Hikayeleri Yeniden Yorumlama Yayınevi


(Ali) #526

Bu hafta içinde Kırmızı Başlıklı Kız hikayesini yorumlayarak bende buralara bir gireyim. Biraz geriden geleceğim.


(Sapere Aude!) #527

Güzel olmuş, keşke daha uzun olsaydı. Yaşlı kurşun askerin başından geçenleri okumak ilginç olurdu.


(Fransuva'nın Ayranı) #528

Kesinlikle haklısın ama kafamda sonu bağlayamadım. O yüzden uzatmak istemedim


(Gizem) #529

Yazıp yazıp silmekten yoruldum. Sonunu bağlayamıyorum bir türlü :sweat:


(Sapere Aude!) #530

Akşam akşam bir şeyler atsanız da uyumadan okusak, ne güzel olurdu.


(Volkan Şahin ) #531

@lazarusregion Hadi hadi, at da okuyalım.


(Ali) #532

Dünya artık kurtların hakimiyeti altındaydı. Kurtların zekası insanları yenmiş ve onların egemen olmasını sağlamıştı. Fazla insan kalmamıştı, kalanlar ise korkudan dışarı çıkamıyordu. İnsanlığın nüfusu gitgide tükenmekteydi. Böyle bir ortamda nenesiyle ayrı düşmüştü Kırmızı Başlıklı Kız. O ve ailesinin yaşadığı köy, nenesinin yalnız yaşadığı evin bulunduğu köye yarım saatlik yürüme mesafesindeydi. Fakat o mesafe aşılacak gibi değildi. Her an karşınıza kurt veya kurt sürüsü çıkabilir, sizi parçalara ayırıp arkadaşlarına ikram edebilirdi. Zaten kurtlar için insan avlamak hobi olmuştu. Vahşetin doruklara ulaştığı bir hobi.
Kırmızı Başlıklı Kız, babaannesine hayranlık duyuyordu. Dünya böyle bir hal almadan önce onunla gayet iyi anlaşıyor, onu yol gösterici olarak görüyordu. Bir anda başlayan bu saldırılar başarıya ulaşınca ondan ayrı kalmış, bu ayrı kalmanın acısıyla hayata küsmüştü. Annesi ve babası ne kadar teselli etmeye çalışsa da onları dinlememiş, zayıflamış, sessizleşmiş ve içine kapanmıştı. Ailesi dünyanın bu halinin yanında birde kızın bu hali ile uğraşmaktaydı.
Bir gün Kırmızı Başlıklı Kız yine karamsarlık içinde köşesinde otururken aklına telsiz geldi. Nenesini çok sevdiğinden onla kendisine telsiz almış ve bunu ailesinden gizlemişti. Ailesinin buna karşı çıkacağını ve telsizi elinden alacağını düşünmüştü. Bir yandan haklıydı. Ailesi onu teknolojiden olabildiğince uzak tutmaya çalışıyor, onun teknoloji bağımlısı olmaması için elinden geleni yapıyordu. Telsizi eline aldı ve seslendi:

  • Alo?

Ses gelmedi. Böyle birkaç kere daha denedi ama cevap alamadı. Cevap alamaması onun içinde büyük bir korku uyandırdı. Nenesinin yem olduğunu düşünmeye başlamıştı. Artık ne olursa olsun onu görmeliydi. Yoksa bu dünya daha çekilmez bir hale gelecekti. Anne ve babasını kontrol etti. Saat gece 12’ye geliyordu. Onlar çoktan sızmıştı. Odasından nenesinin ona hediye ettiği kırmızı başlığı aldı ve kafasına geçirdi. Gizlice kapıdan dışarı çıktı. Gökyüzü kızıldı. Kurtlar öldürdükleri insanların kanıyla gökyüzünü boyamışlar diye düşündü. Bu post-apokaliptik ortamda içinde umudun son kırıntılarıyla yürümeye başladı.

5 dakika yürümeden sonra “Tavşan Ormanı” diye adlandırılan ormanın girişine geldi. Bu orman tavşanların çokluğundan dolayı böyle adlandırılıyordu. Dünyanın henüz insanlara ait olduğu dönemde bu orman cıvıl cıvıl halleri, türlü türlü renkleri ile insan ruhuna estetik bir dokunuş sergiliyordu. Tabi bunlar uzun zaman öncede kalmıştı. Göğün kızıllığı ormanında estetiğini yok etmişti. Orman, Kırmızı Başlıklı Kız’ın gözünde, korkunç bir hal almıştı. Bu ormanda bacakları titreye titreye yürümeye devam etti kızımız. Kurtların sesleri etrafta yankılanıyordu. Bu uğultular savaşın henüz bitmediğini hissettiriyordu. Hala büyük bir hırçınlık vardı bu seslerde. Hala bir kana susamışlık vardı. Kırmızı Başlıklı Kız, tavşan kemiklerine basa basa yürürken bir çıtırtı duydu. Sonra bu çıtırtı dahada yakınlaştı. Ve en sonunda kurt karşısına dikildi. Kırmızı Başlıklı Kız, gözleri yuvasından fırlamış bir şekilde, büyük bir korkuyla bu kana susamış yaratığa bakıyordu. Kurt, Kırmızı Başlıklı Kız’ın etrafında bir tur döndükten sonra karşısında durdu:

  • Bende bu gece çok yavan geçiyor diyordum.

dedi. Kırmızı Başlıklı Kız’ın korkuyla dolmuş ruhuna birde şaşkınlık çöktü. Kurda dehşete kapılmış bir şekilde bakakaldı.

TO BE CONTINUED (Amatör bir deneyim oldu. :smiley: )

İyi veya kötü tepkilerinizi bekliyorum.


(anon17803553) #533

Kurşun askerin aşkı vardı, güzeller güzeli balerin. Sahibi onu kreşe götürmüştü, balerinle o gün tanışmıştı. Bir daha onu göremedi ama onu 30 kişilik çıldırmış küçük çocuklar grubundan kurtarmak ve sahibinin evine getirmek için bir plan yaptı.

Planın ilk aşaması onu tek bacaklı olduğu için dışlayan kurşun asker ordusunu kreşe doğru ilerlemeye ikna etmekti. Oradaki tüm oyuncukların özgürlüğü için olduğunu söyleyerek tek bacaklı kurşun asker orduyu savaşa kolayca ikna etti.

İkinci aşama sahibini kendisini ve tüm orduyu kreşe götürmesi için ikna etmeliydi ki ufak bir hata vardı, oyuncaklar insanlarla konuşamamalıydı. Konuşsa bile ufak kızın kafayı yiyeceğini bildiği için başka bir yol düşünmeye başladı.

Aklına başka hiçbir zararsız yol gelmediği için en tehlikelisini denemeye karar verdi; sahibinin abisinin roketine binip kreşe gitmek. Delice olduğu belliydi ama başka çaresi yoktu. Tüm orduyla birlikte kendisini rokete bağlayıp, evin 100 metre izlerisindeki kreşe roketi hizalayıp fitili ateşledi ve BAAAAAAM!

Kreşe varmışlardı, hızlı bir şekilde kurşun asker ordusu oyuncakları tahliye etmeye çalışırken tek bacaklı aşık, balerini aramaya gitti. Balerini arıyordu ama hiçbir yerde yoktu. İşin tuhaf kısmı balerin onu kurtarmaya geleceğini biliyordu. Zilin çalmasına 5 dk kalmıştı, yani delirmiş çocuklar gelmek üzereydi.

Tüm kreşi aramış ama hiçbir yerde balerini bulamamıştı, umutsuzca bir köşeye oturup zilin çalmasını bekliyordu. Daha doğrusu öleceği anı bekliyordu. Zil çaldı…

30 çocuk birden oyuncaklara saldırdı, kurşun askerlerin kafaları havada uçuşuyordu. Onların acılarının kendisi yüzünden olduğunu biliyordu ama onu en çok üzen şey bir hiç için bunları yapmaktı. Ve beklenen oldu, bir çocuk onun kafasını kopartıp eliyle sıkıca tutup koşmaya başladı. Sakat kurşun askerin kafasını bahçedeki lağım çukuruna fırlattı.

İnleyen başka kafaların sesini duydu, delirmiş çocuklar tüm oyuncakların kafasını buraya atmış diye düşünmeye başladı. Yuvarlanırken güzeller güzelli balerinin kafasını gördü. Kolları olmamasına rağmen kafalarını sımsıkı birbirlerine yasladılar. Artık bir aradalardı.

Tek bacaklı kurşun asker aşkına kavuşmuştu. Karanlık bir tünele birlikte yuvarlanmaya başladılar, tünelin ucu gözükmüyordu ama onlar da bir yere varmak istemiyordular.


(Volkan Şahin ) #534

Böyle çocuklar olmaz olsun.


(Sapere Aude!) #535

Hikayeleriniz çok güzel olmuş, tebrik ederim. Yazmak için bu kadar beklemeyin, üzülüyoruz.


(Salih Alp Gökçek ) #536

@BayRodley @lazarusregion ikinizin de eline sağlık, güzel bakış açıları yakalamışsınız, kurgularınız da çok güzel işlemiş. :+1:


(Sapere Aude!) #537

Dün gece uyumadan önce hikayeler yazan olmuştu, bu gece de çıkar mı acaba? Yoksa yavaş yavaş yeni hikayeye mi geçsek?


(Ali) #538

Tamda Part 2 yazma düşüncem vardı. Dur biraz uğraşayım.


(Ali) #539

PART 2

Kırmızı Başlıklı Kız’ın korkuyla dolmuş ruhuna birde şaşkınlık çöktü. Kurda dehşete kapılmış bir şekilde bakakaldı.

  • Bu saatte ormanda ne işin var küçük kız?

Kırmızı Başlıklı Kız korkudan titriyor, konuşamıyordu. Nutku tutulmuştu bu olanlar karşısında. Daha önce papağanlar hariç konuşabilen bir hayvan olduğunu düşünmüyordu. Kurt kızın çevresinde bir tur daha attı. Kız gözlerini dahi hareket ettiremiyordu korkudan. Kurt konuşmaya devam etti:

  • E tabi önceden konuşan kurt görmedin dimi? Korkmana gerek yok. Sen beni doyurmazsın bile.

Kırmızı Başlıklı Kız hala titriyor ve şimdide ağlıyordu. Tabi bu ağlama sesli bir ağlama değildi. Gözünden gözyaşları boşalıyor fakat ses çıkaramıyordu, kımıldayamıyordu. Kurt kızın dibine kadar sokuldu:

  • Biz gerçekten siz insanlar kadar korkunç değiliz. İstediğin yere gidebilirsin. Kurtlara haber vereceğim ve sana saldıran olmayacak. Şimdi fikrimi değiştirmeden koş.

dediği anda kız son hızla koşmaya başladı. Yolda düşe kalktı koştu, koştu ve koştu. Hala duyduklarına inanamıyordu. Ama bir yandan da ruhunun derinliklerinde sevinç yaşıyordu. Kurt ona bir şey yapmamış ve onu serbest bırakmıştı. Gecenin karanlığında bastığı yerlere bakmadan koşmaya devam etti Kırmızı Başlıklı Kız. Sonunda eve vardı ve tüm gücüyle kapıya vurdu. Kapıyı 55-60 yaşlarında göbek bağlamış, pala bıyıklı, hafif kel bir adam açtı. Günlerdir duş almadığı için insana yaşama sebebini sorgulatacak bir koku salıyordu etrafa. Kırmızı Başlıklı Kız bu adamı tanımamıştı. Evi karıştırdığını düşünmeye başladığı anda adam:

  • Sen Jeanette’ın torunusun değil mi? Başlıktan tanıdım.

dedi ve Kırmızı Başlıklı Kızı korku sardı. Nenesine bir şey olduğu konusunda zaten aklında fikirler vardı fakat bu adamı görmesi onu tamamen endişeye düşürdü. Telaş içinde:

  • Nenem nerede? Sende kimsin?

sorularını ardı ardına sıraladı. Adam ona sakin olup içeri gelmesini söyledi ve onu nenesinin yanına götürdü. Nenesi önce buraya nasıl geldin tarzında sorular sorsa da kızın ısrarı ile telsizin düşüp kırıldığını, adamın köyün avcısı olduğunu, günlerdir nasıl geçindiğini anlattı. Kırmızı Başlıklı Kız tam yoldaki kurdu anlatmaya başlayacaktı ki dışarıdan yaklaşık 50 kurdun uğultusu geldi. Evi çevrelemişlerdi. Avcı silahını kaptı, pencereden baktı. Kendinin de bir şey yapamayacağını anladı. O anda Kırmızı Başlıklı Kız kapıdan dışarı atıldı ve bağırdı:

  • Lütfen bizi yemeyin. Sizden bir kurt bana söz vermişti.

O kurt meydana çıktı. Kıza yaklaştı ve konuştu:

  • Seni kimse incitmeyecek. Şimdi içeridekiler dışarı çıksın.

Avcı ve Jeanette büyük bir korku ile dışarı çıktılar. Onlarda dehşete kapılmıştı. Kurtlar konuşabiliyordu. Jeanette o sıra düşüncelere daldı. Dünyaya ne olmuştu? Bir gün önce mükemmel giden hayatları bir gün sonra darmaduman olmuştu. Kurtların egemenliği altına girmişti tüm dünya. Üstüne birde kurtlar dile gelmişti. Tüm bu düşünceler onu büyük bir hüzne sürüklüyordu. Kurt birkaç adım geriye giderek liderlerini takdim etti. Lider kurt üçlünün çevresinde birkaç tur attı. Yüzünden sinirli olduğu anlaşılıyordu. Avcı’nın karşısında durdu.

  • Nasıl hissettiriyor? Bir gün önce avladığın hayvanlar tarafından avlanmak. Birazdan onların gece atıştırması olacak olmak. İronik dimi? Sen hayatın boyunca kurtları ve birçok hayvanı avla, sonunda ise o öldürdüğün hayvanların hüküm sürdüğü dünyada öl. Lafımı kişisel algılama. Bu dediklerim siz tüm insanlara. Asırlar boyunca biz hayvanlara işkence ettiniz. Asırlar boyunca kestiniz, biçtiniz, öldürdünüz. Bizi can olarak görmediniz. Asırlar boyunca sizin için bir bardaktan daha değersizdik. Sadece bize de yapmadınız. Tabiat Ana’nın dengesini bozdunuz. Ağaçlarını kesip onu oksijensiz bıraktınız. Sularını zehirlediniz. Dağlarını deldiniz. Siz haddinize düşmeyen birçok şey yaptınız. Tüm bunların bir gün bazı sonuçlar doğurabileceği hiç mi aklınıza gelmedi? Dünyanın ebediyen sizin hükümdarlığınız altında kalacağını mı düşündünüz? Hayvanlar ve doğanın ölüme mahkûm olduğunu mu sanıyordunuz? Aslında bakarsak bizde de suç var. Çok geciktik. Her zaman size karşı bir umut besledik. En ufak bir umut dahi varsa bu beklememiz için bir sebeptir dedik. Ama umut beslediğimiz kişilerin kendi türünü bile gözünü kırpmadan katledebilen kişiler olduğunu düşünmedik. Siz her zaman kan bağımlısı oldunuz. Biz burada ne kadar kan dökersek dökelim sizin döktüklerinizin yanında bizimkiler bir hiçtir.

Avcı ve diğerleri korkudan titriyorlardı. Hiçbiri konuşmaya cesaret edemedi. Çünkü kurtların gözlerindeki kini ve öfkeyi görebiliyorlardı. Her birinin gözü ateşin farklı tonundaydı. Avcı en sonunda büyük bir ürkeklik ile konuştu:

  • Dediklerinizde haklısınız. Lütfen bizi cezalandırmayın.

Lider olan kurt daha fazla sinirlendi. Avcı’nın sırtına pençesiyle bir çizik attı. Avcı acı ile kıvranarak yere kapaklandı. Kurt sinirli bir biçimde ileri geri gitmeye başladı. En sonunda biraz sakinleşince durdu ve Avcı’ya döndü:

  • Siz ne kadar bencil yaratıklarsınız. Sen şuana kadar kaç hayvan avladın? Dur söyleme ben tahmin edeyim. Rahat 50’den çoktur. Onlar sana gözleriyle “Beni öldürme” diye yalvarırken sen tereddüt ettin mi? Hiçbir zaman etmedin. Gözünü kırpmadan öldürdün ve bundan zevk aldın. Gelip tüm arkadaşlarına anlatıp kendini havalı gösterdin. Yok yok. Böyle olmaz. Sen ve türün yaptıklarının cezasını çekmeli. Kaç türün neslini tükettiniz lan siz. Umurunuzda bile olmadı. Birçok türün nesli tükenmeyle karşı karşıya. Sadece sizin yüzünüzden. Doğanın dengesini bozduğunuz ve onları avladığınız için. Siz kusurlu bir türsünüz. Sizin yok edilmeniz gerekiyor. Bizde bunu yapacağız. Yeni düzenin gereksinimi sizi yok etmek. Senin gibileri ve sana ses çıkarmayanları yok etmek. Şimdi öncelikle kıza bir şey yapmayacağız korkmayın. Sende korkma küçük kız. Sen kurtların kanına dokunacak hiçbir şey yapmadın. Kızı eve sokun ve içeride 4 kurt pencerelerin önünde dursun.

Kurtlar kızı içeri soktu. Kırmızı Başlıklı Kız ağlayarak, nene diyerek içeri sokuldu. İçeriden “Nenemi affedin” sesleri geliyordu. Lider Kurt, Avcı’nın karşısına oturdu. Gözlerinin içine uzun uzun baktı. Ne denli öfkeli olduğunu ona hissettirdi. Ve son kez konuşmaya başladı:

  • Her şey bitti. Şimdide o tüfeğin seni götünün düştüğü bu zor durumdan kurtarsın bakayım. İnsanlar bu dünyayı hak etmiyor. Son dakikalarını kendine bunu söyleyerek geçir. Belki o zaman bu kıyametin sebebini anlarsın. Sana gelince Jeanette. Suçlunun suçunu görmezden gelenler suçludan daha suçludur. Bu iyi nene görünüşünün altında vahşi bir insan olduğunu biliyorum. Sende hak etmediğinize kendini inandır son bir iki dakikada. Ölümünüzün bir anlamı olur o zaman.

Lider kurt 1-2 dakika bekledikten sonra kendi kurtlarına komut verdi ve Avcı ile Jeanette dakikalar içinde parçalara ayrıldı. Zamanında yaptıkları zulümlerin karşılığını parçalanarak aldılar. Kırmızı Başlıklı Kızdan ise uzunca bir süre haber alınamadı.

SON

(Amatör olarak ilk hikayemi bitirdim. Yazdıkça gelişir umarım.)


(Sapere Aude!) #540

Güzel bir hikaye olmuş, tebrik ederim.


(Hande) #541

Efendim bu nasıl muhteşem bir başlık, tarafınıza atılan beğenilerden henüz çıkartamadıysanız ben bu başlığın müdavimi oldum, dün gece hepsini yaladım yuttum. Harika bir hayal gücü ve aynı şekilde yaratıcılık akıyor her satırından, anlatımların akıcılığı da cabası. Tüm versiyonları peş peşe, bir arada okumak da ayrı keyif verdi, kitap okur gibi okudum. Teşekkürlerimi, tekrardan beğenilerimi iletiyor naçizane yorumumu aşağıya bırakıyorum usulca, sizinkiler kadar eşsiz olmadı gibi ama ilk elin günahı olmaz derler. Buyurun efendim ve yorumlarınızı eksik etmeyin…


Evvel zaman içindee, kalbur saman içinde; pireler berbeer, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngııır mıngır sallar iken, bereketli bir ülkenin dillere destan bir kentinde, güzelliği anlatıla anlatıla bitmeyen, şarkılara şiirlere konu olan bir kız yaşarmış… Bu bir masal olsaydı böyle başlardı hikayeci anlatmaya, ancak değil, ne yazık ki. Bu gerçek bir hikaye, ve her sahici şey gibi o da destursuz ve de aniden başlamak eğiliminde.

Kendine geldiğinde sersemlemiş haldeydi. Gözlerini açmadan önce çevresinde neler olup bittiğini anlamaya çalışırken en belirgin, hatta belki de tek hissedebildiği soğuk oldu. Ah! Gerçi nerede olduğunu çok iyi biliyordu, evet, ve buraya nasıl geldiği de acı verici bir berraklıktaydı… Acı! Başının arkasında hissettiği sızıyla irkildi, bulanık görüşünün izin verdiği ölçüde etrafını izledi bir süre, "hayata tutunmaya çalışan bir kadın cam bir tabuta sıkışmış" diye geçti aklından “ne kadar da, şiirsel!”

Önce onu buraya getiren son dönemeci düşündü -her gün gibi başlayan bugünü- sonra da bütün yolu; rahat ayakkabılarıyla sırtı pek yürüdüğü düzlüğü, ayaklarının parke taşının soğuğuyla tanıştığı keskin virajı, haşin rüzgarların kurt ulumalarına karıştığı son yamacı ve zorlasa da yoldaşlarının çekilir kıldığı yokuşu.

Tek bir adım daha atabilmek için yürüdüğü yolla barışmalı önce insan ve bu yüzleşme ateşi hep en olmadık yerde düşer içine; tökezleyip yere kapaklandığında.

Önceyi düşündü ve sonrayı; küçük bir çocukken saray gibi gelen, rahat ama huzursuz o evi ve köhne bir kulübeyi andıran, küçük ama samimi bodrum katını; az sürede çok değişen hayatını. Hafifçe doğruldu, acının ve anıların ağırlığı karabasan gibi üstündeydi henüz, fazla hareket edebilecek durumda değildi, sırtını cam prizmanın soğuk duvarına vererek oturdu.

Babasına karşı büyük bir özlem kabardı içinde. Biraz yadırgasa da çok normaldi aslında bu durum. Hayatının ilk döneminde -böyle diyebiliriz sanırım-, uzun zamandır düşünmediği babası yetişmişti hep küçük prensesinin imdadına. Ne zaman bir problemi olsa babasına koşmuş, ne zaman düşse elinden babası tutmuş, her musibete karşı kalkanı babası olmuştu; ne yazık ki ona kılıçla saldıran tek insan hariç, üvey annesi. Tüm vücudunu dolaşan bir ürperti geçti içinden.

Prensesi olan her sarayın bir de kraliçesi olur ve bizim hikayemizde de bu kraliçe üvey anneydi. Hakimiyet alanı saydığı evin her ayrıntısıyla yakından ilgilenen kraliçenin en çok gözüne batan pürüz de oydu. Pamuk’un kendisi de değil aslında, hatırlattıkları. Sonradan gelenin, geçmişin hayaletleriyle olan savaşı ne biten, ne de bilinmeyen bir hikayedir ama ya o hayalet kanlı canlı bir şekilde önünüzde duruyor, her fırsatta anıları ima ediyorsa? Görüyorsunuz ya, durum bundan ibaretti aslında, Pamuk annesine çok benziyordu, gün geçip de o genç kızlığa yaklaştıkça her geçen gün daha da fazla… Üvey annenin de hıncı günden güne bileniyor, geçmişle olan savaşında Pamuk’a batırıyordu kılıcını.

Daha dramatik bir etki için “kötü kraliçenin, köşkün bahçesinde besledikleri avcı köpeğini üzerine salarak Pamuk’un canına kastetmeye çalıştığını” söyleyebilirdik. Ancak, öyle olmadı. Hayatı çekilmez hale geldikçe hayallere sığındı Pamuk; bu hayallerde hep kaçtığını düşündü, uzaklara gittiğini. Derken, bir gün gerçekten kaçtı sarayından, şehir ormanının derinliklerine.

Kazanabileceği savaşları, doğru savaş meydanlarını seçemeyecek kadar toydu. Eminim şimdi söyleyeceklerim sizi, yaşadığında Pamuk’u şaşırttığı kadar etkilemeyecek, daha şimdiden hüsran içerisinde iç geçiriyorsunuz belki de… Şehir ormanı çok daha zorlu bir savaş meydanıydı.

Önce birkaç leylekle tanıştı. Onu yuvalarında misafir ettilerse de doğalarında göçmek, gönülden gönüle konmak vardı; çok fazla misafirleri oluyor, kendileri de bir o kadar çok misafirliğe gidiyorlardı. Yine yalnız uyandığı sabahlardan birinde orayı da terk etti Pamuk.

Bir grup sıçanla arkadaşlık edecek oldu, ancak çalıntı rızıkları kendilerinden başkasına yetmiyor, yuvalarını da kimseyle paylaşmaya yanaşmıyor, saldırganlık ediyorlardı. Burada çok kalamayacağı aşikardı, sokaklara geri döndü.

En son birkaç çakala denk geldi, zaten en kötüsü hep en sonda bulur kahramanı. Kendilerine verecek yemeği olmadığını anlayınca başka türlü yararlanma yolları aradılar prensesten, kanı akmadıysa da ruhunda diş izleriyle çıkabildi Pamuk o geceden.

Yedili’yle tanıştığında artık vazgeçmek üzereydi her şeyden; günlerdir sıcak yemek yememiş, üşümüş, çokça yara izi biriktirmişti. Kendini terk edilmiş gibi görünen bir binanın bodrum katına zor bela atmış, kısa süreceğinden emin olduğu güvenlik duygusundan istifade ederek bastıran uykusuna teslim olmuştu.

Sıcak bir hisle uyandığında bir yere taşındığını fark etti önce, hemen sonra gözleri yedi çift gözle buluştu teker teker ve böylece tanışmış oldular. Önce Yedili onunla ilgilendi; karnını doyurup en rahat döşeklerinde uyuttular, sıcak su taşıyıp banyo hazırladılar ve nereden bulduklarını bir türlü itiraf etmek istemedikleri biraz eski püskü, yamalı ama yine de güzel bir elbise hediye ettiler. Onun yerine ormana dalıp, yemek ve parayla, bazen de ufak tefek hediyelerle geri döndüler. Karşılığında Pamuk da onlarla ilgilendi; her sabah kalkıp öğün öğün yemek pişirdi, çamaşırlarını yıkayıp çoraplarını yamaladı, evi temizledi. Daha da önemlisi, her gece uyumadan önce onlara hikayeler anlattı ve üstlerini örttü; hep onlardan sonra uyuyup, hep onlardan önce uyandı. Ancak en önemlisi, uydurdukları tekerlemeyi bir ağızdan söyleyerek evden çıkarlarken hepsinin alnına şefkatli öpücükler kondurdu.

Bir avuç sokak çocuğu ile tacı kırılmış bir prenses, mutlu olabilecekleri kadar mutlu yaşadılar bir arada.

Rahatsızca yerinde kıpırdandı. Daha net düşünebilir hale gelmişti, onu sırtında taşıyan babası yoktu artık, yanında yürüyen yoldaşları vardı ve ona olan ihtiyaçları. Buradan kurtulup eve dönmeliydi bir an önce, yoksa cüce kadar boylarını aşan işlere girişecek, onun için kendilerini tehlikeye atacaklardı belki de.

Bir çıkış yolu ararken bir yandan da bugün olanları gözden geçirmenin faydalı olabileceğini düşündü. Buraya gelmeyi bir süredir planlıyordu; kışın gelmesiyle zor yemek bulur olmuşlardı ve dışarıda az insan olması sokaklar eskisi kadar para getirmiyor demekti. Ancak, diğer yandan, birkaç sebze çalmak için girdiği seranın üstüne bir tabut gibi kapanmasını planlamamıştı elbette. Son hatırladığı bir sepet dolusu kan kırmızı elmaydı -ne de çok olmuştu öyle bir şey yemeyeli-, içlerinden birine uzanıp bir ısırık alma dürtüsüne karşı koyamamıştı, koyamamıştı da işte bu oyalanma da yakalanmasına sebep olmuştu. Başındaki ağrıya bakılırsa seranın sahibi yaşlı cadı kafasına bir odun ya da benzer bir şey indirmişti. “Beni burada böylece bıraktığına bakılırsa ya öldüğümü düşünmüş ya da polise haber vermeye gitmiş olmalı” diye düşündü Pamuk. Aslında cadı falan yoktu elbette ortada, çocukların taktığı bir isimdi bu, yalnızca hikayeleri dinlenmeye dinlenmeye katılaşmış bir kocakarıydı söz konusu olan, ama bu bile onu tehlikeli yapmaya yetiyordu. “Ne kadar süredir baygınım acaba?” diye geçirdi aklından, “polise gittiyse her an geri gelebilirler.”

Kapıyı zorladı ancak sıkı sıkıya kilitlenmiş olduğunu gördü. Camı kırmanın bir yolunu bulsaydı… Etrafta ne bir saksı, ne de bir tırmık vardı. Biraz ileride kilitli bir dolap gözüne çarptı, “hepsini içinde tutuyor olmalı” diye söylendi, kolay olmayacaktı belli ki çıkmak. Yanına gidip, camı kırmak için dolabı kullanmaya çalıştıysa da metal dolap boş olsa bile çok ağır olurdu onun için, bir santim bile kıpırdamadı. Çaresizlik içinde yere çöktü Pamuk, ve onu gördü, aşağı yukarı bir çocuk yumruğu kadar, pürüzsüz, bembeyaz bir taş!

Yerden alıp elinde şöyle bir tarttığı taşı tüm gücüyle cama fırlatmadan önce, ona doğru eğilerek kulağına fısıldadı “sen benim şansım, en beklenmedik anda gelen biricik prensimsin” ve tam kalbine yumuşacık bir öpücük bıraktı.

Tuzla buz olan cam duvarın bıraktığı boşluktan geçerken, “güzel bir masalın kötü bir kopyasıyım yalnızca” diye düşündü ve arkasında yalnızca başparmağındaki küçük bir kesikten damlayıp, yerdeki kar tabakasının üzerine düşen tek bir damla kan bırakarak gölgelerin içinde kayboldu.

Bu manzaranın anımsattıkları, hüzünlü bir gülümseme davet etti hikayecinin yüzüne, “tıpkı o günkü gibi” diye düşündü. Annesinin Pamuk’u beklediği zamanlardı, elini bir iğne deldiğinde, her annenin sahip olduğu naif kalbinden bir dilekte bulunmuştu, “bu kan damlası kadar kırmızı dudaklara, katran karası saçlara, kar tanesi kadar beyaz ve yumuşak bir tene sahip olsun kızım.” Ancak, bahtı için bir dilekte bulunmak aklına gelmemişti işte…


(Salih Alp Gökçek ) #542

Kurgun ve betimlemelerin harika olmuş, sahneler gözümün önünde canlandı resmen. Hikayeye yaklaşım şeklin de çok güzel, eline sağlık, diğer hikayelerde de görüşmek üzere :wink:


(Sapere Aude!) #543

Hoşgeldin dost.
Tüylerim diken diken oldu, şahane. Ufak göndermeler çok yakışmış.


(Hande) #544

Duygulandım, teşekkür ederim, hoş buldum.

Beğenmenize çok, çok sevindim. Özgün bir fikir bulabildiğimi düşündüğüm her hikayeye yazarım bundan sonra @Fransuva.


(Volkan Şahin ) #545

Size de böyle olağanüstü girişler yakışırdı zaten, aramıza hoşgeldiniz efendim.