Hikayeleri Yeniden Yorumlama Yayınevi


(sergen) #606

97974468-9d02-4f7a-8366-e03bb73649e7

şöyle bir iki resim atıp misyonerlik yapayım da sonra yapmadı demesinler


(anon17803553) #607

Arkadaşlar Pinokyo’dan aşırı iyi hikayeler çıkartabilirsiniz. Sıkmadı mı yok prenses yok küçük kız.

Yeni anket açılmasını talep eden @Gizem’i tebrik ediyorum.


(tulpar) #608

Kusuruma bakmayın konu başlığına girmeyeli uzun zaman oldu. Sanırım ilk hikaye seçimini beğenmediğimden olabilir. Yeni hikayemiz şimdi Pinokyo mu oldu?


(Volkan Şahin ) #609

Evet, milli irade konuştu, Pinokyo yazıyoruz. Herkese kolay gelsin.


(Gizem) #610

Her hikayede aklıma onlarca değişik fikir geliyor. Ama toparlayıp yazamadığım için kalıyorum


(Deniz) #611

Bu başlıktaki herkese güzel bir haberim var. Masal yarışması varmış :dancer:

Ödül çok bir şey değil ama zaten yarışmanın şartlarını sağlayarak yazanlar vardı başlıkta. İngilizceye çevirip yollayabilirler direkt.


(büşra) #612

Okula başladığım ilk yılı hatırlıyorum; benim için ilginç bir deneyim sayılırdı. Sayılar, harfler, erkek çocukların saçlarımı çekmesi, ettiğim ilk kavga; beni şekillendiren çok fazla anı. Ama biri var ki anlatılmayı hak ediyor. Sıkıcı okul hayatımdan bahsetmeyeceğim elbette.

Yarıyıl tatilini geçirmek için annem ve babamın köyündeydik. Orta sınıf bir ailenin çocuğu iseniz Uludağlar’da kayak yapma şansınız pek olmuyor maalesef. Bir leğenle yokuştan aşağı kayamamaktan olacak köy çocukları da sevmiyor sizi. Okuma yazma öğrendiğinize şükredip sadece ekmek almak için köyün bakkalına giderek, tüm tatilinizi kitaplara gömülerek geçirebiliyorsunuz böylece.

Tüm bu günler boyunca yaşadığım tek aksiyon onun varlığı idi belki de. Ekmek almaya giderken yolda gördüğüm o adam. Hayatımda gördüğüm en pis kokuya, en koyu bakışlara sahip o şey. Her gün biraz daha az ürkerek geçiyordum yanından. Çoğunlukla bir oduna sarılmış bir şeyler fısıldıyor olurdu. Göz göze geldiğimiz minicik anlarda da ruhumu tüm çıplaklığıyla seyredecekmiş gibi hissederdim. Fısıldadıklarını dinlemek için durmak istesem de benim korkumla onun hızı kesişir bunu yapamazdım.

O gün ise durum biraz farklıydı. Kaymak için beni aralarına almayan çocuklar onu aralarına almış tartaklıyorlar, saçını başını çekip odununu almaya çalışıyorlar, kötülemiş elbiselerini çekiştiriyorlardı. “Pinokyo, yapmaz yalan söylemez,
Pinokyo, burnu uzamaz,
Periler cinler alamaz,
Pinokyo beni bırakmaz…”
diye feryat edip odunu çocuklardan kaçırmaya çalışıyordu. Çocukluğu masumlukla bağdaştıran yetişkinler ne aptaldırlar. Unuturlar çocukken yaptıklarını da ondan mı dersiniz? Özlem duyulan şeylerin yalnız iyiliklerini hatırlamak ne acı.

Bir anlığına gözlerimiz karşılaştı. O koyu gözler bu kez yardım istiyordu. Kendimden beklemediğim bir sesle “Rahat bırakın onu! Yoksa sizi dedeme söylerim!” diye bağırdım. Cümlemin başında bana alay eder gibi bakan çocuklar dedemi duyunca çil yavrusu gibi dağılmışlardı. Adını bilmediğim arkadaşıma minik bir gülümseme atıp eve koştum. Bu benim "Bir şey değil."imdi. Teselli konusunda iyi sayılmam, o da bunu çok dert etmiyor gibiydi.

Avludan göğüs kafesim taşarak girdim, kurulan sofraya ekmekleri bırakıp “Afiyetolsunbentokum.” diyerek odama koşmaya yeltendim, onların yanında ağlayamazdım. Yeltendim ama dedemin radarına yakalandım, gazetesini katlayıp “Hop, dur bakalım lokumcuk; nereye böyle ateş almaya mı geldin?” dedi. Atasözlerine ve bana bayılır. Ağlamamam lazımdı, koca kız olmuştum; kırmızı kurdeleyi ilk ben kazanmıştım. Ama savaşı dedem kazandı. Kızaran gözlerime bakıp “Neyin var?” dediği an ağlamaya başladım. Hıçkırıklarımın arasından “Neden dede?” diyebildim. Dedem tüm şefkatiyle “Ah, dökme üzümlerini; kim üzmüş benim lokumcuğumu vallahi kızacağım ona.” dedi.

Beni kucağına alıp en sevdiği köşeye oturdu, sigara ve ucuz traş kolonyası kokan yanağını öptüm. Saçlarımla oynayıp sakinleştirdi beni. O “Anlat.” demeden anlatmaya başladım. “Her gün gördüğüm odunlu adamla dalga geçtiler dede…” dedim.

“Kim, Gepetto mu?” dedi mutfaktan kahvaltılıklarla çıkan nenem. “O kim?” dedim ikisine merakla bakarak. “Cinli deli o kızım, anası da böyleydi onun; zararı yoktur kimseye ama korktunsa sen çıkma evden deden gidiversin ekmek almaya…” dedi. Hayata karşı değişik bir gerçekle tutunurdu nenem. Dünyası kocası, ölmüş iki, yaşayan iki çocuğu ve tek torunu olan benden ibaretti. Yemeği bizim için yapar, renklileri, beyazları ve grileri ayrı ayrı yıkar, bizi bekler; bizim için yaşardı. Belki de bizim için ölecekti kim bilir? Diğer her şeyin varlığı ya da yokluğu önemsizdi onun için. Kartondan figürlerdi onlar. O yüzden ki benim hüznüme anlam verememişti. Dedem de ona anlam verememiş olacak ki “İlahi Nezahat, bu böyle mi denir şuncacık çocuğa…” diye azarladı onu.

Gürül gürül yanan sobanın sıcaklığı ve oturduğum huzurlu kucak sayesinde sakinleşmiştim. “Gepetto kim dede?” dedim. Şöyle bir yerinde toparlandı, boğazını temizledi. Yeni bir hikaye gelecekti onun işaretiydi bu. Anlatmaya başladı.

Yıllar var ki bu köyde güzel mi güzel bir kız yaşarmış. Saçları sırma, boyu dal gibiymiş. Gönlünü de yakışıklı, gürbüz bir oğlana kaptırmış. Her güzelin bir kusuru olur, bu kız da gündüz vakti düş görürmüş onları anlatırmış etrafındakilere. Olmayana oldu dermiş.

Nenem sobaya bir odun atıp karıştı lafa “Cinliymiş işte.” Dedem şaşırdı kızdı. “Ne cini yahu, baktı ya doktorlar hastaymış kızcağız.”

Oğlan her dediğine inanırmış kızın, ne yapsın aptal aşık. Gel zaman git zaman gönül ferman dinlememiş; evlenmek istemişler. Kızın babası hastalığını biliyor tabii izin vermemiş ama kaçmışlar. Küçük bir düğün yapmışlar, nohut oda bakla sofa da bir yer bulmuşlar. Güzel gidiyormuş her şey. Ta ki güzel kızın hastalığı artana kadar. Dayanamaz olmuş kızın aklı; bir gün komşuya “Sen benim tavuklarımı çaldın.” diyormuş. Bir gün kocasının onu terk edeceğini söylüyormuş. Bazen yataktan kalkmadan günlerce yatıyormuş. Kocası da ne yapsın sevdiğinden katlanıyormuş.

“Ama her şeyin bir sonu vardır.” dedi gözlerini açarak.

Kızcağızın da hastalığı, krizleri ilerledikçe kocası eve az gelir olmuş. Hangi aklı evvel buyurduysa “Çocuk yapın,düzelir her şey.” demiş. Yapmışlar. Kocası yine aynıymış. “Cin var o evde, büyü var.” diyormuş. Bir başına kalmış kız. Komşuların getirdikleriyle doyuyormuş, elde yok avuçta yok; e bir de hasta. Bir gün bir bakmış komşular açlıktan baygın yatıyor gebe haliyle. Doğurana kadar kalmış hastahanede. “Gepetto, Gepetto…” diye sayıklarmış hep. Beyaz dört duvarlar, ilaçlar daha beter etmiş onu; istememiş bebesini. Belki de anlamamış bile ana olduğunu, yazık.

Gözlerinden hüzün okunuyordu.

Ara ara evden kaçar olmuş, çocuğa Gepetto diyormuş varken. Ana hasta, baba yok. Ortalıkta büyümüş yavru; kafa kağıdı bile yok. Bir gün hiç dönmemiş anası.

“Ermiş Hoca okusa düzelirdi belki…” dedi nenem dalgın dalgın bakıyordu bana. Yine tüm sakinliğiyle cevapladı dedem: “Hocaların kendine hayrı var mı de bakayım hele bana.”

O gariban da anasına çekmiş işte; arada alır eline bir odun gezer. Biricik evi var anasından kalma ona da ya uğrar ya uğramaz. İsim verir odunlara onlarla konuşur. Periler, cinler diye gezer durur. Nenen gibiler korkutmuşlar zavallıyı, ne yapsın.

“Pinokyo diyordu.” dedim. “Efendim canım.” dedi konuşmama şaşırarak. “Bugün Pinokyo burnun uzamasın yalan söyleme… diye sayıklıyordu.” dedim. Beraber susup sobanın çıtırtılarını dinledik bir süre.

“Hep böyle mi bu dede?” dedim. Sorumu anladı, bilindik gülümsemesini yerleştirdi yüzüne. “Evet lokumcuk.” dedi. “Hayatın tek rengi yok, en güzel renk hüznün hikayelerinindir ve çoğu da sebepsiz başa gelir.”

Aldığım cevaptan memnundum. Dünya korkunçtu belki ama en azından elimde bir cevabım vardı; hüzünlü hikayeler biriktirmek hoştu.

Kucağından indim. “Acıktım ben.” dedim. “Bal kaymak var mı?”

İlk taşı ben atayım dedim bu sefer, umarım masumumdur hala. Okuyan herkese teşekkürler bu çiçek sizin. :cherry_blossom:


(.) #613

Ellerine sağlık, gerçekten çok masum, çok güzel olmuş. :clap:t3:
Pinokyo’nun hikayesini çok sevmem genelde, ama bu yorumunu çok beğendim.

Benim de iki tane, kuzen demeye dilimin varmadığı, küçük lokumcuklarım var efendim, onlara anlatacağım hikayelerden biri oldu bu.

Herkese çiçekler dağıtıyorsun, o yüzden bu çiçek de senin. :cherry_blossom:


(büşra) #614

Yaa ne desem bilemedim :’)

Bu uzun zamandır duyduğum en güzel şey, çok teşekkür ederim. İyi ki. :cherry_blossom:

!hug


(.) #615

Diyecekler bu ne sevgi seli, ama şu an tam şu kıvamdayım :’))

lilo

!hug :cherry_blossom:


(Volkan Şahin ) #616

Benim adım Geppetto Usta… Kimileri İhtiyar Usta da der…

Her gece aynı rüyayı görüyorum. Saatlerimi harcayıp oyduğum, oyarken gözyaşlarımla ıslattığım kütüğün canlandığı rüyayı… Sonunda bir evlada, bir oğula kavuştuğum rüyayı…

Her gece, uykumda, büyük bir mutluluk sarıyor vücudumu. Kalbim göğüs kafesimi parçalamak istercesine çarpmaya başlıyor. Her sabah çocuksu bir neşeyle çalışma odama koşuyorum; oyduğum kütüğün, Pinokyo’mun, canlanıp dans edişini görmek için koşuyorum.

Ancak gördüğüm tek manzara; çalışma odamın ortasındaki sandalyeye oturtulmuş, gülen bir yüze sahip cansız bir kukla oluyor…

Hep aynı hüzün ve hayal kırıklığı…

Sanırım bunca zaman sonra artık dayanamayacak noktaya geldim, bu yüzden bu mektubu yazmaya karar verdim. Mektubu bitirdikten sonra girişeceğim olay için yeterli cesarete sahip değilim, sanırım bu yüzden oyalandıkça oyalanmak, mektubun bitmemesi için elimden gelen her şeyi yapmak istiyorum.

Madem öyle, bu maceranın en başını anlatayım. Onu bulma serüvenimi, bu cansız kütüğe bu kadar yüksek umutlar beslememe neden olan hayatımı anlatayım.

Bugüne kadar kimse beni sevmedi. Küçüklüğümden beri, bırak sevmeyi, hiçbir kadının yüzüme baktığını hatırlamıyorum. Yalnız geçen bu yıllar beni içine kapanık biri yaptı ve tüm vaktimi çalışma odamda tahta oyarak, keserek, kırık tahtalardan masa ve sandalyeler yaparak geçirdim. Hep bir çocuğum olsun istedim, bir şeyler bırakabileceğim bir evlat… Miras anlamında değil, keza elimde avucumda pek bir param yok. Bir pasta alabilmem için elli tane masa ve sandalye yapmam gerekiyor.

Bir evlat istedim, bilgilerimi aktarabileceğim ya da geceleri masal okuyabileceğim. Kırmızı Başlıklı Kız mesela, kötü kurdu anlatırdım çocuğuma. Ya da Alaaddin, sihirli lambası ne kadar da büyülü bir güzelliğe sahipti ama… Benim Pinokyo’m da uçan halı isterdi hemen, ben de ona en güzelini kendi ellerimle yapıverirdim.

Bir gün, yine yalnızlıktan bezmiş bir şekilde dolaşırken, bir nehrin kıyısında büyülü bir güzelliğe sahip o kütüğü gördüm. Tanrım, hem de ne güzellikti o… Kütüğün yanına gittim hemen, değerli ama bir o kadar da kırılgan bir cisme dokunuyormuş gibi elim titreyerek, ürkerek, usulca dokundum kütüğe. Parmak uçlarımdan başlayıp bütün vücuduma yayılan o elektrik dalgası kalbimi hızlandırdı ve karnımda garip bir his oluştu. Kütüğün güzelliği beni o kadar büyülemişti ki, aşık olmuştum adeta. Yavaşça okşamaya başladım, sevdiğin birisinin saçlarını okşuyormuşçasına… Sonra sarıldım ve kucakladım, senden dünyanın en güzel varlığını yapacağım, dedim ve çalışma odama getirdim.

Dakikalarımı, saatlerimi, günlerimi o tezgahın başında geçirdim. Kusurlu bir tarafı olmaması için saatlerimi öncelikle hangi kısımlarını oyacağımı, kafasının ve gövdesinin nasıl olacağını düşünerek harcıyor; daha sonrasında ise çekicimi çok dikkatli ve canını acıtmayacağımı umarak sallıyordum.

Aylar sonra ortaya çıktı. Gülen yüzü, minik burnu ve büyük gözleriyle canım Pinokyo’m… Geceleri başında bekledim, dertlerimi anlattım, fıkralar ve masallar anlattım mehtabın aydınlattığı çalışma odamda. Yarın sabah onu canlı göreceğimi umarak yatağıma çekildim.

Her gece aynı rüyayı gördüm. Pinokyo’mun dans ettiği, günaydın babacım, diye bağırdığı rüyayı…

Her sabah aynı hayal kırıklığına uyandım. Çalışma odamın ortasındaki sandalyede cansız bir şekilde gülen Pinokyo’mu görerek…

Artık dayanacak gücüm kalmadı. Sanıyorum anlatacak başka bir şeyim de kalmadı… Eğer bir gün bu mektubu birisi okursa, Pinokyo’ma iyi baksın. Her ne kadar cansız olsa da, benimle konuşmasa da, bana “Baba!” diye koşup sarılmasa da; 67 yıllık ömrümde kalbimi bu kadar heyecanla attıran, her sabah çocuksu bir neşeyle yatağımdan fırlamamı sağlayan bir tek odur…

Aslında bana yeterince mutluluk yaşattı ama; insanoğlu değil miyiz işte, her zaman daha fazlasını istiyoruz..


İnce bir inilti sesi duyuldu çalışma odasında.

“Kimse var mı?” Pinokyo boş çalışma odasında etrafına bakınarak bağırıyordu.

“Kimse var mı?” yineledi sorusunu.

Önce çalışma odasını gezdi, tezgahın üstündeki çekiçlere, çivi ve keskilere baktı. Bu tezgah nedense ona çok tanıdık geliyordu. Bütün vücudu tutulmuştu, güçlü bir esnemeyle vücudunu germeye ve biraz olsun enerji kazanmaya çalıştı.

“Kimse var mı?” bağırabildiği kadar yüksek bir sesle bağırdı bu sefer. Çalışma odasından çıkıp evi gezmeye başladı. Odaları tek tek geziyor, kendinden başka, yaşayan bir canlı görmeyi umuyordu.

Sonra kapısı yarı açık olan bir odayı fark etti, oraya yöneldi. Kapıyı yavaşça açarken sorusunu yineledi:

“Kimse var…”

Sorusunun son hecesi boğazında düğümlendi, nefes borusunu sıkıştırdı, yüzünü ekşitti. Kalbi gümbür gümbür çarpmaktayken, gördüğü manzara karşısında korkuya kapılmıştı ve bu korku dizlerinin bağını çözüp, Pinokyo’nun yere düşmesine sebep olmuştu.

Tavandan sarkan bir ip, ipin ucunda ise titreyen, yaşlı bir beden görüyordu. Yaşlı adam Pinokyo’yu fark ettiğinde ona yardım isteyen gözlerle baktı, bir şeyler söylemeye çalıştı ama ağzından belli belirsiz iniltiler çıktı sadece, ayakları ise hayata tutunmaya çalışırcasına yere düşürülmüş iskemleyi yakalamaya çalışıyordu.

Bir süre sonra yaşlı beden hareketsiz kaldı; Pinokyo ise gözyaşlarına boğulmuş bir şekilde çığlık çığlığa evden kaçmak için koşmaya başladı.

İpin ucunda sallanan Geppetto Usta, cansız bedeni ve gözlerinde yaşlarla Pinokyo’nun koşarak çıktığı kapıyı izliyordu.


(Berk Ökten) #617

"Bir şarkı söylensin
Hatırlamak için değil
Unutmak için de değil
Bulunmaz zaten derdimize çare

Bir şarkı söylensin
Uçan bulutlar misali
İstemez bu perişan hali
Art etmesin o vefasız yare" *

Gözleri kan çanağı, aralanmış perdeden gecenin zifiri karanlığına baktı uzun uzun. Oğlunun ölümü üzerinden takvimde 12 yıl geçmiş, gönlünde 5 dakika geçmemişti. Dizeleri tekrarlayıp uyuma umuduyla başını yastığa koyduktan sonra gün doğana kadar saatle bakıştı. Huşu dolu beyazlık yerini kızıl ve sarı tonlarına bırakırken ceketini sırtına attı, baltasını kavrayıp ormana daldı. “Çalışmak.” derdi Gepetto, “İt gibi çalışmak, beş dakika da olsa unutturuyor acıyı.”. Üç-beş parça odunu filesine doldurup öğle vakti evine döndü. Kiminden kukla, kiminden araç gereç yapacağı odunları ayırıp kuklalardan başlamak üzere çalışma masasına geçti. Bıçağı sürdüğü parçadan acı dolu bir çocuk sesi geldiğini sanıp bir an durdu ve sonra bir kez daha sürdü bıçağını, bir kez daha acı içinde inledi çocuk. Alnındaki teri sildi Gepetto, aklını kaybetmekten korktu. Son sığınağı aklını da kaybederse neyi kalacaktı, zaten karısını, annesini, babasını ve tek yavrusunu kaybetmemiş miydi? Cesaretini toplayıp bir kez daha sürdü bıçağı odunun köşesine, üçüncü seferde de sonuç değişmeyince ikna oldu. O tahta parçasının içinde canlı kanlı bir çocuk vardı ve onu kurtaracaktı. Zorlu haftalar muazzam kuklayı yapmaya uğraşarak geçti. Sonunda tahta parçasını ellerine alıp “Pinokyo” dedi, “Tekrar beraberiz oğlum, eve hoş geldin.” fakat kukla ne kıpırdıyordu ne de konuşuyordu. Gepetto bir kez daha Pinokyo’nun kulağına eğilip titreyen sesiyle “Pinokyo, Pinokyom uyan hadi.” dedi. Kuklada yine bir hayat belirtisi yoktu. Gepetto tahtadan evladını masanın üzerine bırakıp hüzün içerisinde yere oturdu, sıktı yumruğunu ve vurdu kendisine hiddetle. Aklını kaybettiyse yaşamanın bir anlamı yoktu, bıçağı eline alıp yansımadan yüzüne baktı. Gözünden damlayan yaşa aldırış etmeden vurdu bıçağı gövdesine. Akan kanı izleyip etrafına baktı, acıyı hissetmiyordu canı yansın istiyordu hissetmek hayatta olduğunu bilmek istiyordu. Hiddetle bir kez daha sapladı bıçağı gövdesine. Bir kez daha ve bir kez daha… Beyazlık yerini kızıl ve sarı tonlarına bırakırken Gepetto ölüme varmak için son adımlarını atıyordu. “Mermere sıkışmış bir melek gördüm.” dedi gülerek “Ve onu özgürlüğüne kavuşturuncaya…” lafını tamamlayamadan kapandı gözleri. Güneşin yükseldiği, insanların daha çok konuştuğu saatlerde Gepetto’nun masasından bir ses duyuldu.

“Baba, canım çok yandı.”


(Taylor Swift Fanboi) #618

Biraz uzun ve eski bir etkinlik için oldu kusura bakmayın. Eğer yapabilirsem her etkinlik için yazacağım :blush:

Pamuk Prenses
Kraliçe sarayın balkonunda durmuş kalenin neredeyse simsiyah olmuş kulelerini izliyordu. 16 yıl önce o habis güç kaleye girdikten sonra kuleler siyahlamaya başlamıştı, ne yaptılarsa bunu engelleyememişlerdi. O sırada arkasından hafif bir öksürük sesi duydu ve sese doğru döndü;
Hoşgeldin eski dostum, nasılsın?
Hiç olmadığım kadar hüzünlüyüm kraliçem, bu gün günlerin en karası
Kraliçenin yüzündeki hüzün generalin yüzündekinden farklı değildi.
Bilmez miyim? Ama artık bunun yapılması gerek. Bu sırrı senden ve benden başka bilen yok, eski kraliçenin ölü bedenini odasından çıkartan sendin ve aynayı gördün. O aynadaki kehanet 16 yıldır değişmedi. O yüzden artık üvey kızımın ölmesi gerek. Krallığa olan sadakatinden şüphe etmeme gerek yok öyle değil mi?
Merak etmeyin kraliçem bu kalbimi parçalayacak olsada isteğinizi yerine getireceğim. Fakat halk yasa boğulacak, onu ne kadar sevdiklerini biliyorsunuz. Ona bir lakap bile takmışlar ‘Pamuk Prenses’ diyorlar.
Biliyorum ama en azından hala üzüntü duyabiliyor olacaklar. Onu vadinin kıyısına götürün ve öldürdükten sonra vadiden aşağıya atın. Ölü veya değil bedeninin bu topraklarda olmaması gerek. Hadi gidin artık ve general yapmadan önce anlatın ona en azından bilsin.
General sert bir selam verip odadan çıktı. Kraliçe, generalin daha önce zor görevlere gittiğini görmüştü ama o görevlerin hiçbirine giderken bu kadar yorgun ve yaşlı gözükmemişti gözüne.
General kendinden emin adımlarla sarayın büyük koridorunu geçti. Duvarlardaki siyahlama onu çok sevdiği bu yerden soğutmuştu. Birkaç kez gitmeye niyetlenmişti ama bu günün geleceğine dair hüzün verici düşüncesi onu bu fikirden alıkoymştu hep. Prensesin odasının önüne geldiğinde kapıyı çaldı. İçerden gelen “Girin” sesini duyunca kapıyı yavaşça aralayıp içeri girdi. Prenses masasında oturmuş gökyüzünü seyrediyordu. Dışarıda berrak bir hava vardı.
Nasılsınız Prensesim” diye sordu general.
İyiyim havaya baksana ne güzel. Böylesine güzel havalarda bile somurtmak üvey anneme özgü unuttun mu ?
Kraliçe hakkında böyle konuşmayın prensesim o…
Prenses hızlıca generalin sözünü kesti.
Tamam tamam anlaşıldı sen yine ona laf söyletmeyeceksin. Hayatım boyunca bana hiç sevgi göstermemiş, mecbur kalmadıkça yüzüme bile bakmamış o kadını neden savunuyorsun anlayabilmiş değilim.
Hepimizin sırları var prensesim hatta buraya bu gün böyle bir sebeple geldim. Sizi sarayın dışına bir gezintiye çıkarmak istiyorum ve size anneniz ve kendiniz hakkında bilmediklerinizi anlatacağım.
Annem hakkında mı ?” diye haykırdı prenses. “Hadi ne duruyorsun hemen anlat. Niye gezintiyi bekleyelim ?
Malesef burada anlatamam. Lütfen daha fazla soru sormayın gezintide size hepsini anlatacağım.
Pekala dediğin gibi olsun ama acele edelim. Kendi doğum günü ziyafetini kaçıran biri olmak istemem.
Merak etmeyin prensesim, ziyafet saatine kadar dönmüş oluruz. Ben sizi sarayın kapısında bekliyor olacağım.
General sözünü bitirdikten sonra selam verip odadan çıktı. Hızlı adımlarla merdivenleri inerek kapıya geldi ve gezinti için bir at hazırlatılmasını emretti. O sırada kraliçe sarayın en yüksekteki odasına çıkan merdivenleri yavaş yavaş çıkıyordu. O oda eski kraliçenin kendini bir hafta boyunca kendini kapattığı sonunda da cesedinin çıktığı odaydı. Kraliçe kapıya geldiğinde boynundaki zincire bağlı anahtarı çıkarıp kapıyı açtı. Odanın için tozla kaplıydı. 16 yıl önce kraliçe saraya giren o gücün etkilerini silmek için bu odanın duvarlarında yazılan yazıları kendi elleriyle silmişti. Bir daha asla dile getirilmemesi gereken şeyler yazılmıştı duvarlara. Pencerenin önündeki masada duran siyah kitabı alıp yine kendi elleriyle gömmüştü. Şimdi ne kitap ne de yazılar vardı ama ayna oradaydı. Kraliçe aynanın üstündeki çarşafı yavaşça kaldırdı. Kehanet yine oradaydı. Aynadaki görüntüde prenses tahtın önünde diz çökmüştü, tahtta ise o. Kraliçe korkuyla çarşafı yerine koydu ve pencereye doğru gitti. Aşağıya baktığında prenses ve generalin atla birlikte avludan dışarıya çıktıklarını gördü.

Prenses ve general vadinin kıyısına geldiğinde attan indiler.
Neden bu uçurumun kıyısına geldik ? Hem buradan yayılan hissi sevmiyorum.”
Çünkü anlatacağım şeylerin bu hisle de bağlantısı var.
Evet bana annemi anlatacaktınız, anlatın da bir an önce gidelim buradan.
Peki. Bundan 17 yıl önce kraliçe yani annen Pazar yerini gezerken bir yabancıda bir kitap hediye aldı. O günden bir hafta sonra annen garip davranmaya başladı. Sürekli korkuyormuş gibi gözüküyordu. Baban bu tavırların sebebinin kitap olduğundan şüphelenmeye başlamıştı çünkü doktorlar annende hiçbir hastalık bulamamıştı. Ama baban kitabı annenden almaya çalıştığında deli gibi karşı koydu ve kendini öldürmekle tehdit etti. Sonraki haftalarda anneni kontrol eden doktorlar onun hamile olduğunu söylediler. Bu yüzden baban bir daha annenden kitabı almaya çalışmadı. Ama annen günden güne tuhaflaşıyordu ve gittikçe zayıflıyordu. Hamileliğinin son zamanlarında artık onu zorla beslemeye başlamışlardı. Sonra doğum gerçekleşti tüm bunlara rağmen sen tamamen sağlıklı bir çocuk olarak doğmuştun ve doktorlar buna çok şaşırmışlardı. Doğumdan hemen sonraki gün annen kendini sarayın en yüksek odasına kilitledi. Bir hafta boyunca kapıyı açmaya çalıştık ama kapıya vurduğumuz baltalar kırıldı, menteşeleri sökmeye çalıştığımızda demir çubuklar süngermişçesine yamuldu. Odayı koruyan başka bir güç vardı, bizim üstümüzde bir güç. Bir hafta sonra kapı kendiliğinden açıldı. İçeri girdiğimizde anneni ölü olarak bulduk ve aynasında bir kehanet vardı. Zamanla o kehanetteki kızın sen olduğunu gördük. Bu da senin doğumunda anneni o hale getiren gücün olduğunu gösteriyor. Üvey annen o gücün saraydan sürülmesine yardım etti. Onu bu vadiye kadar topraklardan sürdü ama kehanet hiç değişmedi ve şimdi sen tam da o kehanette gözüktüğün gibi gözüküyorsun. Bu yüzden ölmen gerek. Çok üzgünüm ama geriye kalan herkesin iyiliği için böyle olmalı.
Prenses duydukları karşısında yaşadığı şaşkınlık yüzünden kaçmayı bile akıl edememişti. Ağzı bir şey söylemek ister gibi açıldığında general çoktan hançeri kızın karnına saplamıştı bile. Hançeri ikinci kez sapladığında düşmemesi için ona sarıldı ve uçurumun kenarına kadar götürdü. Prensesi yavaşça uçurumdan aşağı bırakırken ağlıyordu. Bu topraklarda kalmamalı diye düşündü. Geri dönüp atına bindi ve dört nala saraya sürmeye başladı.

General saraya ulaştığında doğruca taht odasına çıktı. Kraliçe taht odasında gerginlik içinde dolaşıyordu, generali görür görmez konuşmasına fırsat vermeden atıldı;
Öldü mü ?
General sadece başını sallamakla yetindi. Kraliçe doğrudan en yüksekteki odaya yöneldi. Koşarcasına merdivenleri tırmandı. Anahtarını kilide sokarken elleri titriyordu. Odaya girdiğinde hemen aynanın üstündeki çarşafı kaldırdı ama gördüğü karşısında umutsuzluğa düşmüştü. Kehanet oradaydı. Bu da demektir ki prenses hala yaşıyordu.

Prenses karnından alev alev yayılan ateşi hissediyordu ve sanki hareket ettiğini. Sanki bedeninde dokunan bir şeyler vardı ve onu hareket ettiriyorlardı. Bu acı sebebiyle yaşadığı bir halüsinasyon muydu? Daha da önemlisi yaşıyor muydu? Prenses bu soruların cevabını bulamadan bütün düşünceleri kendini karanlığa bıraktı.

Kraliçe hışımla taht odasına döndü. Kendisini bekleyen generali gördüğünde sinirle;
O ölmemiş. Basit bir hançer darbesinin onu öldüremeyeceğini tahmin etmeliydim. Bu işi ben halledeğim ” Dedi.
Vadiye mi gideceksiniz ? Sizin gücünüz bile oradan sağ çıkmanıza yetmeyebilir.
Ne pahasına olursa olsun bu yapılmalı.

Prenses uyandığında karnındaki yanmanın hala devam ettiğini ama daha hafiflemiş olduğunu fark etti. Karnında ve kolunda sargılar vardı. Biraz daha kendine gelince nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Bir kulübedeydi ama bu kulübe sanki minyatür gibiydi. Tavanı alçaktı, masa ve sandalyeler çocukkar için gibi duruyordu. Hatta kendi yattığı yatak bile öyleydi. Bu yüzden ayakları yatağın dışında kalıyordu. Prenses bu sırada kendi yatağından başka altı yatak daha olduğunu fark etti. Prenses yatağında doğrulmaya çalıştı ama hissettiği acı bunu yapmasına engel oldu. Tam o anda içeriye ilk bakışta çocuk sanılacak yedi kişi girdi.
Uyanmış” dedi içlerinden biri.
Merhaba” dedi prenses çekinerek.
Merhaba uyanmanıza çok sevindik. Elimizden geldiğince yaralarınız sarmaya çalıştık. Daha iyi hissediyor musunuz ?
Bu arada prenses onların çocuk değil cüce olduklarını fark etti.
Evet iyi hissediyorum.” Dedi, “Ama biraz kafam karışık ben neredeyim ve siz kimsiniz ?
Biz cüceleriz” dedi içlerinden biri, “Hizmet ederiz. Siz de burada istediğiniz kadar kalabilirsiniz. Burada zaman yoktur.” dedi, “Yani zamanın nasıl geçtiğini anlamazsınız.” Diye panikle ekledi.
Prensesi tekrar uyku bastırmıştı. Gözleri yarı kapalı bir halde “Hizmet mi edersiniz, peki kime hizmet edersiniz ?” diye sordu.
Krala” diye cevapladı yine cücelerden biri ve az önce konuşan cüceye öfkeyle baktı.
‘Güzel, burada biraz kalabilirim’ diye düşündü prenses. Uykuya dalmadan son düşüncesi bu olmuştu. Ertesi sabah prenses uyandığında cücelerin hala uykuda olduklarını gördü. Ağrılarının biraz daha dindiğini fark edince yataktan yavaşça doğruldu. Duvarlara tutunarak yavaşça kapıya doğru ilerledi ve dışarı çıktı. Kapının önündeki sandalyeye oturup etrafı izlemeye başladı. Ağaçlar çok uzun ve genişti bu yüzden güneş ışığı fazla gelmiyordu. Ağaçların dibinde koyu renkli çalılar vardı ve bunlar sanki siyah bir denizin üstüne dikilmiş ağaçlar varmış gibi hissettiriyordu. Prenses etrafı izlerken çalılıkların içinde hareket eden bir şey olduğunu fark etti. Yaklaşmaya başladıkça o şeyin yaşlı bir kadın olduğunu fark etti.
Merhaba” diye seslendi yaşlı kadına. Kadın ağır adımlarla prensese doğru geldi.
Merhaba” dedi yavaş bir şekilde. “İyi misin güzel kız, yaralanmışsın
İyiyim. Ağrılarım var ama yavaş yavaş iyileşiyorum
İstersen sana ağrılarını geçirebilecek bir şey verebilirim. Ben çok yaşlı olduğumdan sürekli ağrım oluyor o yüzden hep yanımda taşırım.” Dedi yaşlı kadın güçlükle konuşuyordu. Çantasından küçük bir şişe çıkardı ve prensese uzattı.
Sizin ilacınızı almak istemem ya size lazım olursa
Merak etme ben zaten eve gidiyorum. Evde bundan bolca var.”
Peki o zaman teşekkür ederim.” Dedi prenses ve şişeyi yaşlı kadından aldı. Şişenin tıpasını çıkarıp bir yudum aldı. Gerçekten de ağrıları hemen kesilmişti. Yaşlı kadına teşekkür etmek için ona döndüğünde kadının gitmiş olduğunu gördü. Daha ne olduğunu anlayamadan başı dönmeye başladı ve sandalyeden düşüp öylece kaldı. Cücelerden biri uyandığında prensesin yatağında olmadığını gördü. Prensesi aramak için dışarı çıktığında kapının önünde öylece cansız yattığını görünce panikle diğerlerini uyandırdı. Hemen prensesi içeri taşıyıp ne yapacaklarını düşünmeye başladılar. O sırada dışarıda ağaçlar uğuldamaya başladı. Cüceler bu sesi duyduğunda hepsinin korkudan renkleri bembeyaz oldu. Bu sesi tanıyorlardı kimin geldiğini biliyorlardı. Kulübenin içi bir anda buz gibi olmuştu. Cüceler onu görmemek için yataklarına kaçıp çarşaflarıyla yüzlerini kapattılar. Kapının açıldığını duydular. Adımlar prensese doğru geliyordu. Her adımda tahtaya vuran kemik sesi geliyordu. Sesler prensesin olduğu yere gelince kesildi. Cüceler öylece bekledi. Bir süre sonra sesler kapıya doğru gitti. Kulübenin içindeki hava normale dönünce kafalarını çarşafların altın çıkardılar ve prensesin yürüyerek kapıdan çıkıp gittiğini gördüler.

Kraliçe saraya döndüğünde bitkin haldeydi. Hem kendini gizlemek için hem de zehir için yaptığı büyü onu tüketmişti. Kalan son gücüyle sarayın en yüksek odasına tırmandı. Çarşafı kaldırıp aynaya baktığında gördüğü şeyle her şeyin bittiğini anladı. Kehanet olduğu gibi duruyordu.
Prenses yürüyerek kaleden içeri girdiğinde bütün kulelerin ve duvarların artık tamamen simsiyah olduğunu gördü. Sokaklar cesetlerle doluydu. Bütün cesetlerin gözleri kocaman, korkuyla açılmıştı. Hepsi gördükleri şey karşısında korkudan dehşete düşüp ölmüşe benziyordu. Prenses onların hiç yaşayıp yaşamadığını düşünerek yürümeye devam etti. Sarayın kapısının önüne geldiğinde yüzünde aynı ifadeye sahip generalin cesedini gördü. Ona karşı öfke veya sevgi hissetmedi. Onu düşünmedi bile. Sarayın kapısından girerek, merdivenleri çıkmaya başladı. Taht odasına geldiğinde yerde son nefesini vermek üzere olan üvey annesini gördü ama ona bakmadan doğruca tahta ilerledi ve önünde diz çöktü.
Kraliçe hayatının son anında tahta doğru bakıyordu ve gördüğü bu görüntü aynada gördüğü kehanetin aynısıydı. Tahtın önünde diz çökmüş prenses, sarı çaputlardan oluşan elbisesi ve altından tacıyla tahtta oturan Sarı Kral ve arkadaki penceren gözüken Carcosa’nın siyah kuleleri.


(K) #619

09.04.78

Sene 2078, kendimi bir çöplük alanında bulmamın üzerinden bir miktar zaman geçti. Çoğu insan farklı olduğumu söylüyor, fakat bir android değil ruhu olan bir şey farklılığındaymışım. Ben gereken yerde acıyor, hüznü, kıskançlığı hissedebiliyorum. Sadece üşümüyor, aç kalmıyor veya canım yanmıyor.

Bu beni sizden daha mı az insan yapar? Söylenene göre Gepetto adlı bir adamın eseriymişim, yaşlılıktan öldüğü zaman beni buraya alıp hafızamı sıfırlamışlar ve burada devlet görevine başlamışım. Onlara göre artık Gepetto’ya değil onlara aitim. Ama onunla ilgili her bir detay hâla aklımda. Bir gözü katarakt, karaciğer sıkıntısı çekip geceleri sağlıksız bir şekilde horlayan ve bu dünyada en büyük özlemi bir evlada sahip olmak olan zavallının biri. Geceleri bana okuduğu masalları hatırlıyor gibiyim, bana umut verirdi. Bunları silemediler, neden bilmiyorum, nasıl bilmiyorum belki izin vermediğim içindir. Belki direnebildiğim içindir ve bu beni onların gözünde tehlikeli kılar. Ondan geriye kalan tek şey bana hediye ettiği bir çekirge, türünün tek örneği. Aynı zamanda bana verdiği hayaller, beni bir gün gerçek bir çocuğa çevirecek o kadın.

Bunun olmama ihtimali daha yüksek biliyorum ama yine de inanmak istiyorum. Bir insanı insan yapan tek etken yalnızca et ve kemikten ibaret olamaz. Bu kadar basit olmamalı, ben ağlayabiliyorsam, özlem çekebiliyorsam ve gerçekten hissedebiliyorsam vücudumun metalle kaplı olması veya damarlar yerine kabloların olması bir fark yaratabilir mi? Bu özelliklerimi bilen az kişi var, bilenler de aldırmıyor. Görevliler geldiğinde aptal android rolünü oynayıp günü geçiştiriyorum. Akşamları ise ağlıyorum, bunun imkansız olması lazım ama ağlıyor gibi hissediyorum. Sanki her an içimde bulunan insanlık giderek köreliyor, dünya daha karanlık bir yere dönüşüyor. İlk zamanlar baktığım o neon sokakların renkleri köreliyor. 18 yıldır buradayım ve kimse benim için gelmedi, sanırım gelmeyecekte. İnsanların büyümek dediği şey bu olsa gerek. Eğer bu ses kaydını bulduysan ve beni biraz olsun anlayıp bir şey hissedebiliyorsan bilmeni isterim, sana çok imreniyorum, sen olmak için her şeyi yapardım, bunun değerini bil. Yaşadığın her anı her duyguyu söyleyebildiğin her yalanı, ailenin sana her sarılışının değerini bil. Umarım yalnız kalmazsın, en içten dileklerimle, Pinokyo.


(Sapere Aude!) #620

Günaydın, sabah uyanınca başlıkta bu kadar mesaj görünce muhabbet dönmüş sandım. Halbuki çok güzel hikayeler yazılmış. Hepsini çok beğendim, sayenizde güne güzel başladım. Teşekkür ederim.


(Gizem) #621

Marangoz özenle kuklaya şekil veriyordu. Burnu, kulakları, ağzı tıpkı gerçek bir insana benziyordu. Hatta yıllar evvel ölen öz oğluna. Oğlu ölüm perisi tarafından elinden alınmıştı. "Sana hatta hayatını yaşayamamış bu küçük oğluna bir iyilik yapıyorum"demişti peri. Bu anı ona her zaman büyük bir ıstırap vermişti. Şimdi kuklayla periye yalvarmaya gidiyordu elinden aldığı oğula karşılık ona yeni bir oğul vermesi için.
Perinin devasa sarayına girdiğinde peri onun elindeki kuklaya bakıp ona gülümsedi "bunu sen istedin"dedi. Her şey çok hızlı gelişti. Geppettonun Pinokyo adını verdiği kuklayı bir masaya koydu. Birkaç büyü mırıldandı.Elini oğlanın üzerinde gezdirdi Birkaç dakika boyunca devam etti bu süreç. Bir anda geppettoya dönüp “Ben sana bir iyilik yapmıştım. Sen bu iyiliğin kıymetini bilmedin. Benim yeni bir insan yaratma gücüm yok. Bu kuklada senin ölmüş oğlun yaşayacak onun laneti bu kuklada vuku bulacak” dedi ve oğlan canlandı.

İşte bu olaydan sonra olanlar yalancılar şehrinin diline dolandı. “Gepetto’nun oğlu lanetliymiş” “oğlan sürekli doğruları söylüyormuş” “hem de zorunda olmadan"doğruları söyledikçe burnu uzuyormuş” “yakında başımıza taşlar yağacak kendi lanetini bize bulaştıracak” “Pinokyo gibi doğrucucuları öldürmeliyiz” “duydunuz mu pinokyoyu okulda arkadaşları dövmüş” “onu sokakta taşlamışlar” “şehrin ileri gelenleri onu yakmışlar” “ondan kurtulduğumuz çok iyi oldu yoksa hepimiz lanetlenecektik” “gepetto delirmiş diyorlar sokaklarda avare avare geziyormuş” “gepetto intihar etmiş yazık oldu adama…” "daha hayatını bile yaşayamamıştı


(Sapere Aude!) #622

‘‘Evlatlar, babalarının gölgelerinden kurtulmak için kaçarlar. Peşlerinden gölgenin geldiğini düşünerek gidebildikleri kadar uzağa, babalarının gölgelerinin erişemeyeceği yerlere giderler. Aslında bir yere gittikleri yoktur. Evlatlar, ağacı unutacak kadar fazla uzayan dallardır sadece. Babadan uzaklaştıklarını düşünseler de kökleri her zaman babadadır.’’

Evden ayrılmaya karar verdiğimde, babam bunları söylemişti. Sık tekrarladığı aşağılama cümleleri dışında ilk defa benimle bu kadar uzun konuşuyordu.


‘‘Daha iyi olmalısın.’’
’‘Gerçek bir çocuk olmak için daha çok uğraşmalısın.’’
’‘Ah keşke, keşke gerçek bir oğlum olsaydı. Benim kanımdan, gurur duyabileceğim gerçek bir oğlum olsaydı, ne güzel olurdu.’’

Sürekli tekrar ederdi. Her gün, her saat, her dakika, aynı şeyleri bıkmadan, usanmadan söylerdi. Aynı hayal kırıklığını taşıyan yüz ifadesiyle, aynı tekdüze ses tonuyla sürekli, daha iyi olmam gerektiğini, ancak böyle gerçek bir çocuğa dönüşeceğimi söylerdi. Sabahları büyük bir heyecanla kalkar, mucizenin gerçekleşmemiş olduğunu gördüğünde sarsarak beni uyandırır ve o andan itibaren azarlamaya başlardı. Beni canlandıran perinin kendisini benim üzerimden sınadığını ve ben başarısız oldukça kendisinden başarısız olacağını her sabah okula gitmeden önce tekrarlardı. Dönünce tekrarlardı, yemek masasında tekrarlardı. Bazen uykusunda bile sayıklardı.
Ben? Ben sesimi çıkarmazdım. Onun beklentilerini en iyi şekilde yerine getirmeye çalışır, olur da ufacık bir tökezlersem gelecek olan azara karşı kulaklarımı kapatırdım. Çünkü onunla konuşmaya çalışmak, odunla konuşmaya çalışmaktan zordu. İronik, ama bazen, onun gibi olacaksam hiç insan olmamayı dilerdim.

‘‘Yapmış olduğum her eşya, kullandığım ağacın karakterini taşır. Ama sen istisnasın. Sen asil çamlara hiç benzemiyorsun, bazen oduncunun beni kandırdığını düşünüyorum.’’
’‘Bazen, değersiz bir çalıdan ne farkın olduğunu düşünüyorum.’’

Okula gidiyorum, derslerime çalışıyorum, meraklı bakışlardan uzak durmaya çabalıyorum, kimsenin dikkatini çekmek istemiyorum. Ama herkes bana bakıyor, bir zamanlar mucize olarak gördükleri, şimdiyse yalnızca bir ucube saydıkları tahta çocuğa. Babasının günahlarının bedeli olan çocuğum ben. Yıllardır insana dönüşememiş, odun olarak da kalmamış, hiçbir şeyi tam olmayan ucubeyim.
İnsanlar, anlamadıkları şeylerden korkarlar. Zamanla, korkunun yerini alışkanlık alır. Alışkanlık korkudan kötüdür; çünkü bir kere alışınca, anlamasan da bazı şeyleri hissedersin. Benim yaşadığım köydeki insanlar, önce benden korkmuş, sonrasında ise bana alışmışlardı. Zaten ardından da dalga geçmeye, beni utandırmaya başlamışlardı. Her gün kendime bunların biteceğini söyler dururdum. Bitmezdi. Kötü şakaların sonunun geleceğini umardım. Gelmezdi. Günler günleri, aylar ayları, yıllar yılları kovalardı; ben, başta babam, herkes tarafından aşağılanırdım. İnsan olamadığım için aşağılanırdım. Kimse neden insan olmam gerektiğini söylemezdi. Ben, neden insan olmam gerektiğini bilmezdim. Sadece üzülürdüm, ağlardım, çok ağlardım. Ağladıklarımı görünce ‘‘Reçine mevsimi geldi demek!’’ derlerdi. Ağlayarak eve koşardım. Koşarken onlar gibi olacaksam insan olmamayı dilerdim.

Zamanla benliğimin insan olmayan parçası üstün geldi ve iyice duyarsızlaştım. Yalnızca tek bir şeye odaklandım: Bir an önce okulu bitirmek ve herkesi terk etmek.


Okulu birincilikle bitirdiğimi öğrendiğinde, babam hiçbir şey demedi. Sevinmedi bile. İşine dönüp yapmakta olduğu tabureyle ilgilendi. Zamanın geldiğini anlamıştım. Bir çırpıda köyden ayrılmak istediğimi söyledim.

-Evlatlar, babalarının gölgelerinden kurtulmak için kaçarlar. Peşlerinden gölgenin geldiğini düşünerek gidebildikleri kadar uzağa, babalarının gölgelerinin erişemeyeceği yerlere giderler. Aslında bir yere gittikleri yoktur. Evlatlar, ağacı unutacak kadar fazla uzayan dallardır sadece. Babadan uzaklaştıklarını düşünseler de kökleri her zaman babadır, dedi.
Bütün bunları arkasını dönmeden, sanki tabureyle konuşuyormuş gibi söyledi. Sakindi, kalmam konusunda ısrarcı olmadığı ses tonundan belliydi. Ben de çok gençtim, öfkeliydim, hepsinden öte üzgündüm. Babamın dedikleri üzerine düşünmeden kapıyı çarparak çıktım.

Aylarca eve uğramadım, yersiz yurtsuz dolaştım. Köyleri, kasabaları aştım; insan olmanın anlamını aradım. Ormanları dolaştım, ağaçları tanıdım. Onlarla dostluk kurdum. Kendimi aradım. Öfkem, üzüntüm, köyümden çıkarken yanımda getirdiğim ne varsa, hepsini yollarda bıraktım. Hafifledim. Bir zaman geldi, yalnızca özlem duyar oldum. Ayaklarım evimin yolunu tuttu. Köyüme, evime döndüm. Kapıyı usulca açtım. İçeride kimse yoktu. Bütün gün bekledim. Kimse gelmedi. Akşam geç saatlere kadar bekledim, kimse gelmedi. Buz gibi bir korku içimi sardı. Babamı düşündüm.


Babamın öldüğünü öğrendiğim gecenin sabahında o beklenen mucize gerçekleşti. İnsan oldum. Babamı kaybetmenin acısı, ona duyduğum anlaşılmaz özlem dışında yeni bir şey hissetmedim. Acı, zamanla yalnızca ruhumu süpüren bir gelgite dönüşürken özlemim her geçen sene kabardı. Babamla yaşayamadığım her şeyi, kendi çocuğumla yaşamak ister hale geldim. Her gece periye dua ettim. Hiçbir şey olmadı. Yıllarca hiçbir şey olmadı.

Sonra bir gün, bir zamanlar babamın aklına gelen fikir benim de aklıma geldi ve ormana giderek en narin sarı çamdan bir çocuk yaptım. Bütün gün, şarkılar eşliğinde çocuğumla oynadım. Kendisine masallar anlattım. Ona babamın yanıldığını, evlatların kendi kaderlerini çizen tohumlar olduğunu, kendi yolunu çizmek isteyene kadar ihtiyacı olduğu her zaman, ona gölgemi seve seve sunacağımı söyledim. Yatağıma giderken babamın bana hiç sarılmadığını hatırladım. Geri dönerek uzun uzun ona sarıldım. Yatağına bırakırken:
-Seni her zaman seveceğim Pinokyo, dedim. Lambayı söndürüp yatağıma yattım.

Gözümü açtığımda Pinokyo kocaman gülümsemesi, masmavi gözleriyle karşımda duruyordu.


(Umut) #623

Bu başlığa daha sık gelmeliyim. Bir hikaye yazmaya bile karar verdim yazdığınız harika hikayelerden sonra. Benim için bir ilk olacak :no_mouth:


(Deniz) #624

“Her erkeğin ölümü babasının ölümüyle başlar.”

Muhteşem olmuş.

Başlığa uzun süredir uğrayamıyordum, yavaştan tekrar giriştim. Çok güzel şeyler yazılmış, herkesi tebrik ederim.


(Volkan Şahin ) #625

Her zamanki gibi müthiş olmuş, eline sağlık. :clap: :clap: