Hikayeleri Yeniden Yorumlama Yayınevi


(Gazi Audomarus Fridia DCLXVI PFVV Pipinpadaloxicopolis the First) #342

Maksat başlık boş olmasın:


Kitap, tarihin dokunuşuyla içinde bulunduğu kumların kızıl ve sarı renklerini almıştı. Ama pek çok işlevsiz kitabın aksine, bu renkler çölün zalim görkemini gayet geçerli temsil ediyordu sayfalar üstünde. Büyücü, yılların verdiği yorgunluk ve önceden gelen bir açlıktan dolayı üstünde kızıl nehirler akan gözlerini kitaba iyice yakınlaştırdı.
“ Bu nitelikleri taşıyan kişi Kehf El-Acaib’e girebilir.”
İstediğini bulmuştu, yıllarını harcadığı çaba sonunda eserini vermişti. Üstelik, çoğu kişinin dar hayallerinden bile daha üstün bir eserdi bu.
Ama Hakim’in hayalleri içine yedi göğün yedisini de sığdıracak kadar büyüktü. Ülküleri de öyle, belli insanlara sorun çıkartabilecek türden ülküler… Zaten o yüzden sürgündü annesinin ve babasının köle olarak doğduğu ve köle olarak öldüğü ve yine onun kölelikten özgür bırakıldığı topraklardan
Bazı insanlar, kötü olan anılarını geride bırakmak ister ve onlardan kaçmak isterlerdi. Kötülüğe karşı çok düz bir bakış açısı diye düşündü Hakim Olumsuz olan her şey kötü değildir. O topraklarını özlüyordu, toprak oldukları için değil, ülküleriyle iç içe geçtikleri için. Ve belki de, kendine anılarından kaçan duygusal insanlardan olmadığını ispatlamak için. İroni.


Kalın bir sesin canhıraş bağırışları sokaklarda yankılanarak meraklı kalabalığın kulaklarına doluştu. Emin olmak için bir işareti daha beklediler ki işaret onlara kabalık etmedi ve kalın sesi tanıdık bir öfke patlaması takip etti. Bir işte daha tutunamamıştı.
Alaaddin sadece omuz silkti. Fıtratında yoktu. Sadece berberlik değil, hiçbir meslek yoktu fıtratında, o bir kum fırtınası olmak için yaratılmış özgür bir rüzgardı ama belli ki yanlış yerde esiyordu. Yapabileceği tek şey esmeye devam edip bir gün doğru yeri bulacağını ummaktı. Bir gün çöle ulaşacağını ummak. Ağzının kenarıyla gülümsedi boş bir hayal.
Annesinin gözlerinde yaşından çok daha genç bakışlarla kapıda bekliyor olması onu şaşırtmadı. Yine de ona yaşattığı onca hayal kırıklığına rağmen, annesinin hala hayal kırıklığına uğruyor olabilmesi ilginç bir inat örneğiydi.
“Babasının mesleğini bile yarı yolda bırakandan ne beklemeli?!” dedi annesi sinirle. Eğer bir şey değiştireceğini bilse aynı soruyu annesine geri yöneltirdi. Omuz silkti. Annesinin gözlerinin kenarları yaşlarla doldu “Beni düşünmüyorsun yavrum, bari kendini de mi düşünmüyorsun?” bacakları yumuşayıp yere yığıldı “ Tek mirası manevi olan zavallı merhum babanı da mı düşünmüyorsun?”.
İtiraf etmesi gerekiyordu, ilk birkaç seferde bunlardan etkilenmişti. Şimdi ise her şey anlamsız bir tekerrürden ibaret gibiydi, sanki aynı günün sabahında ve aynı anlamsız dramın ortasında sıkışıp kalmış gibi. Omuz silkti.
Ama şansına, senaryo bu sefer farklıydı, annesi kapaklandığı yerden ayağa fırladı ve gözlerinde çaresizlik ve öfke parıltısıyla bağırdı “Artık yetti! Eve ekmek getirmiyorsan evde ekmek de yemiyorsun!”.
Alaaddin omuz silkmedi. Ellerini ceplerine soktu ve yukarıya bakan adımlarla yavaşça çıkıp gitti.


(Volkan Şahin ) #343

Önündeki taşa sertçe vurdu.

“Benden beklenen şeyleri, şu taşa yaptığım gibi, cehennemin yedi kat dibine göndermek istiyorum.”

Yoluna çıkan bir sonraki taşa da sertçe vurdu.

“Bana fikirlerimi sormayan herkesi, şu taşa yaptığım gibi, cehennemin yedi kat dibine göndermek istiyorum.”

Yoluna çıkan bir sonraki taşa sert bir darbe indirmek için gerilmişti ki vazgeçti… Eğilip, taşı nazikçe eline aldı.

“Beni istedikleri kalıba sokmalarını değil, beni rahat bırakmalarını istiyorum.”

Taşı cebine soktu ve yürümeye devam etti. Annesiyle yeni kavga etmişti. Yine ondan iş bulmasını, çalışmasını, eve ekmek getirmesini istemişti. Alaaddin’e göre değildi bunlar. O özgür ruhluydu, köyün oyun oynamasını en çok seven çocuğuydu, en haylazıydı. Sürekli üstünü başını yırtardı kumlarda yuvarlanmaktan.

“Keşke hep çocuk kalsaydım.” dedi çölü izlerken. Babasını düşündü. Kısa bir zaman önce ölmüştü… “Neden bana bunları yaşatıyorsun?” dedi kızgınlıkla. Öldüğü için babasına kızgındı. Beni cezalandırmak için öldü, diye düşünüyordu.

İçinde bitmek bilmeyen bir öfke vardı. “Neden istediğim gibi yaşayamıyorum? Neden sadece eğlenemiyorum?”

Fakir terzi…


Elleri cebinde, bakışları yerde gezen delikanlıyı izliyordu birkaç dakikadır. Tekmelediği taşlardan biri bacağına gelince fark etmişti onu. Çocukta bir şey vardı ilgisini çeken ancak henüz anlamlandıramıyordu.

Delikanlının çölü seyredişi gibi seyretti onu. İkisinin de gözlerinde macera ateşi vardı. Okuduğu büyü kitabını kapattı, zorlanarak ayağa kalktı ve bastonunun yardımıyla yürümeye başladı.

Genç adamın arkasından yavaşça yürüyordu. Çok geçmeden gözleri parladı ve adımlarını hızlandırarak genç adama yaklaşmaya başladı.

“Ah, canım yeğenim.” diyerek sarıldı Alaadin’in boynuna. “Ah, güzel yeğenim.”

Alaadin yaşlı adamın kollarından kurtulmaya çalışırken, boş bakışlarla da karşısındakini seyrediyordu.

“Neler oluyor, kimsiniz?”
“Ah, tabi haklısın. Seni son gördüğümde bacak kadardın, birde şimdi ki haline bak. Kocaman adam olmuşsun. Ben senin amcanım, yıllardır uzak bir ülkedeydim… Ama artık buradayım.”
“Bir amcam olduğunu hiç söylemediler bana…”
“Babanla kavgalı ayrılmıştım buradan… Neyse, bunları daha sonra konuşuruz. Sana bir hediyem var.”
“Hediye mi?”

Yaşlı adamın gözleri parlıyordu. Elini cebine attı ve bir yüzük çıkardı. Alaaddin’e doğru uzatırken eli titriyordu.

“Bu yüzüğü taktığın sürece, başına hiçbir kötülük gelmez.”

Bana getireceği şeyin karşısında, bu yüzük hiçbir şey, diye düşündü yaşlı adam içinden…

“Ben gördüğün gibi yaşlı bir adamım. Bir konuda senin yardımına ihtiyacım var güzel yeğenim.”

Macera ateşiyle yanıp tutuşan Alaaddin elindeki yüzüğü parmağına geçirdi ve kendinden emin bir şekilde yaşlı adamı takip etti.


Şehrin içinden geçip yürüdüler, ta ki çevrelerinde kimse kalmayıncaya ve tek manzaraları uçsuz bucaksız çöl ve iki büyük siyah dağ oluncaya dek.

Yaşlı adam ağzında bir takım komik ve garip sözler geveleyip bir ateş yaktı. Sonra birden yer sarsılmaya başladı. Dağın dibindeki bir kısım açıldı ve karşılarına taştan bir kapı çıktı.

Kapıyı da açtıktan sonra yaşlı adam elini Alaaddin’in omzuna koydu:

“Kapıdan geçip, merdivenlerden aşağı ineceksin. Merdivenler bittikten sonra karşına üç tane salon çıkacak, sonuncusunda muhteşem güzellikteki ağaçlarla dolu bir bahçeye açılan kapıyı göreceksin. O kapıdan geçeceksin, merdivenlerden çıkacak ve terası göreceksin. Orada ufak bir rafın üstünde, yanan bir lamba var. O lambayı al, ateşi söndür, içindeki yağı dök ve bana getir.”

Alaaddin sıkılmış gibi görünüyordu.

“Anladın mı?” emin olmak için sordu yaşlı adam. Alaaddin ona söylenen her şeyi tekrarladı ve yaşlı adamı memnuniyetiyle baş başa bırakıp taştan kapıya doğru yürüdü.


Yine bir angarya, diye düşündü Alaaddin kırık merdivenlerden düşmeden inmeye çalışarak.

“Mecburi durumlar sinirimi bozuyor. Nereden çıktı bu adam şimdi karşıma?”

Merdivenin son basamağını atladı ve yere indi. En sondaki salona doğru yürümeye başladı.

“Babam benim umursamazlığıma ve tembelliğime kederlenerek öldü. En azından annemin her gün ağlayarak bana söylediği bu. Beni, sizi mutlu edeyim diye mi doğurdunuz? Peki ya benim mutluluğum? Benim mutluluğum hiç mi önemli değil? Hayatım boyunca hep bir başkalarını memnun etmeye çalıştım. Şimdi yine, bir dağın dibinde, rutubet kokuları ve envai çeşit böcekler eşliğinde yaşlı ve deli bir adamı memnun etmeye çalışıyorum.”

Söylemek istediği çok şey vardı ancak hiçbir kelime hissettiklerini anlatamaz gibi geliyordu.

“Dağın dibinde kendi kendime konuşmaktansa, zirvesine çıkıp ses tellerim yırtılıncaya kadar bağırmak isterdim.”

Yaşlı adamın bahsettiği kapıyı gördü ve oradan geçti. Loş ortamdan aydınlık bir ortama geçince kör olduğunu zannetti bir an. Gözlerini kırpıştırdı, daha sonra yavaşça açtı.

Gördüğü manzara muhteşemdi.

Parlak renkte çeşit çeşit meyveler, fıskiyeler, çiçekler ve gökyüzüne kadar uzanan ağaçlar…

“Dağın dibinde gökyüzü nasıl olur?” Ağzı açık kalmıştı… Korkuyordu ama aynı zamanda da gördüklerini hayranlıkla seyrediyordu.

Meyvelerden tatmak istedi ama sonra vazgeçti… “Hangi büyünün ürünleri bunlar?”

Fazla oyalanmak istemedi, bu muhteşem bahçe onu dehşete düşürüyordu. Bir an önce ihtiyarın bahsettiği lambayı alıp çıkmak istiyordu.

Sonunda gelmişti. Ufak rafın üstünde, içinde ateş yanan altın sarısı lambayı gördü. İhtiyarın söylediği gibi önce ateşi söndürdü, sonra içindeki yağı boşalttı. Geri dönmek üzere yola koyuldu. Lambadan gözlerini alamıyordu.

Artık çıkışa çok yakındı, son üç basamak…

“Lambayı bana ver güzel yeğenim.” dedi yaşlı adam.
“Buradan çıkmadan vermem.”

Adam ısrarla lambayı istiyor, Alaaddin ise ısrarla çıkmadan vermeyeceğini söylüyordu. İhtiyar sinirlendi, ağzından iki kelime çıktı ve dağ girişinin taştan kapısı Alaaddin’in üstüne kapandı. Kapının kapanma şiddetiyle Alaaddin tökezledi ve merdivenlerden yuvarlanmaya başladı.

Yere düştüğünde ilk fark ettiği şey ağzına gelen kandı. Çarpmanın etkisiyle dilini kesmişti. Yüz üstü düştüğü yerden kalkmaya çalışırken sol bacağını kırdığını fark etti. Acıyla çığlık attı.

Hem vücudundaki yaraların, hem de bir dağ dibine hapsolmanın verdiği çaresizlikle ağlamaya başladı.

Gözü altın sarısı lambaya ilişti. Düşmeden pek nasibini almamış gibiydi, sadece üstü tozlanmıştı. Alaaddin kıyafetiyle lambanın üstündeki tozları silmeye başladı. Birden lamba titredi, Alaaddin korkuyla kendisinden uzaklaştırdı.

Lambanın titremesi arttı ve en sonunda içinden mavi bir silüet çıktı.

“Dile benden ne dilersen sahip!” dedi gür bir ses.
“Sen de nesin böyle?” Alaaddin korkmuştu.
“Ben bu lambanın ciniyim. Dileğin, benim için emirdir.”
“Vücudumdaki yaraların iyileşmesini diliyorum.”

Alaaddin bir rahatlama hissetti. Ne kan tadı alıyor, ne de bacağındaki keskin acıyı hissediyordu artık.

“Evime, annemin yanına dönmek istiyorum.”

Alaaddin gözlerini açtığında odasındaki yatağında buldu kendini. Odasından çıktığında annesinin ağladığını gördü. Alaaddin’i fark eden kadın ağlamasının şiddetini artırarak çocuğunun boynuna sarıldı.

“Oğlum, nerelerdesin sen? Bütün gün yoktun, kimse seni görmemiş. Neden bana böyle acılar yaşatıyorsun a umursamaz oğlum? Odana ne ara gittin?”

Annesinin ağlamasından nefret ederdi, birden aklına bir fikir geldi.

“Seni uyandırmayayım diye odamın camından girdim eve. Sana bunu aldım anne.” dedi altın sarısı lambayı göstererek. Annesinin sormasına fırsat vermeden lambayı okşadı. Mavi silüet kendini tekrar gösterdi.

“Dile benden ne dilersen, sahip!”

Annesinin korktuğunu, yaşananlara anlam vermeye çalışmasını fark eden Alaaddin:

“En çok yemeğe ihtiyacımız var. En güzel yemekleri diliyoruz.”

Birden karşılarında altın sarısı bardaklarda şaraplar, altın sarısı tabaklarda Sultan’a layık yemekler belirdi. Anne, oğul hiç durmadan yemeğe başladılar.

Annesinin şaşkınlığı ve gülümsemesi Alaaddin’i rahatlattı. Sonunda mutlu oldu, diyerek iç geçirdi.


Alaaddin ve annesi için artık her şey değişmişti. Alaaddin istediği gibi yaşıyordu ve artık kimse onu yargılamıyordu. Kimse onu bir şey yapması için zorlamıyordu, kimseye hesap vermiyordu.

Bahçeli, hizmetçili, teraslı, dört katlı bir ev istemişti lambanın cininden. Her şey çok güzeldi. Canı bir şey istediği zaman tek yapması gerek lambayı okşamaktı. Ne istediğinin ise bir önemi yoktu. Kaf Dağı’nı da isteyebilirdi, yıldızları da, güneşin kendisini de…

Her gün yaptığı sabah yürüyüşüne çıktı. Eliyle, cebindeki lambaya dokunuyordu sürekli. Orada olduğuna, bunların bir rüya olmadığına inanmak için.

Yürürken birinin şarkı söylediğini fark etti. Sesin ağaçların arasından geldiğini fark etti. Yavaşça oraya gitti, önündeki dalları indirerek sesin sahibini görmeye çalıştı. İşte o zaman dünyanın en güzel sesine sahip, dünyanın en güzel kızını gördü.

Şu dönemecin ardındadır belki
Yeni bir yol, gizli bir kapı;
Bilmem kaç kez geçmişimdir önünden,
Ama gün gelir saparım sonunda
Ay’ın Batısına, Güneş’in Doğusuna
Uzanan gizli yollara.

Bir kafile eşliğinde yürüyordu. Önde erkekler, arkada kadınlar… En ileride Sultan vardı, giyim-kuşamına ve asaletine bakınca, bu şarkı söyleyen de Sultan’ın kızı olmalı, diye düşündü Alaaddin.

Kalbi, göğsünden çıkmak istercesine atıyordu.

“Yasemin…” dedi kendisinin bile zor duyabileceği bir fısıltıyla.


Alaaddin için Yasemin bir tutkuydu. Mutlaka onunla birlikte olmalıydı. Sürekli yan yana olmalı, onun gözlerinden başka bir şeyi seyretmemeliydi.

Ne yapması gerektiğini biliyordu. Sultan görgüsüzdü, hediyelerden çok hoşlanırdı. Lamba cininin de yardımıyla en görkemli, en şatafatlı hediyeleri gönderiyordu Sultan’a… Saraya gidip geldikçe Yasemin’i görüyor, ufakta olsa onunla sohbet etme şerefine nail oluyordu.

Bu süre içerisinde Yasemin de Alaaddin’i sevmeye başlamıştı. Gelmediği günler saraydakilere onu soruyordu.

Sultan hediyelerle şımardıkça şımarıyordu. Aslında ikilinin birlikteliği çok önceden de gerçekleşebilirdi ancak arada bir engel vardı, Sultan’ın veziri…

Vezir’in de Yasemin’de gönlü vardı ve Alaaddin’le kavuşmamaları için Sultan’a hep daha büyük, daha görkemli hediyeler istemesini tembihliyordu.

Alaaddin’in bir gün artık hediye getiremeyeceğini ve Yasemin’in kendisine kalacağını umuyordu…

Ancak işler düşündüğü gibi olmadı. Sultan ne kadar bulunması zor şeyler istese de Alaaddin her seferinde istenileni getiriyordu. Vezir artık pes etti ve Sultan’ı kışkırtmayı bıraktı.

Artık iki aşığın arasında bir engel kalmamıştı, Alaaddin, Yasemin’in gözlerinin içine baktı… El ele tutuştular ve saraydan beraber çıktılar.


“Dile benden ne dilersen, sahip!”
“En görkemli sarayı istiyorum.”

Yaşayacakları saray hazırdı… Yasemin gözlerinin önünde gerçekleşen mucizeyi hayranlıkla seyrediyordu. İnsana, anlayamadığı her şey korku verir. Yasemin bu mucizenin nasıl gerçekleştiğini anlamamıştı ama yanında Alaaddin vardı. Korkmak yerine, onun elini sıkı sıkı tutmayı tercih etti.


“Lambalarım var. Eski lambaları alıp, yeni lambalar veriyorum. Lambalarım var.”

Yaşlı adam gün boyunca hiç lamba satamamıştı. En sonunda görkemli sarayın önüne geldiğinde kendisine bir fırsat kapısı açılmıştı.

“Lambalarım var. Eski lambaları alıp, yeni lambalar veriyorum. Lambalarım var.”

Evin içinden bir hizmetçi çıkıp yer yer paslanmış, altın sarısı lambayı ihtiyara uzattı. Yerine zümrüt renkli bir lambayı alıp, saraya geri döndü.

İhtiyar, kolundaki sepeti yere attı. Türlü türlü renklerdeki lambalar sokakta yuvarlanırken, onun gözleri elinde tuttuğu lambadaydı. Gözleri parlıyordu, nazikçe lambayı okşadı. Titreyen lambanın içinden mavi bir silüet çıktı.

“Dile benden ne dilersen, sahip!”

İhtiyarın yüzünde gaddar bir gülümseme vardı. “Sonunda kavuştuk. Beni ve bu sarayı, içindeki prensesle beraber Afrika’ya taşımanı diliyorum.”


Alaaddin döndüğünde kötü bir sürprizle karşılaştı. Saray yoktu, Yasemin yoktu… Alaaddin derin bir üzüntü, Sultan ise muhteşem bir öfke içindeydi.

“Eğer kızımı üç gün içerisinde bulamazsan, seni öldürürüm!”

Alaaddin ne yapacağını bilmiyordu… Endişeyle sokakta dolaşırken ellerini ovuşturuyordu. Farkında olmadan sol elinin yüzük parmağındaki yüzüğü okşamıştı. Sol eli birden havaya kalktı ve yüzüğün içinden kahverengi bir silüet çıktı.

“Sen de nesin böyle?” Şaşkındı.
“Ben bu yüzüğün ciniyim. Dile benden ne dilersen, sahip.”
“Beni prensesimin yanına götürmeni diliyorum.”


Alaaddin kendini bir çölün ortasında buldu. Yürüdü, güneşten korunmak için kıyafetini kafasına geçirdi. Neyse ki çölden çabuk çıktı. İlk gördüğü çeşmeden kana kana su içti.

Daha sonra nerede olduğunu anlamak için çevresindeki insanlarla konuştu. Afrika’daydı… Bulundukları yerdeki en görkemli sarayı sordu, gördüğü ilk tüccara.

Tüccar sarayı tarif etti:

“Birden belirdi, muhteşem büyüklükte ve göz alıcı güzellikte. İçinde deli bir yaşlı adam var. Kimseyi yaklaştırmıyor. Herkes onun kara büyücü olduğunu söylüyor. Oraya gitmek akıllıca bir iş değil.”

Alaaddin söylenenlere aldırmadan yürümeye başladı. Hayatının aşkı o saraydaydı… Büyücü ise zaten çok eski bir arkadaştı.

Çok sürmedi, Alaaddin önce sarayı sonra da Yasemin’in kaldığı odayı buldu. Camdan konuştular ve bir plan yaptılar.


Parmağındaki yüzük, onu lambanın cininden az da olsa koruyordu. Büyücü, Alaaddin’in yakınlarda olduğunu biliyordu ama ne kadar yakın olduğunu bilemiyordu.

Büyücü, Yasemin’i hizmetçi olarak kullanıyordu. Alaaddin, camda konuştukları gece ona afyon vermişti. Bunu, büyücüye götürdüğü içeceğin içine koyacaktı, böylece kapıdan elini kolunu sallayarak çıkabilirdi. Her şey plana uygun ilerledi ve sihirli lambayı da alıp saraydan çıktı.

Alaaddin’i kapının önünde görünce hemen koşup boynuna sarıldı. Lambayı verdi, tam gitmek üzere yürüyordu ki Alaaddin onu kolundan tutup kendisine çevirdi.

“Onu böyle bırakamayız. O kötü bir adam ve yaptıklarının bedelini ödemeli.” dedi Alaaddin.
“Ne yapacaksın?”

Sihirli lambayı okşadı.

“Dile benden ne dilersen, sahip!”
“Bu sarayı, içindeki büyücüyle beraber yok etmeni diliyorum.”

Yer sarsılmaya başladı, sanki dünya sarsılıyor gibiydi… Sarayın yavaşça yer tarafından yutuluşunu seyrettiler. Her şey bittiğinde, bunca olay hiç yaşanmamış gibiydi. Saray ve içindeki büyücü, hiç var olmamışlar gibiydi… Tarihe iz bırakmayan bir şeyin varlığını nasıl ispatlayabilirsin?

“Dile benden ne dilersen, sahip!”
“Uçan bir halı diliyorum.”

Birden bir halı, yaprak gibi hafifçe, gökyüzünden inerek önlerinde serildi. Yasemin’in elinden tuttu ve beraber halıya oturdular.

“Seni seviyorum, Alaaddin.” dedi Yasemin, pamuk gibi sesiyle.
“Ben de seni seviyorum, prensesim.” diye cevapladı ve Yasemin’in alnına bir öpücük kondurdu.

“O şarkıyı bir daha söylesene.”
“Hangi şarkıyı?”
“Ah, doğru seni dinlediğimi bilmiyorsun. Kafileyle çarşıda yürüdüğünüz gün söylediğin şarkıyı… Sesini duyup, sana aşık olduğum günü ilahileştiren şarkıyı…”

Yasemin bakışlarını Alaaddin’e dikti ve yüzüne bir gülümseme yerleştirdi:

“Bir şey olsun diye bekliyordum hep… Hayatımın en mutlu anını bekliyordum. Sonra sen bana mutluluğu getirdin, tenin maceranın ta kendisiydi; Ay’ın Batısına, Güneş’in Doğusuna uzanan gizli yollar ise senin kalbinden geçiyordu…”

Birbirlerini öperken halı yavaşça havalandı. Yasemin kafasını Alaaddin’in omzuna yerleştirdi, halı onları yıldızlara doğru götürürken Afrika’nın uçsuz bucaksız çöllerini serinleten narin sesiyle, şarkısını söylemeye başladı:

Şu dönemecin ardındadır belki
Yeni bir yol, gizli bir kapı;
Bilmem kaç kez geçmişimdir önünden,
Ama gün gelir saparım sonunda
Ay’ın Batısına, Güneş’in Doğusuna
Uzanan gizli yollara.


(Sapere Aude!) #344

Çok iyi olmuş, önceki yazdıklarını düşününce daha ‘‘sert’’ bir son bekliyordum ama bu sonu görmek beni mutlu etti. Tebrik ederim.


(Volkan Şahin ) #345

Teşekkür ederim, beğenmene sevindim.

Masalı okuduktan sonra aklıma ilk gelen yorumu yazıyorum genelde. Diğer masalların alt metninde sert bir ton seziyordum, ancak Alaaddin’de daha naif bir ton sezdim.

Belki bu seferkini biraz daha iyi yazabilirdim. Vize haftasının ortasındaki, bir haftadır uykusuz gariban adamı mazur görünüz. :expressionless:


(Gazi Audomarus Fridia DCLXVI PFVV Pipinpadaloxicopolis the First) #346

Disney versiyonuyla orijinal versiyonun karışımı olmuş biraz. İlginç.


(Sapere Aude!) #347

‘‘Dile benden ne dilersen, sahip!’’
’‘Bana bir elma ver.’’

Avucumda şimdiye kadar gördüklerime hiç benzemeyen, hepsinden iyi, hepsinden daha fazla elmaya benzeyen, ‘‘mükemmel’’ elma beliriyor.
Lambayı bir kez daha okşayıp ‘‘o şeyi’’ gönderdikten sonra elmayı inceliyorum.

İlk bakışta kolaylıkla kırmızı renkli olduğunu söyleyebiliriz. Ama daha önce gördüğüm onlarca kırmızıdan daha farklı. Tasvir etmek zor, yalnızca ‘‘kırmızı’’ kelimesini duyunca aklınızda canlanan imgeyi düşünün. Avucumdaki elmanın rengi, gözümü kapatıp kırmızıyı düşündüğüm zaman gözümün önünde beliren renkle aynı. Kitaplarımı incelemem, renkler hakkında daha fazla bilgi edinmem lazım. Ama elmaya baktıkça içimi kaplayan bir huzursuzluk, bunun hiçbir işe yaramayacağını söylüyor.

Şekli kusursuz. Bizim buraların şekilsiz elmalarına hiç benzemiyor. Tek bir çizik, leke, hastalık belirtisi yok. Tek bir şekil bozukluğu yok. Bir ağacın, böyle bir ürün vermesi mümkün mü? Adeta kusursuz bir işçilik, zanaatkarlığın doruk noktası. Bu haliyle hayranlık uyandırıyor, ama doğal olmadığı yönünde bir kuşkuya kapılmama da neden oluyor. Bu konu hakkında biraz daha çalışmalıyım.

Bir ısırık alıyorum. Daha önce yediğim elmalardan almadığım bir lezzete sahip. Ne çok tatlı, ne çok ekşi. Sululuğu tam istediğim gibi. Bir ısırık daha alıyorum. Kesinlikle şimdiye kadar yediğim elmaların en iyisi. Bir tanesini bitirmek, açlık ve susuzluğumu gidermeye yeter, bunu anlıyorum. Halbuki bizim buraların elmaları hiç böyle değildir.


Batı’da bir adam, Eflatun diyorlarmış sanırım, bütün dünyamızın ‘‘idealar dünyasının bir yansıması’’ olduğunu iddia ediyormuş. Bütün gördüklerimiz, kötü birer kopyaymış ve kopyaların asılları, gerçekten mükemmel olan varlıklar, hep diğer ‘‘idealar dünyası’’ dediği yerdeymiş. Amcam bunu bana ilk kez anlattığında, bunun saçmasapan bir düşünce olduğunu düşünmüştüm. Tek bir dünya vardı ve buradaydık işte. Elimizde, ideal olanın bulunduğu dünyaya ait tek bir kanıt bile yoktu. O nedenle amcamla dalga geçmiş ve ona ‘’ Eflatun denen adamı tanısaydım, onun da foyasını ortaya çıkarırdım.’’ demiştim.

Avucumda duran ‘‘mükemmel’’ elmaya bakarken, Eflatun denen adamın haklı olabileceğini düşünüyorum.


Lambayı okşuyorum.
’‘Dile benden ne dilersen, sahip!’’

Bütün odayı kaplayacak kadar cüsseli, ayakları yerine kuyruğa benzer bir şeye sahip. Hemen lambanın ağzından çıkıyor ve havada süzülüyor. Soluk mavi renkte, ancak dikkatinizi ondan ayırdığınızda arkasını görebiliyorsunuz. Bir nevi gaza benzese de elimi içinden geçecek şekilde uzattığımda, ne elimde ne de onda bir değişiklik oldu. Sadece gülümsedi.

Duygularını pek sık göstermiyor, nadiren gülümsüyor. Onu sinirlendirmeyi, şaşırtmayı, korkutmayı, üzmeyi, güldürmeyi denedim. Yalnızca gülümsedi. Onunla deneyler yaptığımı, bizzat onu araştırdığımı biliyor mu? Biliyor gibi görünmüyor. Ama ne zaman yüzündeki o gülümsemeyi görsem, tuhaf bir duyguya kapılıyorum. Hayvanların zeka seviyeleriyle alakalı deney yaptığım zamanlarda, bazı denekler şaşırtıcı tepkiler gösterirdi. Bir problem karşısında, tekrar tekrar aynı sonuçları aldıktan sonra, artık umudunuzu kaybetmişken sıradışı bir denek çıkar, kendisinden önceki onlarca deneyin aksine sadece tek bir harekette bulunurdu. Her şeyi değiştiren o hareketin bir zeka parıltısı olduğunu hemen anlardım ve gülümserdim. Beyinlerini çıkarıp incelemeden önce hep gülümserdim. Deneğimin bu gülümsemeden ne anlam çıkardığını hiç düşünmemiştim ama artık, son zamanlarda sık sık olmak üzere bunu düşünüyorum. ‘‘O şey’’ bana her gülümsediğinde kendimi, zeka parıltısı gösteren bir denek gibi hissediyorum.

'‘Bugün farklı bir şey denemek istiyorum.’'
Gülümsüyor.


İletişimimiz son derece sınırlı. Bu zamana kadar kendisine sorduğum hiçbir soruya cevap vermedi. Her gün, her konuşmamıza aynı cümleyle başladı. Benim söylediklerimi, emir cümleleri olmadıkları sürece dikkate almadı. Farklı dillerde de konuşmayı denedim. Sonuç hep aynı oldu, emir cümleleri dışında tepki vermedi. Yazarak, işaret dilini kullanarak, göstererek hatta isteğimi sadece aklımdan geçirerek onunla iletişim kurmayı dahi denedim. İstisna göstermeden, ne kadar çabalarsam çabalayayım yalnızca emir cümlelerime karşı tepki verdi ve isteklerimi harfiyen yerine getirdi. Ama bugün, bunu değiştirmeye kararlıyım, bugün farklı bir şeyler yapmak istiyorum.

‘‘Sorduğum soruları dürüstçe cevapla.’’
’‘Nasıl istersen, sahip!’’

Gülümsüyor. Daha önceki gülümsemelerine hiç benzemeyen bir şekilde gülümsüyor. Sanki bütün amacımı anlamış gibi -hayır hayır- ne yapmaya çalıştığımı zaten ilk günden biliyormuş da yalnızca o günün gelmesini bekliyormuş gibi gözlerimin içine bakarak gülümsüyor. Her şeyi bildiği hissine kapılıyorum. Bir dakika, bu doğru. Her şeyi, bütün amacımı zaten biliyor olmalı, çünkü zihnimi okuyabiliyor. İsteklerimi aklımdan geçirdiğimde tepki vermişti. Demek ki hepsini duyuyor, aklımdan geçen her şeyi dinliyor. Yalnızca tepki vermiyor. Ama açık ki tepki vermemesi, dinlemediği anlamına gelmez. Bunu kaçırdığım için kendime kızarken oda, davudi bir sesle yankılandı.

‘‘Tepki vermemem, dinlemediğim anlamına gelmez.’’

Şimdi, denek hayvanlarımın ne hissettiğini anlayabiliyorum; çaresizlik, umutsuzluk ve korku.


Buraya kadar hikayemi tüm açıklığıyla anlattım. Yalnızca son kısmı yazmak, beni çok zorladı. Çünkü her ne kadar lamba ve artık ‘‘şişedeki Tanrı’’ diye tabir edeceğim o şeyle ilk karşılaşmamdan ona sorular sorduğum zamana kadar olan anılarım gayet açık ve hatırlanmaları kolay olsa da sonrası çok bulanık. Onları anımsamaya çalıştıkça adeta battığımı hissediyorum ve her seferinde şiddetli bir baş ağrısı çekiyorum. Terliyorum, ellerim titriyor. Şimdi bile kalemi tutmakta zorlanıyorum. Ama bunları yazmam gerekiyor. En azından onun için, bütün bunların farkında olan o adam için bunları yapmalıyım. Üstelik, aklıma gelenler bana bile hiç inandırıcı gelmese de tek bir şeyden kesinlikle eminim:

Eflatun haklıydı.


Alnındaki parçaları çıkarıyor.
Ensesindeki bağlantı kablosunu söküyor.
Önündeki panelde birkaç noktaya basıyor ve odadan hızlıca çıkıyor. Uzunca bir koridorun ardında çalışmayı yürüten profesörün odası var. Çok önemli veriler elde etmiş olmasa, günün bu saatinde, profesör bu kadar yoğunken kapıyı çalmaya kesinlikle cesaret edemezdi. Ama içten içe profesörün kendisini anlayacağını biliyor, çünkü yıllar sonra ilk defa gerçekten bir ilerleme kaydedildi. İlk defa, gerçek bir ‘‘zeka parıltısı’’ ile karşılaşıldı. Böylesine önemli bir gelişmeyi profesöre bildirmemek hata. Bu yüzden kapıyı çalarken içinde hiçbir çekince yok.

‘‘Beni bu saatte rahatsız etmeyin demiştim. Ne var?’’
’‘Profesör, özür dilerim efendim. Ancak bunu görmeniz lazım. Çalışma. Bir gelişme var. Deneklerden bir tanesi. Açık olarak. Yani düşündüğünüz gibi. Hepsini kaydettim. Elimizde, lambadaki cin testini geçen bir deneğimiz var.’’

Hızlıca odadan çıkıp panelin bulunduğu odaya geldiler. Profesör, her şeyi en baştan izledi. Alaaddin’i gördü. Onun lambaya karşı olan davranışlarını, araştırmacının bu davranışlar karşısında tuttuğu notlarını, Alaaddin’in zihninden geçenleri, hissettiklerini, planlarını her şeyi gördü. Gülümsedi.

‘‘Gerçekten ilginç. Kendi çıkarı için düşüncesizce isteklerde bulunmamış. Hatta böyle bir istek, aklına bile gelmemiş. Yalnızca anlamak istemiş. Elinin altındakini anlamak, ona dair bir açıklama getirmek istemiş. Halbuki bundan önceki yüzbinlerce denek, hiç böyle davranmamıştı. Simülasyonun işe yaramadığını düşünmeye başlamıştım. Farklı, kendilerine ait, sıradışı bir düşünce geliştiremeyeceklerini söyleyenlere hak vermeme ramak kalmıştı. Ama bu denek, her şeyi değiştirir. İkinci seviyeye geçelim.’’

Genç araştırmacı, gurur doluydu. Kendisinin deneklerinden bir tanesi bunu başarmıştı. Başarıda onun da payı vardı. Deney, devam edecekti. Alaaddin, bir sonraki aşamaya geçmeyi başaran simülasyonun ilk deneği olacaktı. Bunu bilseydi, o da sevinirdi. Kendi araştırmasının çok daha büyük bir şeyin parçası olduğunu anlayabilseydi şimdiki korkusunu yaşamaz, bu durumun tadını çıkarırdı. Kim bilir belki de bir gün, o seviyeye vardığında, ona anlatırdı. Sıfırdan onların seviyesine vardığını ona anlatırdı. Gölgeler dünyasından idealar dünyasına geçen ilk kişi, simülasyonda yaratılıp gerçek dünyaya adım atan ilk varlık, lambadaki cinin sahibi Alaaddin.

Gülümsedi. Profesör, önündeki panelden başını kaldırmadan konuştu.

‘‘Başarını takdir ediyorum. Ancak lütfen, bir dahaki sefere onlara şişedeki tanrılar olduğumuzu söyleme. Dünyayı ele geçirmeye çalışan deli bilim insanları değiliz.’’
’‘Haklısınız profesör, bizler yalnızca Alaaddin’in sihirli lambasındaki cinleriz.’’

İkisi de güldü.


(Gizem) #348

Çok etkileyici bir hikaye olmuş. Bayıldım


(Gazi Audomarus Fridia DCLXVI PFVV Pipinpadaloxicopolis the First) #349

Çok enteresan bir bakış açıs, çok güzel olmuş.


(Volkan Şahin ) #353

20 günlük Alaaddin yorumlama serüveninin sonuna gelip; yeni masallara, hikayelere, yorumlamalara yelken mi açsak?


(Gazi Audomarus Fridia DCLXVI PFVV Pipinpadaloxicopolis the First) #354

Devamı:


El Muhakkak dediğini daha iyi ifade etmek için yerden bir parça tebeşir aldı ve duvara bir piramit çizdi. “Piramitler” dedi “Muhteşem teşbih malzemeleridir. Bunun nedeni, doğanın her yerinde olmalarıdır bu da temel, bedaha mantık gereği mühimin olmalarındadır. Konumuz hürriyet olduğundan ve insan olarak cüz-i iradelerimiz bizi toplumun öbür bireylerine muhtaç bıraktığından, hürriyetin dahi bu teşbihe ortak olması pek tabidir.”

Elindeki tebeşirle çizdiği piramidin en alt kısmına “Alem El-Nebatat” yazdı. “En az hareket etme kapasitesi olan, ama ihtiyaçlarını da en az çaba ile elde eden bitkiler piramidin ilk, en aşağı ancak en önemli tabakasıdır. Hayvan, bitki yemese, insan hayvan yiyemez ve bitkinin topraktan aldığı kuvveti vücuduna nakledemez ve bariz olduğu üzere bu kuvvet olmadan insan hiçbir şey yapamaz. Ama bitkinin bu durumlarda kendini koruma şansı (bu aşamanın en yüksek derecesinde bulunan et yiyenler hariç) yoktur. Bunun gibi bitki, kuvvetin en öz haline ulaştığından akledemez ve hareket edemez.”

Tebeşiri tutan eli bir kat yukarı çıktı ve hızlı hareketlerle “Alem El-Hayvanat” yazdı. “Bitkiyi yiyen hayvan, topraktan gelen öz kuvvetin işlenmiş halini alır ve bunu daha da işler. Bu yüzden sadece bitki yiyen kavimler bu kuvvet yeterince işlenmediği için zayıf ve güçsüz kalır. Hayvanlar, aldıkları kuvvet bitki tarafından işlenmiş olduğu için maddi hareketi yapma hürriyetine sahiptir. Lakin, bu kuvvet daha üçüncü aşamasında olmadığından ve kendilerinde yaradılışları gereği böyle bir özgürlük bulunmadığından akledemezler. İşte hayvanyiyen hayvanların bile akledememesinin nedeni budur. Zaten vahşet onların gözünü karartmıştır. Nasıl ki insanların arasında dahi vahşiler akledemezler, bunlar da öyle akledemezler. Bunların en üst seviyesi attır. Çünkü at, rüya gören ve sahibine bu denli sadık ama yine de kendini koruyan başla bir hayvan yoktur. Köpekler de bunlara yakındır. Amma, papağan veya muhabbet kuşu sanılanın aksine zeki değildir, onlarınki sadece taklididir. Kuşlar arasında zeki olan bir tek karga vardır.”

Elini bir kez daha yukarı çıkardı ama bu sefer yazdığı dinleyenlerin bir kısmında şaşkınlık nidalarına neden oldu “Alem El-Abid” “Köleler Alemi”


(Volkan Şahin ) #355

Nereye gideceğini merakla beklemekteyim. Ellerine sağlık. :clap: :clap:


(Volkan Şahin ) #356

Let’s make bu başlık great again…


(Sapere Aude!) #357

Yazmıyorsunuz ki diyeceğim ama başlıkta genelde üçümüz oluyoruz zaten.

YAZMIYORUZ Kİ.


(Volkan Şahin ) #358

Fridia, yorumunun devamını atsın diye psikolojik baskı yapıyorum da… İşlemiyor.


(Sapere Aude!) #359

Fridia’ya psikolojik baskı yapmaya çalışıyorsun. Cümleyi birkaç kez okuyunca gülesim geliyor. Benim yerime sorsana, okuması için gönderdiğim ve pek çok kez hala okumamasından yakındığım metinleri okumuş mu?


(Volkan Şahin ) #360

İtiraf edeyim, yazarken ben de güldüm. Ülkemizin yapay zekası dedik, bağrımıza bastık; ama o okuyacağım, yazacağım diye oyaladı bizi… Kırmızı Başlıklı Kız, Pamuk Prenses…

Bu arada yeni yorumlamalar için yeni masallar mı toplasak? Herkesin daha aşina olduğu, yorum yazabilecekleri, vb. Kırmızı Başlıklı Kız’da uçuyordu buralar.


(Sapere Aude!) #361

Ben sınav döneminden dolayı kimse yazmıyor diye düşünüyordum. Ama yeni masallar da bulabiliriz elbette.

Bu önerinin tam da “Güzel ve Çirkin” yorumlarına sıra geldiğinde yapılması ilginç ama neyse.


(Volkan Şahin ) #362

Herkesin sınavı bitti herhalde ya. Bitmeseydi Kıraathane’de isyanlar, serzenişler görürdük. Bu arada kalbimi kırıyorsun, Güzel ve Çirkin ile Hansel ve Gretel’in oylamaya sunulmasına devam etme taraftarıyım.

Kompozisyon dersindeyim, konumuz masallar. Okulda bile masal yazıyorum bak.


(Sapere Aude!) #363

Sen yine iyisin, ben bu başlık dışında masallarla alakalı bir şey yapmıyorum. Her şey başlık için!

Herkes bir toplansın da ne yapacağımıza karar veririz.


(Gizem) #364

Ben boş bir vakit bulduğum an Alaaddin ve Pamuk prensesi günümüze uyarlamayı planlıyorum