Hikayeleri Yeniden Yorumlama Yayınevi


(marko) #486

Yalan olmasın seninkileri hiç okumamış olabilirim ahah (hatırlayamadım).


(Sapere Aude!) #487

Bana milletim yeter, sen okuma zaten.


(halı, kilim, travel) #488

Ben eşitliği bozmak için vermiştim. Ama madem öyle yazarım.


(sergen) #489

bir varmış bir yokmuş, kadir-i mulkat zamanların birinde kadim bir oyuncakçı yaşarmış. bu oyuncakçının en büyük arzusu kötü kralı devirmek ve halkı huzura edirmekmiş. çünkü kral halka zulüm ediyor, genç kızlarını ellerinden alıyor, yaşamalarına yetecek kadar ekmek verip kendi masasında kuş sütünü eksik etmiyormuş. ancak bu kralın suçu olmaktan ziyade halkın suçuymuş çünkü halk kral için her ne yaparsa yapsın:
“kralımız çok yaşaaaa”
“kralımız ne yaparsa haklıdır”
“kral her şeyi bilir”

oyuncakçı her ne kadar kralın iyi biri olmadığının farkında olsa bile tek başına elinden bir şey gelmiyormuş. kendine yardımcı olması için insan gibi bir oyuncak yapma kararı almış. kadim bilgisi ve çeşitli metaller kullanarak insan şeklinde bir oyuncak yapmış. daha sonra kralın şerrinden farkında ancak kadim yasalardan ötürü elleri kolları bağlı olan büyücü loncasından bu oyuncağı hayat vermesini istemiş. lonca başta her ne kadar kabul etmemekte diretse de oyuncakçı onları ikna etmiş ancak kaderin kötü ağları etrafında bir hayat verebileceklerini söylemiş. oyuncakçı durumu kabul etmiş ve oyuncak hayat bulduktan sonra beraber eve dönmüşler. bir daha da büyücüleri rahatsız etmemiş.

oyuncağa albert ismini vermiş. albert normal bir insandan çok daha hızlı öğrenebiliyormuş, zaten görevi içinde bu uygun bir özellikmiş. yaklaşık bir yıllık eğitimin sonunda albert kişilik olarak gelişmiş ve oyuncakçının kendine yardım edemeyeceği bir seviyeye ulaşmış. görevini kavradığı düşündüğü için oyuncakçı onun kendinden uzalaşması ve bu görev konusunda düşünüp bir karara varması gerektiğini söylemiş ve albert’ı yollamış.

azim dağının zirvesindeki üç gün üç gece düşünen albert sonunda bir karara varmış. kral’ı yenebilecek herhangi bir yol yokmuş. halk kralı çok seviyormuş. ancak değer verdikleri başka şeylerde varmış. mesela asker, halk arasında çok yüce bir konumdaymış.

üçüncü gecenin sonunda albert azim dağından inmiş ve kışlaya gitmiş. bir sonraki yaz triumph seferine çıkacak olan askerlerin arasına katılmış. zamanı gelene kadar eğitim almış. yazın başında ordu sefere çıkmış ve albert’ta beraberlerinde gitmiş. triumph çok büyük duvarları olan bir kaleymiş bundan ötürü alınması diğer yerlerden zor olacağı evvelden belliymiş ancak yine de kral’ın ordusu zorlamış. 3 ay süren kuşatma sonunda kralın ordusu kaleye girmiş ve 3 gün içerisinde kale düşmandan arındırılmış.

bu sırada bazı garip olaylar olmuş. bir asker kaç defa vurulmasına rağmen düşmemiş ve ilerlemeye devam etmiş. kalenin burçlarına ilk bayrağı o dikmiş. düşman sarayını ilk o basmış ve kalenin kralını o ele geçirmiş… üzerine sıkılan kurşunlara rağmen ayakta kalmasından ötürü ona “kurşun asker” adını takmışlar. albert bu kurşunların hedefi olmasına rağmen niçin ölmediğiyle ilgili sorguya çekildiğinde ise kaleye girilmeden önceki gece girdiği zırhı göstermiş, zırh her ne kadar onu korumuş gibi gösterse de asıl sebebi elbette kendisinin tamamen metalden yapılıyor olmasıymış.

ordu seferden döndükten sonra halk arasında da kontrolsüz bir şekilde yayılmış "kurşun asker"in efsanesi. albert istediği şeye ulaşmak için attığı ilk adımda başarılı olmuş. bundan sonrası sefere çıkmaktan daha tehlikeli olacağını bildiği halde aklına yaptığı şeyi yarıda bırakmak gelmemiş bile.

söylentiler ve efsane o kadar çok dilde dolanmış ki kral’a her gün bu konuyla ilgili malumat geliyormuş. halkın bu "kurşun asker"den hoşlandığını ve bundan faydalanması gerektiğini düşünüp onu saraya çağırmış, hediyeler sunup rütbeler vermiş halkın huzurunda. bunu gören halk daha bir sevmiş kurşun askeri ve kral’ı da takdir etmişler. ancak tüm bu olaylar sırasında kurşun kralın kızını görmüş. albert ay kadar güzel ve yıldızlar kadar eşsiz kıza tutulmuş ve babası ile ilgili yapması gerekeni erteleme kararı almış.

gel zaman git zaman kurşun asker pek çok çatışmaya girmiş ve rütbe üstüne rütbe alıp çok büyük bir general olmuş ve saray içerisindeki bağlantılarını kuvvetlendirmiş. kralın kızıyla ise arası iyiymiş. bir araya geldiklerinde birbirlerine kur yaparlarmış. ancaak tüm bunlar olurken albert asıl görevini asla unutmamış, ertelediği görevini. unutması da mümkün değilmiş zaten. kral her geçen gün ülke sınırlarını genişletiyormuş ve buna rağmen halk kölelik ve sefalet içerisinde yaşıyormuş hala. o gün gördüğü çocuğun yalvarışı ise albert’ın içerisindeki duyguları uyandırmış. görevi tamamlaması gerektiğini anlamış.

planını kurmuş ve beklemeye başlamış.

yılın ilk günü kral generaller ve bakanlarla birlikte bir toplantı yaparmış. bu toplantı sırasında ülkenin genel durumu, ele geçirilebikecek topraklar gibi konular konuşulurmuş. toplantı saati geldiğinde kurşun asker hariç herkes salondaymış. kurşun asker ise kışlasında askerine konuşuyormuş;“yıllar önce babam beni bir tiran’ı devirmem için can verdi. bugün o gündür. halk sefalet içindeyken sarayında güller arasında kızlarla oynaşan kral’ın sonu geldi. hayat özgür insanlar için güzel ancak sizin gibi kölelik içine doğmuş insanların bunu anlamasını sağlamak benim görevim. hayatınız için savaşmayın. çocuklarınızın hayatı için savaşın. çocuklarınızın özgürlüğü için savaşın. bu gece gelecek için savaşın”…

ordu saraya geldiğinde kapıda çatışmaya başlamışlar. ancak kurşun asker en önde yürüyormuş ve kendisine sıkılan kurşuna hiç aldırmıyormuş. bu arkasındaki askere umut veriyor ve daha bir şevkle ilerliyorlarmış. sarayın kapılarından girmeleri ve dış hattı kontrol etmeleri çok zamanlarını almamış ancak içeriye girişleri kilitlendiği için sarayın iç kısmına girmeleri zamanlarını almış. kapılar açıldığında askerler her bir odaya dağılmış ve kendilerine karşı gelen herkesi zapt etmiş. kurşun ise doğrudan toplantının yapılacağı odaya doğru gitmiş.

kapıyı ardına kadar açtığında bomboş bir oda bulmuş karşısında. durum karşısında afallamış ancak kral’ın gizli bir geçitten kaçtığını düşünmüş. bu durum her ne kadar can sıkıcı olsa da genel olarak o kadar da kötü bir durum içerisinde değillermiş. sarayı ele geçirmişler. bu bile çoğu şeyi yapmasın için ona hak veriyormuş. iyi olduğuna kanaat getirdiği insanlarla batıda olduğu gibi bir meclis kurulmasını ve halkın bu şekilde yönetilmesi gerektiğini düşünüyormuş. bu plan sadece şimdi içinken sonrasında okulların açılması ve bu okullarda yetişen kişilerin halkı yönetmesini düşlüyormuş albert.

tüm bu düşünceler aklından geçerken arkasından iki asker gelmiş ve yanlarında prenses varmış. albert askerleri yolladıktan sonra prensese olanları anlatmaya başlamış ancak daha herşeyi tam anlatamadan bir patlama olmuş. sonra bir tane daha ve bir tane daha…

kral beraberindeki generaller ile birlikte sarayın çevresini sarmış ve savaşlarda kullandığı toplarla kendi sarayını dövüyormuş. kurşun o an neyi yanlış yaptığını anlamış, eline geçen şansı kaçıralı çok olmuş. ilk kez kurşun asker olarak kralın karşısına çıktığı gün onu öldürmesi gerektiğini ve ondan sonra bir düzenin kurulması gerektiği konusunda o an ikna olmuş ancak bunun için çok geçmiş. kral kendi kızının sarayda olduğunu bildiği halde sarayı onların başına yıkmış…

prenses her ne kadar ezilip ölse de kurşun ölmemiş. kralın adamları onu molozların altından çıkardıktan hapsedilmiş. aradan birkaç gün geçtikten sonra kalabalık bir güruh’un karşısında odunlardan oluşan bir yığının tepesine bağlandı. kral “eyy kurşun asker, kendini eşsiz zanneden budala bakalım gerçekten kurşun musun?” dedikten sonra hizmetkardan aldığı ateş ile odunları aleve verdi.

altındaki odunlar hızla alev alan albert ısıyı hissetti. kurşunlar bedenine zarar vermese bile ısı onun düşmanıydı ve bunu şu an çok iyi anlıyordu. aklından yaşadıklarını geçirirken prenses için üzüldü, devrimi yarıda kalmıştı ve babasını hayal kırıklığına uğramıştı. ısı arttı ve artık düşüncelerini seçemez oldu…

ilk kez hikaye uyarlıyorum başarısızlıklarımı yüzüme vurun ki ders alabileyim.


(Sapere Aude!) #490

Çok güzel ve ilginç bir yorum olmuş, kurguyu beğendim. Bazı yerlerde yüklemin zamanı kaymış, bazı yerlerde de ufak kelime hataları var. Ama bunlar ufak hatalar.

Tebrik ederim, ben beğendim.


(Sapere Aude!) #491

Öncelikle flood için özür dilerim. Alta kendi yorumumu ekliyorum, asıl Kurşun Asker masalına pek benzemeyen bir yorum yazdım. Hikaye Avatar: The Last Airbender hakkında olayları çok da etkilemeyen, yalnızca bir karakterin motivasyonunda önemli bir nokta olduğunu düşündüğüm bir durumu içeriyor. Spoiler sayılabilir mi emin olamadım. Yine de uyarayım dedim. İyi okumalar.


Kağıttan ejderhalar etrafımızda dönüp kızıl kurdelalarını etrafa saçarken herkes çok mutlu görünüyordu. Altışar askerden oluşan otuz grubun her birinin etrafında ayrı ayrı iki ejderha kuklacısı dönüyor, insanlar bu gösteriye alkışlar ve tezahüratlarla eşlik ediyordu. Bizler '‘Kurşun Askerler’'dik. Ateş ulusunun gözde neferleri, zaferin müjdecileri, surları aşacak olan ilk fatihler. Kendini hiçbir prensin kollarına bırakmayan inatçı prenses şehir Ba Sing Se, bizlere teslim olacaktı. Henüz surları geçemeyen ordumuz, biz Kurşun Askerler’in gelişiyle duvarları teker teker ezecek ve prensesin kalbine ulaşacaktı. Böylece beş yüz günü aşan kuşatma, zaferle sonuçlanacaktı. Zafer, içimizdeki ateşi kusup surları yıktığımızda kanatlanacak, Yüce Ateş Lordu Azulon’un sarayına konacak ve yeni çağ, Ateş ulusunun küllerin arasından yükselişle başlayacaktı. O muhteşem çağın başlangıcı çok yakındı!

En azından başkenttekilerin inandığı, onlara anlatılan buydu. Bizlerin birer kahraman, Ateş ulusunun seçkin ateşbükücüleri olduğumuzu sanıyorlardı. Halbuki bizler yalnızca dikkat dağıtmak için sürülen yemlerdik. Süslü püslü kıyafetlerimize bakmayın, adımıza düzenlenen şölenlerin ardında stratejik amaçlar uğruna feda edilecek kurbanlardık. Taburumuzun adı bile -kimseler fark etmese de- bu duruma bir göndermeydi: Kurşun Askerler Taburu, güzel üniformalarının altında ateşte feda edilecek kurşun bedenler taşıyan askerler. Bunu bütün tabur biliyordu, hatta herkes bu taburda olmanın büyük bir onur olduğunu düşünüyordu, benim dışımda. Yıllarca ezilmiş, hor görülmüş, akranları tarafından aşağılanmış insanlar, onurlarını kendilerini Ateş ulusu için feda ederek kazanacaklarını umuyordu; onları onursuz olarak görenlerle aynı ülkede yaşadıklarını unutarak. Onlar için kendilerini feda ederek, çok daha yüce bir amaca hizmet edecek kadar onurlu olduklarını herkese gösterme arzusu içerisindelerdi. Benim dışımda herkes, şölenin bir an önce bitmesini ve Ba Sing Se’ye giden gemiye binmeyi bekliyordu. Benim burada olma amacım ise hepsinden farklıydı. Ben, yalnızca babamı gururlandırmak istiyordum.

-Lu Ten, hazırlanmaya başla. Gemiye ilk binen ekip biz olmalıyız, dedi Háizi.

Sağ ayağım sızlamasına rağmen kalktım. Aksadığımı belli etmemek için fazladan çaba sarf etmek ağrılarımı arttırmıştı. Yavaşça doğrulup grubumu takip ettim, kalabalık arkamızdan geliyordu. Grubun en arkasında ilerlerken burada olmayabileceğimi düşündüm.

Babamın burada olmamı hiç istemeyeceğinden eminim. Çünkü o, beni her zaman yanında isterdi. En büyük hayalini birlikte gerçekleştirmeyi isterdi. Ba Sing Se surları yıkılırken yanında olmamı, o gururu birlikte tatmamız gerektiğini söylerdi. Ben, kendimi bu onura layık görmezdim. İnsanların beni kendisini kanıtlayamamış, babasının şanının gölgesine sığınan, aksak bir çocuk olarak göreceğini düşünürdüm. Babama layık bir çocuk olmam gerektiğini, insanların gözlerinden görebiliyordum. Hatta, o hep aksini bunu düşünmediğini söylese de babamın dahi zaman zaman bu korkuyu, ona layık bir çocuk olamayacağım korkusunu taşıdığını içten içe biliyordum. Bu yüzden, hep kendi zaferlerimin peşinden koştum. Babamın görevlendirilmediği cephelerde savaştım; ona layık olana kadar dönmemeye, gerekirse bu uğurda ölmeye karar verdim. Denizlere açıldım, su kabilelerine yapılan baskınlara katıldım. Hatta bunların bir tanesinde çok ağır yaralandım. Bulunduğum savaş gemisi battı, iki gün açık denizde sürüklendim. Fırtınanın ortasındayken babamın artık benimle gurur duyacağına inanarak huzur içinde ölmeyi diledim, gözlerimi kapattım, kendimi fırtınaya bıraktım.

Gözlerimi tekrar açtığımda babam başımdaydı, uyandığımı fark edince elindeki çayı bırakıp bana sarıldı. Benimle gurur duyduğunu söyledi. Gülümseyerek;

-Kendini çabuk toparlasan iyi olur evlat, dedi. Ba Sing Se seferinde yanımda yer almanı istiyorum.

Babam sarayda, uzun toplantılara katılıp Ba Sing Se seferini en ince detaylarına kadar planlarken ben, gücümü toparlamaya çalışıyordum. Günlerim, sarayda tedavi görerek geçiyordu. Bir gün bahçede amcamla karşılaştım. Kendisi ziyaretime hiç gelmemişti. Kendisine selam verdiğinde, beni gördüğüne hiç memnun olmadığını belli eden yüzü ve küçümseyen bir ses tonuyla;

-Onurlu gazimiz de buradaymış, nasıl oldun bakalım, diye sordu.

Toparlanmaya çalıştığımı söyledim. Başımı kaldırarak gözlerine bakamadım.

-Ba Sing Se seferi için değil mi? Babanın seni yanında götürmek istediğini duydum. Babanı bazen anlamak zor, çok zor Lu Ten. Bütün taburu ölmüş, yalnızca kendisi sağ dönen bir askerle kuşatmaya gitmek kötü şans getirir. Ordumuz, onurlarıyla ölecek askerlerle savaş kazanabilir. Ölümden kaçan korkaklarla değil, dedi.

Büyük bir öfkeyle kafamı kaldırdım. Yüzünde iğrenç bir gülümseme vardı. Gözleri ateş püskürüyordu.

-Amca, neler diyorsunuz? Bütün tabur öldü mü? diyebildim zorlukla.

-Baban olsam, onurumu iki paralık ettiğin için seni Agni Kai’ye çağırırdım. Veliaht prensinin oğlu, bütün arkadaşlarını arkasında, ölüme bırakarak cepheden kaçıyor. Ateş ulusunun gelecekteki kralına yakışan bir hareket!

-Bunun doğru olmadığını biliyorsunuz, amca!

Cevap vermedi, tehditkar bir şekilde gülümsedi ve arkasına dönüp gitti.
Kimse bütün bir taburun öldüğünü, tek geri dönenin ben olduğumu söylememişti. Babam bile söylememişti. Ama neden? Neden yalnızca benimle gurur duyduğunu söylemişti? Yoksa amcamın bu zırvalıkları babamın da kulağına gitmiş, gitmekle kalmayıp her gün kendisine anlamlı bakışlar olarak dönmüş, babam benim yüzümden büyük bir yük altına girmişti. Belki ben yaralıyken hiç uyanmamamı dilemişti. Böylece, kimse benim yüzümden onu suçlayamayacaktı.
Ateş kustum, bahçeyi alevler içerisinde bıraktım, bir yerlerden amcamın beni izlediğini biliyordum, dizlerimin üzerine düşüp gözyaşlarına boğulmadan önce ne yapacağıma karar vermiştim: Kurşun Askerler Taburu’na katılacaktım.

Kendimi toparlayıp odama döndüm. Ellerimin titremesini engellemeye çalışırken babama, ona inatçı prenses Ba Sing Se’ye aşık olduğumu, onun tek fatihinin ben olacağımı ve bu nedenle kendisine meydan okuduğumu, şehre daha sonra girenin ilk girene çay yapacağını yazdım. Eşyalarımı hazırlayıp kimseye görünmeden sarayı terk ettim.

Aylarca yollarda dolaştım. En sonunda Ba Sing Se’ye en yakın üste Kurşun Askerler Taburu’na vardım. Onlara katılmak istediğimi söylediğimde, hiç kimse bana engel olmadı. Onurunu kurtarmak isteyen biri olduğumu düşündüklerinden geçmişim hiç irdelenmedi, doğru düzgün yüzüme bile bakılmadı. Önüme bir kağıt uzatıldı, kağıdı doldurduktan sonra altıncı olarak katıldığım grup gösterildi. Ufak bir eğitimin ardından adımıza bir şölen düzenleneceği söylendi. Her şeyi sessizce kabul ettim, kaderini kabullenen bir adam olarak tek istediğim bir an önce prensese ulaşmak ya da bu uğurda ölmekti. O zaman, babama yakışan bir evlat olabilirdim.

Şafakta yeni bir saldırı başlayacak. Soldan bizim taburumuz dikkat dağıtırken ağır silahlarımız sağdan yıkıcı darbeyi vuracak. Biz, deneyimli toprak bükücülerle karşılaşıp olabildiğince onları oyalayacağız. Bu sırada ordumuz surları aşacak, babamın hayali gerçekleşecek. Ben belki hiçbirini göremeyeceğim, ama huzur içinde olacağım.
Güneşin doğmasına yakın babama son bir mektup yazmaya karar veriyorum, her şeyi anlatmak istesem de yalnızca birkaç kelime kağıda dökülüyor:

‘‘General Iroh’a,
Savaşı kazandıktan sonra görüşmek üzere.
Sadık oğlunuz Lu Ten.’’

Edit: Sona şunu atmazsam olmaz.


(Dipsomanik Kullanıcı) #492

Sen keşke bu kadar erken yazmasaydın ya. Ben de bir şeyler yazıyordum ve hevesim kırıldı. Çok güzel olmuş :neutral_face:


(Sapere Aude!) #493

Yaz yaz, senin Kırmızı Başlıklı Kız yorumun güzeldi. Bu da güzel olacaktır.


(Volkan Şahin ) #494

Değerli FordPrefect, yine harika bir yorum yazmışsınız. Peki bizi hiç mi düşünmediniz, bu yorumun altına kendi yorumumuzu nasıl atalım şimdi?


(Volkan Şahin ) #495

Bir flood’ta benden olacak ama; kusura bakmayınız.


Bu benim dünyaya bırakacağım ilk ve tek miras. Bu mektup hem bir son, hem de yepyeni bir şeyin başlangıcı. Her şey, sahibimin yeni oyuncaklarla oynamak istemesi ve kurşun askerleri alıp gelmesiyle başladı.

Bir kutunun içinde altı tane kurşun asker. İlk bakışta hepsi sünepe, kendini beğenmiş duruyordu. Ancak içlerinden bir tanesi, içindeki saflık yüzüne vuruyormuşçasına parlıyor ve dikkatimi çekiyordu.

Ben bir prensesim; ama hayatım boyunca yaptığım tek şey iki kolumu ve bir bacağımı havaya kaldırarak etrafımda dönmek. Sahibem, benim dans edişimi zevkle izlerdi. Ama hiçbir zaman benimle konuşmadı. Sahi, bir oyuncağın ne hissettiğini ya da ne düşündüğünü kim, niye umursasın ki?

Ama benim de hislerim vardı. Tanrım, hem de ne hislerdi…

Kurşun askerlerin sahibi, onlarla oynaması bitince gerisin geri kutularına koyar ve bir sonraki can sıkıntısına kadar çıkarmazdı. Kutunun kapağını aralayıp beni görebilen sadece topal kurşun askerdi.

Ben gece gündüz dans ederdim efendiler, yüzüme zoraki bir gülümseme yerleştirerek hemde… Her gece, topal kurşun asker beni izlerdi. Hiç sıkılmadan, usanmadan…

Bir gün, sahibi, onu kutudan çıkardı ve benim yer aldığım pencere pervazına yerleştirdi. Hissediyordum dostlarım. Kalbimin, plastik gövdemi parçalarcasına çarpışını hissediyordum.

O, hazır ol komutunda durmuş beni izlemeye devam ediyordu ve ben bu sefer gerçekten gülerek, sadece onun için, dans ediyordum. İzle beni sevgilim, bana hissetmeyi öğreten sen, doya doya izle beni diyordum içimden.

Derken bir gece gök gürültüleri sardı bütün gökyüzünü… Yağmur, onu yalnız bırakmadı ve bulutlar öfkelerini yeryüzüne boşaltmaya başladı. Cam açıktı ve sert bir rüzgar sevgilimi götürdü. Yapabilseydim, sevgilimin peşinden ben de atlardım. Ama yapamadım dostlarım, yapamadım. Ne kadar zorladıysam da yapamadım. Sol kolumu hafifçe oynatabildim ama yetmedi ve ben sevgilimi kaybettim.

İşte sol kolumu oynatmayı öğrendiğim anda bu mektubu yazmaya başladım; çünkü bir şekilde, belki de Tanrı’nın mucizesiyle, sonumu az da olsa kestirebiliyordum ve bu aşkı tüm dünyanın bilmesini istiyordum.

Sahibem yamulmuş sol koluma bakıyor Sen ne kadar çirkinleşmişsin diyordu, sert bir şekilde sol kolumu düzeltmeye çalışıyordu. Canım çok yanıyordu; aşkımı kaybetmenin acısı mı yoksa sol kolumun bükülüp, çevrilmesi mi daha çok canımı yakıyordu, bilemiyordum.

Çok zaman geçti ve ben eski halime döndüm. Yüzüme zoraki bir gülümseme yerleştirip, dans etmeye devam ettim. Derken tüm umutlarımın tükenmek üzere olduğu bir anda, sevgilim geri döndü. Üstü başı toz toprak içindeydi, sürekli elinde tuttuğu silahının ucu yamulmuştu… Ama yüzündeki gülümseme gitmemişti dostlarım.

O içeriye girdiğinde odanın, benim için, nasıl bir hale büründüğünü anlatmaya çalışayım size, eğer anlatabilirsem. Cehennem azabını düşünün, bir şeyi istemediğiniz halde sonsuza kadar yapmak zorunda olduğunuzu… Tam hissetmeyi öğrendiğiniz anda bunun elinizden alındığını… Ve sevdiğiniz adamın tekrar odaya girip, gülümsemesiyle, cehennemin sonsuz ateşini söndürdüğünü düşünün… İşte öyle bir şeydi. Kalbim nasıl çarpıyordu bir bilseniz…

İşte yine buradaydı, benimle beraber, pencere pervazındaydı… Dans ediyordum karşısında yine, yüzümde gerçek bir gülümseme ile… Seninle aynı havayı soluyoruz sevgilim, bak aynı zemindeyiz ve ikimiz de tek ayağımızın üzerindeyiz. İzle beni, izle beni ki senin de beni sevdiğini bileyim. Katıl bana, tut belimden ve ay ışığında öpücük kondur dudaklarıma…


Ancak mutlulukları fazla sürmemişti… Kurşun askerin sahibi, onunla oynamaktan sıkılmıştı. Bunun bir bacağı yok, üstü başı kirlenmiş, artık nefret ediyorum bundan. diye bağrıyordu odanın içinde. Topal ve bedbaht olan kurşun askeri tuttu ve duvara fırlattı, yetmedi, tekmeledi… Hıncını almamıştı hala ve duvara fırlatıp duruyordu. Prenses ise dans etmekten başka bir şey yapmıyordu. İşte o an prenses ağlamaya başladı.

Gözyaşları akıyordu ama yüzünde gülümseme vardı ve neşeyle dans ediyordu, etmek zorundaydı… Bu çaresizliğin herhangi bir tasviri yok. Ancak iki aşığın ızdırabı son bulmamıştı… Kurşun askerin sahibi en sonunda dayanamayıp onu şömineye atmıştı. İşte o an prenses dans etmeyi bıraktı. O ızdırap, güçlenmesini ve bu iğrenç döngüden kurtulmasını sağlamıştı. Kurşun asker ateşin içinde erimeye başlamıştı, artık hazır ol komutunda durmuyordu. Prensese kollarını açmıştı, evet sevgilisine kollarını açmış davetkar bir şekilde bekliyordu.

Prenses kendisini zorladı. Önce hep havada durmuş olan sağ bacağını indirdi, daha sonra da hiç oynatamadığı sağ kolunu ve koşmaya başladı… Evet, koşuyordu. Kolları açık bir şekilde sevgilisine koştu ve ona sarıldı.

Dolunayın ışığı vururken iki çaresiz aşık, ateşte eriyor ve eridikçe birbirine geçiyor, kenetleniyordu.

Şüphesiz ki bu, aşkın en güzel haliydi…

Ve şüphesiz, kavuşmak böyle bir şey olmalıydı.


(sergen) #496

orjinal hikayenin prenses açısından bir yorumu. ben çok beğendim.


(Sapere Aude!) #497

Çok çok güzel olmuş, tebrik ederim.


(Gazi Audomarus Fridia DCLXVI PFVV Pipinpadaloxicopolis the First) #498

Yeni okuyabildim, biraz yavaş geliyorum kusura bakma.

Happy birthday my son. If only I could’ve helped you .

Çok güzel olmuş.


(büşra) #499

“Bugün yirmi beş sene olmuş siz buraya geleli, ah zaman ne çabuk geçiyor öyle değil mi efendim.” dedi Sunay. Uzattığı suyu nazikçe aldım. “Evet.” dedim "Sağ olun Sunay evladım; siz sahip çıktınız Nina ve bana.

“Olur mu efendim.” deyip gülümsedi Sunay. “Sizler benim mucizelerimsiniz. Bu arada misafirlerimiz yavaştan gelmeye başladılar; dilerseniz onları daha fazla merakta bırakmadan salona geçelim.” Nina ile göz göze gelip “Elbette.” dedik. Uzanıp bir koluma kırmızı koltuk değneğimi bir koluma da Nina’yı aldım yavaş yavaş koridoru geçtik. Salona geldiğimizde nedenini anlamadığım bir alkış tufanı koptu. Bize mucize çift diyorlardı, belki de öyleydik; kim bilir?

Salonu selamlayıp bizim için ayrılmış koltuklara oturduk. Gözler üstümüzdeydi; bunun huzur ve gerginlik arasında gidip gelen bir duygu olduğunu söylemeliyim. Durumu kurtaran ise yine Sunay oldu.

“Değerli misafirlerimiz, hoş geldiniz. Bugün burada yirmi beşinci yılını dolduran iki değerli misafirimizi dinlemek, anılarımızı yad etmek için toplandık sözü çok uzatmıyor Carl Bey ve Nina Hanım’ı dinlemeye davet ediyorum sizi.”

Bir alkış tufanı daha koptu, doğrusunu söylemek gerekirse yıllar geçtikçe körelen hafızamın beni yanlış şeyler söylemeye itmesinden korkuyordum ama Nina yanımdaydı. O yanımdaysa her şey yolundaydı.

Salona baktım. “Sanırım hepiniz bir öykü dinlemeye geldiniz; sizi sıkmadan anlatamaya çalışacağım o halde.” dedim.

"Bundan çok uzun zaman önce beş arkadaşımla birlikte kusurlara takıntılı bir oyuncakçı tarafından yaratıldım. İyi kızdı hoş kızdı ama mükemmelliği sevmiyordu. Hataların hayata yakıştığını, en büyük erdemin bir şeyleri hatalarıyla sevmek olduğunu düşünürdü. Bu yüzden içimizden birine bacak yapmadı. O şanslı asker bendim. Bizi kutuya koyarken ‘Bakalım sizi seven şanslı kim olacak?’ dedi. İç çektim. Çocuklar topal bir kurşun askeri severlerdi belki ama oyuncakları onlara anne babaları,abileri,ablaları yani büyükleri alırdı. Ne yalan söyleyeyim rafta kalmaktan korkuyordum.

Arkadan bir ses “Peki ya siz Nina Hanım?” dedi. Ve benim güzel Ninam konuşmaya başladı.O az konuşurdu ama konuşunca kuşlar bile onu dinlerdi. Bense gevezenin tekiyimdir.

“Carl’ın aksine ben bir fabrikada yaratıldım.” dedi Nina. "Çok büyük bir fabrikaydı. İçinde çok fazla oyuncak yapılıyordu. Benim gibi yüzlerce balerin üretiliyordu her gün. Oyuncak ayılar, bez bebekler, yapbozlar, kar küreleri… Aklınıza ne gelirse vardı o fabrikada. Fabrikanın amacı hepimizi aynı ve mükemmel yapmaktı. Hepimizi aynı mükemmellikte…

“Öyle de olmuş…” deyip çapkın bir gülücük attım ona. Onunla flört etmeyi seviyordum. Bunca yıla rağmen, hala…

Gülüşüme tatlı bir karşılık verip devam etti. “Üretildikten sonra bir oyuncakçı zincirinin rafında bekledim, beni bir arkadaşının doğum günü için bir kız çocuğu satın aldı.” Döndü, başıyla beni işaret etti. “Carl’ı ise aynı evin küçük oğlu derslerinde başarılı olunca babası satın almış. Ben Carl gelmeden birkaç ay önce gelmiştim o eve. Sahibim benden kısa sürede sıkılmış gibiydi; pencerenin önündeki konsolda duruyordum artık. Bazen sokağı izliyordum; yerimi değiştirirlerse de odanın içini…”

Duramadım, kıkırdadım biraz. “Sen yine iyiymişsin sevgilim, benim sahibim benimle oynamaya tenezzül bile etmedi; diğer beş arkadaşımla oyuna daldı. Annesi de beni süs olsun diye şöminenin üstüne koydu.”

“Nasıl tanıştınız öyleyse?” dedi Sunay. Hikayeyi ilk kez dinliyor gibiydi.

"Ben yüzünün azıcık görebiliyordum ama o göremiyordu beni. Neyseki evin hanımı temizlik yaparken çevirdi de o güzel yüzünü görme şansına eriştim. Çarpılmıştım, oyuncak ömrümde böyle bir şeyle karşılaşmamıştım sanırım. Ne yapsam bilemedim, yerimde durmak istemiyordum. Sanki bir güç beni ona doğru çekiyordu. Ne yapıp edip onunla konuşmam gerek diye düşündüm. Günlerce ona ulaşmaya çalıştım.

Bir gün evin köpeği Remy’den ona bir mesaj ulaştırmasını istedim. Nina da bana aynı şekilde cevap verdi. Remy bizim mesaj taşıyıcımız olmuştu. Bunu seve seve yapıyordu. Ona bazen bir şiir armağan ederdim; bazense havadan sudan konuşurduk.

Birbirimize yan yana olmak istediğimizi itiraf ettik bir gün. İmkansız gibi görünen güzel bir hayaldi. Derken Remy’nin aklına bir fikir geldi. Bizim güzel ve akıllı dostumuz. Ailenin tiyatroya gittiği bir akşam beni konsola taşıyabileceğini söyledi. Ona o an ne kadar minnettar olduğumu bilemezsiniz."

Durdum, biraz soluklanıp birkaç yudum su içtim.

“Remy dediğini de yaptı o gece; ne yaptı ne etti beni patilerinin arasına almayı başardı. Hızlı bir şekilde Nina’nın olduğu konsolun üstüne koymaya çalıştı. Köpekler iyidir, hoştur dostlarım ama nasıl desem biraz sakardırlar. Öyle hızlı bir şekilde koydu ki beni; Nina ve ben açık pencereden savrulduk.”

Gözlerimi sıkıca yumduğumu hatırlıyorum. Bir de “Çok korkuyorum.” diye bağırdığımı… Nina ise her zamanki sakinliğindeydi; “Korkma, ben varım!” dedi. Onun gülüşünden güç aldım.Yere çaptığımızda korkum geçmişti.

Yavaşça ona doğru yuvarlandım, o da bana doğru döndü. Yine aynı hisle ona doğru çekildiğimi hissettim. Aynı rafta durduğumuz bir bez bebek bana “Eğer ilk öpücüğünden önce bir dilek tutarsan bu gerçekleşir.” demişti. Dudaklarımı dudaklarına değdirmeden önce “Bir mucize olsun.” dedim içimden.

“Önce bir şimşek çaktı.” dedi Nina. “Sonra yağmur yağmaya başladı. Gökyüzü bir şölene hazırlanıyor gibiydi. Ne kadar sürdü hatırlamıyorum; ayrıldığımızda kendimi biraz farklı hissediyordum. Sanki ellerim,kollarım; tüm vücudum hiç olmadığı kadar bana ait gibiydi. İstersem onları hareket ettirebilirdim. Boyum da uzamıştı sanki biraz. Carl’a baktım. Göz kapakları oynuyordu. Değişmiştik. Sunay bizi bulana dek de yağmurun altında şaşkın bir şekilde yattık. O olmasaydı ne yapardık bilmiyorum.”

“Aman efendim ne demek.” dedi Sunay utanarak. “Hikayeler biriktirirdim ben, hayatımda ilk kez masal kahramanı biriktirmiş de oldum.”

Kalabalığa baktım; mutlu görünüyorlardı. “Efendim.” dedim. “Bizim hikayemiz böyle; belki bir mucize belki de değil; belki milyonlarcası yaşanıyor dışarıda… Gökten üç elma düşmüş diyerek bitirelim derim. Biri bize, biri size, biri de bu masalı okuyanların başına…”

:cherry_blossom:


(sergen) #500

büş, çok güzel olmuş ellerine sağlık.
yalnız bu öyle bir öykü olmuş ki aradaki yılları da anlatman gerek diye düşünüyorum ben :smile:


(Sapere Aude!) #501

Şahane olmuş, tebrik ederim.

Edit: Muhit problemli olduğu için aklımdakileri yazmayı ertelemiştim. Yazdıklarında ufak göndermeler oluyor, yakaladıkça daha çok mutlu oluyorum. Sunay karakteri bir gönderme sanki?


(büşra) #502

Çok teşekkür ederim ikinize de. Bu çiçekler size. :cherry_blossom: :cherry_blossom: Bir de Sergio aradaki yılları da anlatmayı çok isterdim ama çokca uzun bir öykü olurdu, belki bir gün diyelim. @thargalin @FordPrefect

Edit:

Evet sevgili Ford, güzel yakalamışsın; topladığı hikayeleri sevdiğim birine bir gönderme, birkaç gönderme daha koydum öyküme. Sanırım bunu seviyorum. :cherry_blossom:


(Salih Alp Gökçek ) #503

Büşra çok nahif, güzel bir anlatım olmuş, eline ve kalemine sağlık…


(Salih Alp Gökçek ) #504

Bıçak soğuğu bir havada, şafak henüz yeni sökerken, o günü bekliyordu; o gün özgür kalacaktı. Yüreğini ısıtan bir kıvılcım; o gün onun güneşi olacaktı.

Oturduğu tepeden kalktı ama doğrulması biraz zaman aldı, bu vakitlerde oturup öylece uzaklara dalmayı çok severdi, kısa bacağı kalkarken onu çok zorluyordu. Evet bir bacağı yoktu ama o böyle söylemeyi daha çok seviyordu; sadece daha kısa bir bacak… Otururken elinde baston niyetiyle tuttuğu, kurşundan bacağını da hala tam kullanamıyordu, yerine takarken zorlanıyor, her seferinde de canı yanıyordu.
Kabzasından tuttuğu tüfeğini çapraz olarak omuzundan geçirdi, zor olsa da bacağı yerine takmayı başardı, takma bacağı ağır olduğu için de yalpalayarak, ağır ağır indi tepeden.

Güneşin terk etmediği bir yamaçta -dizlerini kırıp öylece otururken- rüzgarla dans eden çiçekleri izliyordu. Bazen evden çıktıktan sonra saatlerce geri dönmez, bir yerlerde oturur, öylece ufku izlerken dalardı. Sanki onu uzaklardan izleyen biri vardı, hep böyle hissederdi. Oturduğu yamaçta onu izleyen ama izlediği yer çok uzakta, adı anılmamış memleketlerde olan biri vardı sanki. Yine zamanın nasıl geçtiğini anlamadı, çok geç kalmamak için eve doğru yola koyuldu, her zamanki gibi sekerek, dans ederek yürüyordu…

Altı kardeşten en küçük olanıydı, iki abisi; çok aç kaldıkları bir kıtlık zamanı soğuğa yenik düşüp, aynı anda hastalanmışlardı. İkisini de beş gün arayla kaybettiler. Kalan dört kardeş yaşayabilmek için ne bulurlarsa pazarda satıyor, kalan vakitlerinde de yeni yapılan bir kütüphanenin inşasında çalışıyorlardı. O da bazen yanlarına gidip, elinden geldiğince onlara yardım ediyordu. Burada açılacak olan ilk kütüphaneydi, ne abileri ne de kendisi okula gidememişti, okumayı güç bela babasından öğrenmiş, babası öldükten sonra da öğrendikleriyle yetinmek zorunda kalmıştı. Kısa bacak aynı zamanda avlanıyordu da, çok hızlı hareket edemediği için genelde bir tepede oturur, vurabildiği ne varsa avlamaya çalışırdı, gerçi şu ana kadar tek bir hayvan avlamışlığı da yoktu. Ne zaman bir hayvanı gözüne kestirse nişan alır ama vuramaz, öylece gitmesine izin verirdi. Aslında sadece yalnız kalmak istiyordu, annesi de bunun farkındaydı, kendisini koruyamayacağını düşündüğü için de tüfeğin onda kalmasına izin verirdi. Kafasından da annesinin ördüğü, siyah yün şapkayı indirmezdi.

Yine benzer, o sıcak günlerden birinde aynı yamaca geldi. Bugün diğer günlerden biraz farklıydı, uzun zamandır devam eden kütüphane inşası bitiyordu. Kitapları çok severdi. Babası ona küçükken, her gece yatmadan önce aynı prensesin masalların anlatır, o da her gece babasını aynı heyecanla dinlerdi. Kendisini hep o prenses gibi düşler, hatta bazen onun gibi dans ederdi. Artık büyümüş olsa da, hala parmak uçlarında dönerek dans etmeyi ihmal etmezdi. Evdeki tek çocuk kendisiydi, yaşlı bir sürü insanla veya anne ve babasıyla anlaşması her zaman kolay olmuyordu, okulundaki çoğu çocukla da anlaşamıyordu, burada yalnız kalmak onun için çok daha iyiydi.

Bugün büyük gündü, aylardır mesai harcadıkları kütüphane bugün açılıyordu. Kalabalık heyecanla kapının önünde yığılmıştı, kimi de sadece dışarıdan daha sıcaktır diye girmek istiyordu içeri. Nihayetinde kapı açıldı, herkes büyük bir heyecanla içeri girdi.

Kütüphane önü çok kalabalık değildi, burada buna benzeyen onlarca kütüphane vardı, merak edenler de belki diğerlerinde bulamadıkları kitapları bulurum ümidiyle gelmişlerdi. Çok da heyecanlı olmayan bekleyişlerin ardından, kapılar açıldı ve az sayıdaki kişi içeri girdi.

Çoğu hayatında ilk kez kitap gören kalabalık büyük bir hışımla içeri yığıştılar. Kısa bacak da meraklı gözlerle kitap raflarını seyre koyuldu. Tüm rafları tek tek inceledi bu sırada gözüne uzak raftan bir kitap çarptı; diğer kitaplara göre daha önde duruyordu ve yerine tam oturmamıştı. Kitabı itip yerine koymadan önce kitaba bakmak istedi. Kapağı hayli ilginçti, üzerinde oyuncak birer asker ve balerin vardı.

Kapılar açıldıktan sonra içeri giren kalabalık, ağır adımlarla rafları dolaşmaya başladı. Kendisi de raflara öylece bakıyordu. Birkaç rafı geçtikten sonra gözüne yakınındaki bir rafta, diğerlerine göre fazla içeride kalmış, küçük bir kitap çarptı. Kitaba baktığında biraz eskimişti, çok eskiden yazılmıştı ve bir kısmı da yanmıştı.

Böylece kütüphaneden ilk kitabını da almıştı. Her gün gittiği tepeye gidip, oturur oturmaz da kitabı okumaya başladı. Kitaptaki kurşun asker sanki onu gören biri tarafından yazılmıştı; kurşundan bacağı, siyah şapkası, tüfeği kısaca her şeyi ona benziyordu. Peki ya balerin kimdi? En çok merak ettiği de oydu, her okuduğunda kurşun askerin ona olan aşkına şahit oluyor, adeta büyüleniyordu…

Kitap gerçekten çok eskiydi, her gün gittiği yamaca gidip okumaya başladı. Balerin adeta kendisiydi, neşe dolu, tıpkı kendisi gibi dans eden… Peki ya o kurşun asker kimdi?

Kitabı okurken bir yandan da not almaya başladı, yazısı pek okunaklı değildi ama kendince bir şeyler karalıyordu. Okumaya öyle dalmıştı ki bir süredir etrafında olan bitenin farkında değildi. Gözleri yorulup biraz gökyüzüne bakmak istediğinde; kafasını kaldırıyor, biraz etrafa baktıktan sonra tekar kitaba dönüyordu. Bunu üçüncü kez yapışında ona bakan bir şey olduğunu fark etti; gri renkte, irice bir kurt onu izliyordu. Belli ki soğuktan aç kalmış ve buralara gelmişti. Korkudan titremeye başladı, o titredikçe kurt daha çok hırlıyor ve ona yaklaşıyordu. Tüfeğini yavaşça kavradı, elleri titreyerek de olsa fişeklerden birini içine koydu. Kurt gitgide yaklaşmıştı ve tam üstüne atlayacakken ateş etti, kurt üstüne düştü ve patlayan fişek de çok gürültü çıkardı. Ailesi onu bulduğunda uzun süre konuşamadı.
Korkuyu üstünden atması hiç kolay olmadı, yaklaşık 2 hafta o tepeye gelmedi, geri geldiğinde ise kulakları eskisi kadar iyi duymuyordu.
Tepede yaptığı okumalarına devam etmeye başladı, artık eskisi kadar uzun süre kitap okumuyor, mutlaka sık sık etrafı da gözlüyordu. Annesi de orada olmasından hiç hoşnut değildi, her an başına bir şey gelmesinden korkuyordu. Bundan dolayı okumalarını kütüphanede yapmaya devam etti. Aynı kitabı bitiriyor, sonra tekrar tekrar başlıyordu. Balerin kimdi, acaba gerçekte de var mıydı? Aklında sürekli bu soru vardı, kitabın köşesine notlar alıyor, arada da balerini hayal ettiği gibi çiziyordu, yazısı da gitgide daha iyi oluyordu…
Artık o balerini tanıyordu sanki, hatta en başından beri tanıyor da özlüyor gibiydi. Özlemi gitgide artıyor aklına onu bulmak için yollara düşmek bile geliyordu. Kütüphanede kimse kalmasa bile o okumaya devam ediyor, yeni kitabın sayfalarını, yıllar geçmişçesine eskitiyordu…
Yine kimselerin kalmadığı bir günde okumaya devam etti, o okurken odayı aydınlatan birkaç gaz lambasından biri, açık olan pencereden gelen rüzgarla yere düşüp kırıldı. Ateş hemen yan kitaplara sıçradı ve raflardan biri hemen alev aldı. Kitaba o kadar dalmıştı ki hiçbir şey hissetmiyor, sadece tekrar ve tekrar okumak istiyordu. Alev diğer raflara da sıçradı ve en son tavanın da bir kısmını sardı. Zaten iyi işitmeyen kulağı da ona hiç yardım etmiyordu. Ahşap bir kiriş, tavandan kütüphanenin kapısının önüne düştü. Kendisi kapıya uzaktı ama alevler, onları fark ettiğinde çoktan her yeri sarmıştı bile. Sandalyesinin yanına koyduğu bacağı takmak aklına bile gelmedi, sanki iki bacağı da sağlammışçasına öne doğru hamle yaptı, sendeledi ve yere düştü. Yangın söndürüldüğünde çok geçti, geriye kalan tek şey okumaya doyamadığı kitabı oldu…

Kitabı okurken gördüğü notlar ve çizimler çok güzeldi. Özellikle bir sayfadaki balerin tıpkı kendisine benziyordu, kitabı tekrar tekrar okudu ama hiç sıkılmadı. Her okuduğunda kurşun askeri daha çok merak ediyor, kendi kendine ‘‘acaba hiç yaşamış mı?’’ diye tekrarlıyordu. Eve gittiğinde babasına kitabın bir kısmının neden yanık olduğunu sordu, ‘‘bilmem’’ dedi babası, ‘‘bu kütüphaneden önceki kütüphane ben daha çocukken yanmıştı, belki de oradan kalmıştır’’ diye de ekledi.

Derler ki o diyarda bir daha hiç kış olmamış…


(büşra) #505

Teşekkür ederim Salih, senin hikayen de harika olmuş; birbirine geçmiş hikayeler okumaya bayılırım. :cherry_blossom: