelikle üçünüze de ayrı ayrı teşekkür ederim. Yorumlarınızı keyifle okudum. İlk defa Dostoyevski okuduğum zamanları anımsadım, gözümün önünde olan bir şeyi keşfetmiş oldum. Bunlar için çok teşekkürler. (Bir teşekkür de muhabbeti başlatan sevgili @VolkanSahin’e.

Bu iki yoruma tamamen katılıyorum. Görüşüm de aslında bu iki yorumun aynı potada eritilmesinden oluşuyor. Tıpkı aşağıdaki alıntı gibi düşünüyorum.

Bir yatkınlık var, bana kalırsa hepimizde olan bir yatkınlık. Yeraltının çekiciliğine karşı duyduğumuz bir yatkınlık bu, yeraltına girebilme ihtimalimiz.
Belki takip etmişsinizdir, etmediyseniz şiddetle öneririm: Ursula K. Le Guin konuştuğumuz bir başlık var. Orada, gölge mevzusu üzerine buradakinden tatlı olmasın, çok tatlı bir sohbet yaşamıştık. İçimizde var olan, bizimle birlikte doğan bir şey var. Adı ne olursa olsun: Gölge, öteki, canavar, yeraltı. Sahip olduğumuzu düşündüğümüz kişiliğin tam karşısında yer alıyor. Kimi zaman farkına varıyoruz, orada olduğunu biliyoruz. Kimi zaman kullanıyoruz, ‘‘kendimde değildim, böyle bir şeyi asla yapmazdım’’ diyoruz, kimi zaman en utandığımız sırlarımızı örtmek için kullanıyoruz. İçimizde, yanımızda, hemen yanı başımızda o duruyor aslında. Yeraltı, somut bir yer değil, mekan değil. İnsanın olduğu yerde, yeraltı da var. Bir ihtimal olarak var.

Kimisi büyütüyor bu ihtimali, kimisi arkasını bile dönüp bakmıyor. Dediğiniz gibi farklı kişilik tiplerine sahip insanlar, toplum ile karşılaştıklarında aldıkları tepkiye göre ister istemez yollarını çiziyorlar. Kimisi yeraltını tercih ediyor. Ona sığınmak istiyor. Çünkü, toplumla karşılaşıp kabul görmediğinde kendisini kabul edecek bir yer arıyor. Gölgeyi, ötekini, yeraltını görüyor, duyuyor, hissediyor. Bir süre sonra da oraya alışıyor. Baş karakterimizin haftalarca hayal dünyasında yaşamasını düşünün mesela. Bir başına, insanlardan uzakta gölgeler içerisinde yaşıyor. Halinden memnun, çünkü hayal de olsa kabul görüyor.

Bu yüzden, insanın bir yeraltı biletiyle doğduğunu, kimilerinin bu bileti çok erken kullandığını, kimilerinin ise hayatı boyunca hiç kullanmadığını düşünüyorum. Bilet, avucumuzda bekliyor.


Bunun nedeni üzerine düşündüm, daha önce de düşündüm. Sanki tercih edebileceğimiz bir durum yokmuş gibi gelmeye başladı. Hüzünle bir kere karşılaşınca, elinize bir parça hüzün bulaştığında sanki o, orada kalıyor. Elini silmek istesen diğer eline geçiyor, oradan kollara geçiyor; boyun, bacak, kafa derken gelip karnın üzerine yerleşiyor. Bir ağırlık çöküyor orada. Sonra sen yine gülüyorsun, mutlu oluyorsun, eğleniyorsun, hayatını yaşıyorsun işte; ama bir gece, hiç beklemediğin bir anda ağırlık kendini tekrar hissettiriyor. Sonrası Lala’nın dediği gibi;

Gerçekten olmak istiyor muyum? Bilmiyorum.
Gerçekten olabilir miyim? Olabileceğime inanmıyorum.
Yeraltı adamı da inanmıyordu bence.


(Salih Alp Gökçek ) #75

Öncelikle böyle bir başlığın açılmasına ve böylesine önemli bir eserin okunmasına vesile olduğu için @FordPrefect 'e teşekkür ederim.

Kitaba geçecek olursam eğer; söylenecek çok söz var. Dostoyevski bu romanı yüzlerce yıl önce yazmış ama oluşturduğu karakter bugünümüzde ve yarınımızda yaşıyor. Kendini toplumdan soyutlamış ve tamamen kitaplara gömülmüş, insana ihtiyacı olduğunu bildiği halde bir yandan da onlardan nefret eden karakterler; evet günümüzde de mevcutlar. Bu karakter belki biziz, belki de çok yakınımızdaki bir arkadaşımız, düşmanımız ya da sadece öylesine biri.

Evet, karakter insanlardan nefret ediyor ama insanlardan da çok kendisinden nefret ediyor. Sürekli kendisini akranlarına göre üstün gören Yeraltı Adamı, aslında en basit durumlarda bile ne kadar zorlandığının farkında. Herhangi bir olay karşısında bir anda yükselmesi, yapacağı her hareket üzerine günlerce düşünmesi, bulduğu her insana neredeyse aklından geçen her şeyi bir anda söylemesi bile, sadece fiziksel anlamda hasta olmadığını çok güzel yansıtıyor. Kendisi de ‘‘eksik’’ olduğunun farkında. Karşımızda, kendini yeraltına kapatmış bir entellektüel var ve oradan, aslında insanlığı temelleriyle özetliyor.

‘‘Zamanımızda her aklı başında adam korkaktır, köle ruhludur, açıkçası böyle olmak zorundadır. Bu, onlar için normal bir durumdur. Sarsılmaz inancıma göre onlar ta yaratılıştan böyledir. Aklı başında adamların korkak, köle ruhlu olmaları birtakım durumlar sonunda yalnız çağımıza özgü değildir, bu her zaman böyle olacaktır. Dünyadaki bütün aklı başında insanlar bu doğa yasasından yakayı sıyıramazlar. Bir kerecik kabadayılık etmeye kalkışanlar sakın buna sevinip böbürlenmesinler, çünkü nasıl olsa başka bir yerde pes edeceklerdir. Onlar için tek çıkar yol, değişmeyen sonuç budur.’’

Şu söze bakalım mesela, ‘’…her zaman böyle olacaktır…’’ dediği kısım gerçekten de öyle değil mi? Hala içimizde bu korkak insanlar yaşamıyor mu ya da biz de o korkak insanlardan biri değil miyiz? Hepimiz bir şekilde bazı olaylara susuyor, gerekirse aklımızdan bile silmiyor muyuz? Güce tamah etmek ve güçlünün altında köle olmaya razı olma durumu, ancak bu kadar güzel anlatılabilir ve biliyoruz ki belki asırlar sonra da bu böyle olmaya devam edecek.

‘‘En bayağı ve en aşağılık insanların aynı zamanda namus timsali olarak kalabilmeleri ancak bizim ülkemizde mümkündür.’’

Eminim ki Yeraltı Adamı da bu insanların, sadece kendi ülkesinde yaşamadığını biliyordur. Üstte belirtilen o köleler, aslında bu ‘‘namuslu’’ insanların köleleri değil mi zaten?

Özetle belirtmem gerekirse; Yer Altından Notlar gerçek anlamda bir projektör, aynı zamanda da iyi bir tokat.

‘‘Yağmur yağarken böyle bir saray yerine, bir tavuk kümesi görsem, ıslanmamak için oraya sığınırdım. Ama kümes beni yağmurdan korudu diye de ona minnettar kalıp, saray gibi görmem doğrusu. Bana gülerek, böyle bir durumda kümesle sarayın arasında bir fark olmadığını söyleyeceksiniz. Evet, yaşamda tek amacımız ıslanmamak olsaydı, söylediğiniz doğru olurdu. diye cevap veriyorum size.’’

Yağmurdan dolayı kümese tamah etmeyeceğimiz günlere diyerek sözlerimi sonlandırıyorum, tekrar vesile olan herkese teşekkür ederim, yeni okuyanlar için de keyifli okumalar…


(İsmail Deniz Demirkan) #76

Yarınki sınav için günlerce makale okuduktan sonra muhite girip bu zengin yorumları görmek çok mutlu etti beni doğrusu. :smiley:

Öncelikle şu konuya değinmek istiyorum:

Kesinlikle katılıyorum bu önermeye, en doğru kısmı da hüzünün daha ‘‘yoğun’’ olması. Öyle ki, düşününce sanatı sanat yapan duygu da hüzün gibi geliyor, aynı @Lalaith’in dediği gibi, ben de acı duyduğumda daha yaratıcı olup daha iyi yazıyorum. Ama bana göre, hüznün bu kadar yoğun olmasının bir nedeni de diğer duygularla olan ilişkisi. Şöyle ki, hüzün duygusu hissedildiği zaman garip bir haz verse de insana aynı zamanda mutlu hissettiği zamanları, anılarını da hatırlatıyor ve mutluluğun değerini insana anlatan şey de yine hüzün oluyor. Öte yandan mutluluk, sevinç gibi duygular hüznün değerini insana anlatmada pek başarılı olamıyor. ‘‘Hüzünlü olduğum zamanlardaki gibi yaratıcı değil miyim? Varsın olsun, nasılsa mutluyum!’’ diyebilmek çok daha kolay bir insan için aksini söyleyebilmeye oranla. Öte yandan, bir nedenden ötürü hüznün verdiği haz gerçekten mutluluğa kıyasla bir nedenden ötürü çok daha kalıcı. Hüzün yağan yağmur ise, mutluluk yağmur damlalarının arasına karışmış göz yaşları olabilir ancak ve zamanla kaybolmaya mahkum, sadece damlalar halinde ortaya çıkabiliyorlar. Hüzünse en iyi ihtimalle sağanak oluyor çoğu zaman.

İlk yorumu yazarken bu noktayı atlamışım, haklısınız sanırım. Üzerine pek ekleyebileceğim bir şey yok. :slight_smile:


(Salih Alp Gökçek ) #77

Bence de bu yatkınlık hepimizde var. Düşünen her insanın bir yeraltına ihtiyacının olduğunu düşünüyorum. Bazılarımız oraya girip uzun süre çıkamıyor ve zamanla dünyadan soyutlanıyor, bazılarımız ise oraya hiç uğramıyor bile, öyle kilitli bir mahzen olarak kalıyor. Önemli olanın denge olduğunu düşünüyorum, bence doğru münevver; ne zaman yeraltından çıkması gerektiğini bilip, dünya ile iletişim halinde olabilendir. İnsanlardan soyut yaşanabilir ama kitapta da gördüğümüz gibi fazla soyutlanma beraberinde anlaşılamamayı getiriyor.


(Oneironaut) #78

Hepinizin haklı olduğunu söylemekten başka bir şey bırakmamışsınız.
@FordPrefect çok güzel ifade etmişsin, sonuna kadar her cümlede bir “aynen, aynen,” diye onayladım.

Biz, yeraltına değer veriyoruz. Onun içinde olduğumuz, daha doğrusu, onunla bütün olduğumuz zamanlarda gurur da duyuyoruz. Fakat, işte, yeraltına verdiğimiz değerle aynı miktarda başka şeylere de ihtiyaç/istek duyuyoruz.
Benim için, bu; yalnızlık nefreti veya sevgi isteği olabilir.
Misal; eğer yalnızlığı sevseydim, sanıyorum ki ben hep yeraltında kalmayı isterdim.
Ama işte @Fransuva’nın belirttiği gibi; denge çok önemli ve mutlaka olmalı. Kendi adıma, ben, asla tamamen baş karakterimiz gibi olmak istemem. Ben yeraltını seven ve ondan parçalar taşıyan biri olarak kalmayı tercih ederim. Başka bir deyişle; yeraltının kendisi olmak istemem.

Oraya gidiş biletini daima dönüş biletiyle beraber alacağım. En azından böyle olmasını umuyorum.
Oraya gitmekten vazgeçemem, fakat hep orada kalmaya da cesaret edemem. *Bu çelişkiden de gurur ve zevk duyuyorum. Çünkü, daha önce de dediğim gibi, benim için hüzünlü.

*: Burayı editle ekledim.


(Deniz) #79

Öncelikle hepiniz çok güzel şeyler yazmışsınız, okumak zevkliydi. Ben kitapla tanışalı epey oldu, aklımda kaldığı kadarıyla bir şeyler yazacağım. İlk okuduğumda, bir arkadaşıma kitabı sen yazmışsın gibi hissediyorum demiştim.-şıp demiş dostoyevski’nin burnundan düşmüş bir insandır- Fakat aşırı etkilenmekle birlikte kendim o kadar benimsememiştim. O zamanlar daha normal ve aydınlık olduğumu düşünüyordum sanırım. Öyleydim de. Son bir yıldır epey değiştim. Dışarıdan fark edilecek kadar değiştim. Hala daha tam bir yeraltı insanı olmadım ama en azından bir parçamın yeraltında olduğunu biliyorum artık.

Bu durumda ben ikinci grupta oluyorum sanırım. Ama bazı insanların doğuştan öyle olduğunu düşünüyorum. Mesela bahsettiğim arkadaşım, mesela “Daha 6 yaşında bir çocuktum; annemle babam bir akşam yürüyüşten döndüklerinde beni derin bir keder içinde buldular.” diyen Schopenhauer.

Geçenlerde @Audomarus_Fridia ile kararlarımızı mantıkla mı duygularla mı veriyoruz, hangisiyle vermeliyiz gibi bir tartışma yapmıştık. O zaman yine aklıma gelmişti, eheh dur ben bunu Dostoyevski başlığında tartışmaya açayım demiştim :smile: Yeraltından en sevdiğim kısımlardan biri, buyrunuz;

"…Kim olursa olsun, insan daima, her yerde akılla çıkarın buyurduğu gibi değil, canının istediği gibi hareket etmeyi sever; arzularımızın çıkarımıza tamamıyla ters düşmesi de mümkün, hatta bazen zorunludur (bu şahsi düşüncem). Hiçbir sınıflamaya girmeyen, çeşitli sistem ve nazariyeleri cehenneme yollayan, daima yok sayılan en faydalı, en önemli çıkarlarımız, hudut tanımayan hür bir irade, vahşi de olsa kendine mahsus bir kapris, bazen bir kışkırtmayla çılgınlığa varabilen, ama özgün bir hayal kudretidir. …İnsana lüzumlu olan tek şey, onu nereye sürükleyeceği belli olmayan hür iradedir…Gerçekten, ya günün birinde bütün arzu ve kaprislerimizin de formülü bulunur, daha doğrusu, bunların esasına, hangi kanunlara bağlı olarak meydana gelip nasıl geliştiklerine, çeşitli durumlarda hangi yolları takip ettiklerine vs. dair kesin bir matematik formül ortaya çıkarsa, o zaman insan muhtemelen, hatta mutlaka hiçbir şey istememeye başlar. Cetvele bakarak arzu etmenin ne tadı olur? Ondan başka, insan insanlıktan çıkıp, hemen hemen bir org cıvatasına veya bunun gibi bir şeye dönüşür: Hür iradesi, arzusu olmayan, istemeyi bilmeyen insanın org silindiri üzerindeki cıvatadan ne farkı vardır ki? Ne dersiniz? İhtimalleri toparlayalım düşünelim: Böyle bir şey olabilir mi olamaz mı?
— Hımm… diyeceksiniz. Biz çıkarlarımızı yanlış anladığımız için arzularımızın çoğu da yanlış yoldadır. Bu yüzden gözümüze kestirdiğimiz bir çıkar için en kolay yolu seçelim diye, akılsızlığımızdan, çoğu zaman bir sürü saçmalığa saplanırız. Halbuki bütün bunlar hesaba vurulup kâğıda dökülünce (olmayacak şey değildir bu, zaten insanların ilerde bazı tabiat kanunlarını öğrenemeyeceklerine şimdiden karar vermek çirkin ve manasızdır), içimizde arzudan eser kalmaz. …Fakat yüzüncü defa olarak söylüyorum ki, insanın kasten, şuurlu olarak zararlı, manasız, hatta son derece budalaca bir arzuya kapıldığı bir durum, tek bir durum vardır: Yalnız akla uygun şeyler istemek zorunda kalmayıp, ne kadar manasız olursa olsun istemek hakkına sahip olmak…Önüne dünya nimetlerinin hepsini serseniz, başı kaybolana, hatta su yüzüne ufak ufak kabarcıklar çıkana kadar saadet deryasına gömseniz, çalışmaya ihtiyacı olmayacak derecede refahını sağlasanız da, sırf ballı çörekler yiyip yan gelip yatması, bir de insan neslinin kurumaması için uğraşmasını sağlamak için iktisadi refaha kavuştursanız da, sırf nankörlüğü, küstahlığı yüzünden bir rezalet koparacaktır. Sırf müspet akla kimi düşsel öğeler katabilmek için ballı çöreklerden, iktisadi refahından vazgeçip, kendisine en zararlı saçmalıkların peşinden koşar. Akla sığmaz hayallerinden, en adice ahmaklığından sıyrılmaya asla yanaşmaz, çünkü tabiat kanunlarının insanı arzu duymaktan caydıracak kadar tıpkı bir piyano gibi çalmasına, bir cetvele göre davranmaya zorlamasına rağmen, bir piyano tuşu değil de insan olduğunu (sanki pek gerekliymiş gibi) kendi kendine ispat etmek ister…"


(Berk Kaynak) #80

Kitabı okuyalı çok olmasına rağmen daha anca yazma fırsatı bulabildim. Neden olduğunu sorarsanız eşek biriyim derim. Kafamdakileri toparlayabilmek için erteledikçe erteledim, bir de baktım ki 1 hafta geçmiş. Sizden yapacağım alıntılarla ivmeyi kazanıp sonra tam gaz gideceğim. Her zamanki kaptanınız olarak bu yazı Camus, Huxley, Asimov, Buzzati gibi yazarlara göndermeler içerebilir. Alanımdayım çocuklar, dikkat!

Öncelikle demem gerekir ki kitap çok yoğun bir kitap. Yıllar önce dandik özet versiyonundan okuduğum Suç ve Ceza ile pek içine giremediğim Ölüler Evinden Anılar’ı saymadığım için bu kitaba ilk Dostoyevski kitabım diyorum. Anlaşılması için belki defalarca okunması gereken, her okunuşta farklı anlamlar çıkarılabilecek bir eser kesinlikle. Dostoyevski’nin tüm felsefesini kör göze parmak aforizmalara muhtaç olmadan, olağan olay akışının içerisinde verebilme kabiliyeti kitabın en gözüme çarpan ve sevdiğim özelliği oldu.

Bana kalırsa yeraltı sadece bu değildir. Mutluluğu anlamış veya anlamamış herkesin evidir. Mutluluğa ulaşmış ancak hayal kırıklığına uğramış, mutluluğun yollarını bilen ancak uygulamaya cesareti/isteği/inancı olmayan kişilerin de evidir aynı zamanda.

Bu sorunun cevabı ikisi de. Ne demek istediğimi altta açıklayacağım.

Burada güzel bir noktaya değinmişsin ancak atladığın şey bu olayın geniş bir perspektiften bakıldığı zaman çok daha karmaşık olması. Öncelikle yazdığın örnekler doğru. Ama bunu yalnızca kitaptaki karakter üzerinden yorumlamamak lazım. Kitaptaki karakter toplumun yoğrulmasıyla bir yeraltı adamına dönüşmüş olsa da, dünya üzerinde nasıl bir yaşantı, ne kadar farklı bir toplum olursa olsun bütün toplumların insanları günün birinde bir "yeraltı adamı"na dönüştüreceğini düşünüyorum. Yani buradaki dönüştürücü kaba tabiriyle “toplum” olsa da toplumun her şeklinde insanlar yeraltına kaçmaya devam edecekler. Bu da aslında durumun insanların doğası olduğunu gösteriyor benim nezdimde. Ford’un sorusuna da o yüzden “ikisi birden” şeklinde cevap verdim.

Mutluluk genelde “haz” ile karıştırılan ve silik bir kavramdır. İnsan ne kadar çok odaklanırsa ve ne kadar şey bilirse o kadar silikleşir. Benim için mutluluk acıdan, hüzünden veya diğer kulağa kötü tınlayan hislerden daha öte bir kavramdır. Genelde bilinmezlik ve gelecek ile ilgilidir. Çoğunlukla hayallerdedir. Bu yüzdendir ki mutluluk siliktir. Bilinmek istemez, baktığın zaman arkasını görürsün. Odaklanırsan da görüşünü kaybedersin. Bir sevgilin olabilir ve onunla çok mutlu olabilirsin. Ancak sevgilin o an seninle olduğu için mutlu değilsindir aslında. Gelecekte yaşayacağınız “mutlu” hayatın düşü yüzünden mutlusundur. Onunla kavga ettiğin zaman acı duyarsın, çünkü yine gelecekte o “mutlu” hayatı yaşayamayacağını düşünürsün. O gelecek bir gün gelir ve sen kafanda geleceğe atfettiğin mutluluğun bir türlü gelmediğini görürsün ve bir bakmışsın zamanında senin mutluluğunun kaynağı olduğunu düşündüğün sevgilini hayatından çıkarmanın yollarını arıyorsun. Aslında geriye bakıldığında, mutluluğun kaynağı hiçbir zaman o sevgili değildir zaten. Senin kafanda tasarladığın gelecektir seni mutlu eden. O yüzdendir ki, hiçbir hüzünlü film, hiçbir kanayan yara, hiçbir gönül kırıklığı eğer ki varsa gerçek “mutluluğu” bozamaz. En azından benim için bu böyledir. Ki mutsuzluğun bile mutluluğu beslediğini düşünen bir insan olarak ben bazen mutsuz olma hakkımı da arıyorum.

Peki nedir bu kitaptaki Yeraltı Adamı’nın derdi? Şöyle ki, İletişim Yayınları’nın sonsözünden yola çıkarsam Yeraltı Adamı kitapta bahsettiği üzere aslında tam bir “l’uomo della natura e della verità”, yani doğa ve gerçeklik adamıdır. (Bu cümle başlıktaki Fransız dili okuyan elemana inat İtalyanca yazılmıştır.)
Farkındadır ve bilmektedir. Bu yüzden aslında rasyonel egoizmin felsefesini kabul eder. Akıl ve mantık yürütmeyle insanın çıkarına göre davranmasının eninde sonunda onu iyiliğe ve mutluluğa ulaştıracağını düşünür. Ancak içten içe bilmektedir ki mutluluk hesaplanamayacak bir şeydir ve yaşadığı her olay hesaplamalarına aykırı gelmeye başlar. Düştüğü durumlar, yıllarca beslediği egosuna, bilgi birikimine ters gelmektedir ve bu Yeraltı Adamı’nı altüst eder. Kitapta dikkat ederseniz, Yeraltı Adamı’nın belki de tek mutlu olabildiği anlar, yakın geleceğinin hayalini mükemmeliyetçi bir biçimde kurduğu anlardır. Generale süper nizami omuz geçirdiği an, arkadaşlarını payladığı ve önlerinde şov yaptığı an, Liza ile filmlerdeki gibi yaşadığı aşk ve merhamet dolu an… Yeraltında kendisine ayrı bir dünya kurmuştur ve aslında mutluluğun sadece kafasında bittiğini anlamamaktadır. Ne yaparsa yapsın toplumun onu dönüştürdüğü şey olmaktan vazgeçemez. Yıllarca ulaşamadığı mutluluğu acıda, kederde ve kötülüğün hazzında bulmaya çalışır. Çünkü mantık dünyası ona mutluluğun çıkarlarını gözeterek bulunabileceğini söylese de o bulamadığı mutluluğu yaşamadığı farklı hazlarda aramaya başlar. Daha önce yapmadığı bir biçimde duygularıyla hareket eder, içinden geleni yapar ve sonuçlarını düşünmez. İçindeki gölgesini/yeraltı adamını/ötekisini dışarı çıkarır. Yıllarca tanımadığı veya görmezden geldiği kişi sonunda kendisi olmuştur. Sonsözde de belirttiği gibi, insanın ruhunda iyilik istenci kadar kötülük istenci de barınmaktadır.

Buradan yola çıkarak çoğunuzun da hemfikir olduğu gibi bu Yeraltı dünyası aslında hepimizin içinde yatmakta. Yeraltı adamı kadar sefil durumda olmak zorunda değilsiniz ancak bir gün kendinizi boşlukta hissettiğiniz anlarda acının, kederin, öfkenin bile sizi iyi hissettirdiğini anladığınızda bilin ki yeraltında kalan gölgeniz dışarı doğru meyletmeye başlamıştır.

Bu arada hepiniz çok güzel yazmışsınız, ellerinize sağlık. Aslında çok daha uzun yazmıştım ancak 4 alıntıda bile bu kadar yazdığımı düşünürseniz bundan fazlası biraz abartı olur ve muhabbetin tadını kaçırır diye düşündüm. Fırsat buldukça yazdıklarınıza cevap verip katkı sağlamaya çalışacağım. Katılım için ayrıca teşekkürler. :slight_smile: