Hikayeleri Yeniden Yorumlama Yayınevi


(Volkan Şahin ) #667


(Berdan ) #668

Pinokyo bir kuklaydı, babası tarafından yapılmıştı ve periler tarafından canlandırılmıştı. Babasıyla bir süre mutlu bir şekilde yaşadı ama bir şeyler yanlıştı. Gerçek bir insan olabilmek için evinden kaçmıştı. Ve o günden beri yollardaydı, kimi zaman bir büyücüyle anlaşmaya çalışıyordu, kimi zaman sihirli yaratıklarlardan yardım istiyordu. Pinokyo’nun bu arayışına tüm sihirli canlılar kayıtsız kalıyordu. Pinokyo umutsuzluğa kapılmıştı, eve dönmeye utanıyordu, hiç arkadaşı yoktu, babasını mutlu edemediğini düşünüyordu, ağlamaya başladı. Tahta ayaklarını sürte sürte amaçsızca yürüyordu. ‘İnsan olamayacaksam yaşamamın bir anlamı yok.’ diyerek deliler gibi bağırdı Pinokyo. Tam o sırada süpürgesiyle uçan bir cadı tarafından yakalandı. ‘Gece vakti yalnız dolaşıp niye çığlık atıyorsun zavallıcık?’ dedi çirkin cadı. Pinokyo insan olmak istiyorum diye bağırdı. Cadı ‘Yavaş kulağımım içine ettin tahta kafalı. Her şeyin bir bedeli vardır, bu bedeli karşılayabileceğine emin misin?’ dedi. Pinokyo ‘Her şeyi yaparım.’ diyerek inledi. ‘Babanı öldürür müsün?’ dedi cadı. Pinokyo o anda ufak yaşamında öğrendiği tüm küfürleri cadıya söyledi. Cadı sinirlenip Pinokyo’yu evine götürdü, sihirli canlıların ateşi kuvvetli olur diye mırıldandı cadı. Şömineyi yakmak için Pinokyo’yu bağladı. Pinokyo kollarını yerinden söküp iplerden kurtuldu ve cadıya tekmeyi indirdi. Cadı şöminede çığlık çığlığa yanıyordu. Periler anında oraya geldi, ‘Niye evinden bu kadar uzaktasın Pinokyo’ dedi perilerden biri. ‘Siz bunu yeni mi öğrendiniz’ dedi Pinokyo alaycı bir şekilde. ‘Periler meşgul yaratıklardır, bizi affet, ne istemiştin hayatım’ dediği anda peri, Pinokyo insan olmak istiyorum dedi. Periler hep bir ağızdan ‘o iş öyle olmaz, bazı şartlar var.’ dedi. Periler resmi bir evrağa benzeyen kağıdı Pinokyo’ya uzattı ve şöminede küle dönüşen cadının küllerini toplayıp kayboldular. Kağıtta “büyük bir bedel öde ve o bedeli gerçekleştirdiğinde bizle iletişime geç” yazıyordu. Pinokyo günlerce nasıl bir bedel ödeyebileceğini düşündü. Pinokyo bir kolunu kesti ve perilerle iletişime geçti, reddedildi. Gözünü kopardı ve iletişime geçti, reddedildi. Diğer kolunu da koparıp iletişime geçti, reddedildi. Her bir parçasını koparıp iletişime geçmesine rağmen reddedildi. Geriye bir tek gövdesine bağlı bir şekilde kafası kalmıştı. Yerde sürünüp daha neremi feda edebilirim diye düşünüyordu. Son olarak adamın birinden gövdesini kesmesi için yardım istedi ama adam onu yakalayıp en çok parayı veren sirk’e sattı. Artık Pinokyo insanların ona bakıp güldüğü bir ucubeydi. Ve o an fark etti ki özgürlüğünü feda etmişti. Sirki bir anda ışıklar doldurup Pinokyo’nun arta kalan kısımları parladı. Periler ona en çok istediği şeyi vermişti.

I had strings
But now I’m free
There are no strings on me


(Volkan Şahin ) #669

Milli irade kararını verdi, Güzel ve Çirkin yorumluyoruz, kolay gelsin.


(Gizem) #670

Olley sonunda seçildi :tada: işte şimdi yazmayabilirim


(Berdan ) #671

Tebrik ederim Sergen, sonunda oy verdiğin bir masal seçildi.

hmc

Gerçi Pamuk Prenses’i hatırladım şimdi, iyi oy çalmıştık o zamanlar. Güzel günlerdi.


(Volkan Şahin ) #672

Başlığın kötü çocuklarısınız siz.


(Salih Alp Gökçek ) #673

Sanırım bayağı deneysel bir şey yazacağım :sweat_smile:


(Volkan Şahin ) #674

@Audomarus_Fridia Bu sefer yazıyor musun hikayeyi? Metamorfoz içeren hikayeleri seversin sen.


(Gazi Audomarus Fridia DCLXVI PFVV Pipinpadaloxicopolis the First) #675

Probably.


(Ali) #676

Kaçmaya devam ediyordu durmadan. Ormanın içinden var gücüyle koşarak çıktı. Peşinden elinde silah olan 5 adam geliyordu. Hepsinin gözü dönmüştü. Pinokyo kaçmaya devam ederken düşünüyordu. Bunların nefretini kazanacak ne yapmış olabilirim diye kendine soruyordu. Şelale cıktı karşısına. Biraz duraksadı. Ayak sesleri yaklaşınca bunun böyle gitmeyeceğini anlayıp aşağı atladı. Adamlar herhalde ölmüştür diyerek geri döndüler. Pinokyo, kolunun biri kopmuş bir şekilde karaya vurdu. Kopan kolu kaybolmuştu. Korkarak, kolunun yokluğunu hissetmeden koşmaya devam etti. Bir köyün girişinde durdu. O sırada arkasında bir kişi belirdi. Pinokyo büyük bir korku ile donuk bir şekilde adama bakakaldı. Adamın, “Eksik bir haldesin. Gel seni tamamlayalım.” demesi ile kendine anca gelebildi. Adam Pinokyo’nun kolunu yeniden yaptı. Neler olduğunu sorunca Pinokyo:

  • Kilise farklı olduğum için ölmemi istiyor. Ben köye uğursuzluk getiriyormuşum. Bağnaz olan insanlar beni şelaleye kadar kovaladı. Sonra ben şelaleden atlayınca geri dönmüş olmalılar. Çok uzaklara gitmek istiyorum. Bana yardım edin, lütfen.

dedi. Adam biraz duraksadı. Pinokyo’ya acır gibi oldu. Fakir ruhunda kabaran şefkati "Merak etme, seni kurtaracağım. " diyerek gösterdi. Sonra arkasına dönerek cama yaklaştı.

  • Sen nasıl canlı olabiliyorsun? Görüldüğü gibi tahtasın. Ve burnun neden böyle?

Pinokyo konuşmaya başladı.

  • Beni sahibim torunu için yaptı. Torunu canlı olmamı çok isteyince, yaşam perisi bana ruh üfledi. Bende canlı hale geldim. Burnum ise bir kere yalan söylediğim için bu kadar uzun.

Adam dönüp Pinokyo’ya baktı. Gülümsedi ve şaşırdı. “Ne yalanı söyledim evlât?” diye sordu. Pinokyo basını eğdi. Yüzünde anlamsız bir gülümseme oluştu. Konuştu:

  • Öldürdüğüm bir insana öldürmedim dedim. Perinin bana ruh üflerken verdiği lanet buydu. Ne zaman yalan söylersem burnum söylediğin yalanın büyüklüğüne ulaşır. Mesela şuan uzadığı gibi. Ama ne zaman doğru söylersem geri normale dönüyor. Şuan döneceği gibi.

Adam dehşet içerisinde Pinokyo’ya döndü. Pinokyo gülümseyerek adama baktı. " Seni öldüreceğim. " dedi. Burnu eski haline geldi. Elindeki bıçağı adamın kalbine sapladı ve yoluna devam etti.


(tulpar) #677

Why are we still here? Just the suffer…


(Gizem) #678

İlk defa istediğim bir hikaye seçildi ama hiç kimse yazmıyorgiphy-1


(Sapere Aude!) #679

Beşinci günün şafağında doğuya bakın!

Herhalde beş güne birileri yazmış olur.


(Umut) #680

Ben ufaktan tease edeyim, yarın yazmayı düşünüyorum bir şeyler :smile:

Edit: Şu an kendime bir yük edindim gibi hissediyorum


(sergen) #681

ben orjinal hikayeyi okuduğumda aklıma oluşturacak bir tema gelmedi :confused:
en çok isteyen sendin, sen niye yazmadın?


(Ali) #682

Orijinal hikayeyi okumadım. Okumayı düşünmüyorum. Artık karakterler hakkında hiçbir şey bilmeden bir şeyler yazacağım. Tabi bunu da şimdi mi yaparım yoksa sonra mı orası meçhul.


(Gizem) #683

Ben hikayeyi bir kez okuyup sonra yazmayı planlıyorum. Sadece izlemiştim daha önce


(Volkan Şahin ) #684

’‘Bir gül getir kâfi.’'

Tanrıların güzellikle ödüllendirdiği Güzel’in başka bir şeyde gözü yoktu. Kırmızı ve hoş kokulu bir gül yeterdi. Kimse hakkında kötü düşünmezdi, son derece bencil ablaları için bile…

Eskiden zengin olan tüccar babası kayıp gemilerinden birisinin limana döndüğünü öğrenince evden ayrılmış ve kızlarına ne istediklerini sormuştu.

‘‘Mücevherler, kıyafetler, güzel olan her şey’’ diye bağırmıştı Güzel’in bencil ablaları.

‘‘Ben bir şey istemiyorum babacığım, bir gül getir, bana yeter.’’ demişti gönlü de yüzü kadar güzel olan.

Baba, kızına sevgi dolu gözlerle baktı ve evden çıktı.


’‘Birisi sana aşık olmadığı sürece, hep çirkin kalacaksın.’'

Elini aynadan yansıyan çirkin yüzünde gezdirirken hep bu söz çınlıyordu kulağında. Perinin sesindeki nefreti bütün hücrelerinde hissediyordu.

‘‘Bunu hak edecek n’aptım ben?’’ dedi, elini hala yüzünde gezdiriyordu. Yer yer çukurlaşmış, yamuklaşmış yüzünde…

‘‘Adil bir prenstim, herkese iyi davranırdım.’’

Öfkelendi ve eline gelen ilk cismi aynaya fırlattı, ancak çok geçmeden ayna eski haline döndü, ilk günkü gibi pırıl pırıldı.

‘‘Aynalardan nefret ediyorum, tek yaptığınız çirkinliğimi yüzüme vurmak!’’

Yeniden, eline gelen ilk cismi aynaya fırlattı, ancak ayna tekrar eski haline döndü. Bu ritüel Çirkin bitap düşene, nefes nefese kalana kadar sürdü. En sonunda dizlerinin üstüne kapaklanıp ağlamaya başladı.

Derken birden bire içeriden bir ses geldiğini işitti.

Uzun zaman sonra eline geçen parayı dolandırıcılara kaptıran bedbaht tüccar, düşünceli düşünceli gezerken Çirkin’in kasvetli şatosunu bulmuş ve içeri girmişti. Masanın üstünde hazırlanmış yemekleri yedi, daha sonra şatodaki odalardan birine girip uyudu.

Sabah uyandığında kıyafetlerini temizlenmiş ve ütülenmiş bir şekilde buldu. Islıklar çalarak kıyafetini giydi ve aşağıya inip yemek masasında hazırlanmış kahvaltıyı gördü. Çevresine bakındı, şatonun merdivenlerinde yukarı bakıp seslendi, tek duyduğu kendi sesinin bomboş şato içerisindeki yankısıydı.

Kahvaltısını ettikten sonra şatonun bahçesine çıktı ve gülleri fark etti.

‘‘Bir gül getirsen yeter babacığım’’ demişti biricik kızı, fazla düşünmeden gördüğü ilk gülü kopardı. Birden bire Çirkin çıktı ortaya ve kükremeye başladı.

‘‘Seni besledim, evimde uyumana izin verdim, kıyafetlerini temizledim… Borcunu çiçeklerime zarar vererek mi ödüyorsun!?’’ sol pençesini havaya kaldırmıştı.

Yaşlı tüccar ani gelişen bu olaydan ve Çirkin’in görünüşünden korkup dizlerinin üstüne çökmüş, yaşlı gözlerle merhamet diliyordu.

Çirkin, kalın sesiyle iç geçirdi ve havadaki pençesini yavaşça indirdi. Tüccarı yakasından tutup havaya kaldırdı, yaşlı adamın ayakları yerden kesilmişti.

‘‘Lü-lü-lütfen, kızlarım var, kahrolurlar, acı bana!’’

Çirkin, yaşlı adamı incelemeye başladı. Sonra aklına bir fikir gelmiş gibi gözleri parlayarak:

‘‘Eğer kızlarından birisi, kendi isteğiyle, şatoma gelmezse üç ay içinde öleceksin.’’

Daha sonra yaşlı adamı yere bıraktı ve tüccar arkasına bile bakmadan koşarak uzaklaştı.

Tüccar kapıyı kırarcasına girdi eve, Güzel karşıladı:

‘‘Babacığım neyin var? Niye soluk soluğasın?’’
’‘Canavar, canavar peşimde…’’ Tüccar konuşamıyordu.

Biraz sakinleştikten sonra kızlarını karşısına oturtup başından geçenleri anlattı. Güzel atıldı:

‘‘Ben giderim.’’
’‘Tabi ki sen gideceksin, senin yüzünden babamız o gülü kopardı ve başına bunlar geldi.’’ dedi iki ablası da, hep bir ağızdan.

Tüccar, Güzel’in yüzünü okşadı ve birbirlerine sarıldılar.


‘‘Kimse var mı?’’ şatonun açık kapısından içeriye doğru seslendi yaşlı adam. Çok geçmeden Çirkin çıktı ortaya, önce yaşlı tüccarı daha sonra da kızı Güzel’i uzun uzun süzdü. Sonra yavaş adımlarla güzelin yanına doğru gitti.

‘‘Buraya gerçekten kendi isteğinle mi geldin?’’

Güzel korkudan tir tir titriyordu, Çirkin’in yüzüne bakmamaya çalışıyordu. Önce babasıyla göz göze geldi daha sonra kendini zorlayarak Çirkin’in yüzüne çevirdi kafasını. Dehşete düşmüştü, büyük bir çabayla, çığlığını içinde boğup dışarı çıkmamasını sağlamıştı.

Çirkin, boğazından hırıltılı bir ses çıkardı.

‘‘E-evet, kendi isteğimle geldim.’’ dedi Güzel, kekeleyerek.
’‘Bir daha babanı göremeyecek, bu şatodan çıkamayacaksın.’’ dedi Çirkin.
’‘Biliyorum, bunun farkında olarak geldim.’’

Çirkin kenara çekildi ve sağ kolunu kaldırıp Güzel’e yolu gösterdi ancak kendisi eşlik etmedi, kapıda durup gözü yaşlı babayla konuştu.


Güzel, şatoya girdiğinde şaşkınlığını gizleyemedi. Her katta ayrı büyüklüklerde salonlar, düzinelerce oda, pikap, şömine, altın şamdanlar…

Tek tek her yere girdi, her nesneyi özenle inceledi. Odaları gezinirken bir tanesinin üstünde isminin yazılı olduğunu fark etti. Kapıyı yavaşça açtı, gördüğü manzara karşısında nutku tutulmuştu.

Eşyaların hepsi pırıl pırıldı, yatağı yumuşacık, prenseslere layıktı. Aynası, güzelliğini yansıtacak kadar güzeldi. Muhteşem güzellikte bir pikap gördü, şatonun salonlarından birinde gördüğünden çok daha güzeldi bu. Plakları fark etti; Beethoven, Mozart, Chopin, Schubert, Vivaldi, Bach… Hiçbirisini tanımıyordu ama plakların ve pikabın güzelliği dillere destandı. Tek tek bütün plaklarda dolaştırdı ince ve narin parmaklarını, sonra içlerinden birisini pikaba yerleştirip müziğin büyüleyici ezgileriyle yeni odasını tekrar incelemeye başladı.

Eşyalarını yerleştirmek için gardırobun önüne gitti, kapıyı açtığında bir sürprizle daha karşılaştı. Gardırop yeni elbiselerle doluydu. Güzel’in zarafetine ancak yakışabilecek kadar güzel elbiselerle hem de… Kraliçelere layık kumaşlardan yapılmışlardı, ipekten…

Dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti, yavaş yavaş yatağına doğru yürüdü ve kendini bıraktı. Yatağı gerçekten de yumuşacıktı, sanki bulutların üstünde uyuyormuş gibi hissediyordu. Kendini aynı anda hem huzurlu, hem de huzursuz hissetti. Çok geçmeden de uykuya daldı.

Deliksiz bir uyku çekmişti. Uyandığında hemen yatağının karşısına konuşlanmış aynaya baktı ve yüzündeki gülümsemeyi fark etti. Üstünü değiştirip odasından çıktı.

Çirkin’i aradı önce, bütün şatoyu gezdi ama bulamadı. En son büyük salona gittiğinde fark etti devasa kahvaltı sofrasını. Çok açtı, hemen masaya oturdu ve yemeye başladı…

Kahvaltısını ettikten sonra şatonun bahçesine çıktı, güllerin güzelliğiyle büyülendi. Tek tek hepsini kokladı, sonra Çirkin’in koca gövdesini fark etti. Sırtı ona dönüktü, bahçenin arka tarafında denizi izliyordu.

‘‘Neden benden kaçıyorsun?’’ dedi Güzel.

Çirkin, onun geldiğini duymamıştı, irkildi ve kükredi. Güzel çığlık attı ve birkaç adım geriye gitti. Sonra Çirkin, elleriyle yüzünü kapadı.

‘‘İşte bu yüzden.’’ dedi, belli belirsiz bir sesle.

Güzel kendini zorladı ve Çirkin’e doğru yavaş, titrek adımlarla ilerlemeye başladı. Çirkin elleriyle yüzünü kapatmış ve ona sırtını dönmüştü, dizlerinin üstündeydi. Güzel sağ elini onun omuzlarına doğru uzattı, elinin titrediğini fark etti. Durdu ve derin bir nefes aldı, sonra elini tekrar kaldırdı ve Çirkin’in omuzlarına yerleştirdi.

‘‘Senden korkmuyorum’’ dedi yumuşak ve sevecen bir sesle, ‘‘sadece bir refleksti.’’

Çirkin, yüzünü kapatan ellerinin parmaklarını aralayıp Güzel’in gözlerine baktı. Güzel, o çirkin yüzün ev sahipliği yaptığı bir çift gözde iki damla yaş gördü ve kalbinde bir sancı hissetti. Kim bilir neler çekmişti bu zavallı yaratık…

Güzel, ellerini Çirkin’in ellerine götürdü ve yüzünü göstermesini sağladı. Çirkin önce açıkta kalan yüzünü başka tarafa çevirip Güzel’e bakmamaya çalıştı ancak en sonunda pes etti. Ürkek bir şekilde, gözlerindeki yaşları belli etmemeye çalışarak, Güzel’in gözlerine baktı.

Güzel, öyle bir gülümsedi ki Çirkin’e; Canavar önce şaşırdı, daha önce hiç kimse ona gülmediği gibi, böylesine güzel bir gülüşün var olabileceğini hayal dahi edememişti. Kalbinin çarpıntısını hissetti, yüzünde şaşkın bir ifade vardı. Güzel’in gönderdiği gülücüğü kendinden emin olmayarak, yanakları seğirerek, acemi bir gülüşle cevapladı.

Güneş en tepedeyken ve denizin dalgaları şatonun ait olduğu kara parçasını tokatlarken, Güzel ve Çirkin, birbirlerini izliyorlardı.


Aradan günler geçti, Güzel her günü biraz daha mutlu geçiriyordu ancak içinde kötü bir his vardı. Babasını düşünüyordu sürekli. Tarağını alıp aynanın karşısına geçti, saçını taramaya başladığı sırada aynada bir görüntü belirdi. Babası hastaydı, karanlığa doğru Güzel’in ismini sayıklıyordu. Güzel, tarağını elinden düşürdü ve gözü yaşlı bir şekilde odasından koşarak çıktı.

‘‘Lütfen izin ver evime gideyim. Babam çok hasta, onun yanında olmalıyım.’’ dedi Çirkin’i bulur bulmaz.

Çirkin, Güzel’in gözlerine baktı.

‘‘Geri dönmen kaydıyla gidebilirsin. Korkarım evine vardığında buraya tekrar dönmek istemeyeceksin ve eğer sen gelmezsen, ben kederimden öleceğim.’’
’‘Söz veriyorum, geri döneceğim.’’
’‘Dönmek istediğin zaman yüzüğünü masanın üstüne koy ve gözlerini kapat.’’
’‘Ned…’’

Güzel’in lafı yarım kalmıştı, kendini birden bire evinin önünde buldu.

Hemen içeri girdi ve yatakta bitap düşmüş bir şekilde yatan yaşlı adama doğru ilerledi. Ateşi vardı ve sürekli öksürüyordu. Güzel hemen ıslak bezi babasının alnına yerleştirdi, sonra gidip sıcak bir çorba yaptı ve kendi elleriyle içirdi. Ablalarının, yaşlı adam hiç yardım etmediklerini, bir kere bile yaşlı adama bakmadıklarını fark etti.

‘‘Of, sırf iş yapmamak için hasta oluyorsun baba.’’ dedi içlerinden bir tanesi.

Güzel, kalbinde derin bir öfke ve nefret duygusu oluştuğunu hissetti.

Yaşlı adamsa uzun süre sonra, ilk defa o gece, güzel kızı sayesinde güzel bir uyku çekti.

Bir süre sonra Çirkin’i özlediğini fark etti Güzel. O şatoya dönmeye hazırlanırken, ablaları da fenalık etmeye hazırlanıyordu.

Güzel, şatoya dönmezse Canavar’ın onu öldüreceğini düşünen ablaları Güzel’i yakalayıp bağladılar. Elleri ve ayakları bağlı bir şekilde duran Güzel, çırpınıyordu. Yardım istedi, bağırdı. Tam kimsenin gelmeyeceğini, Çirkin’in kederinden öleceğini düşünürken evde bir gürültü koptu.

Çirkin, aynadan Güzel’in yardıma ihtiyacı olduğunu görmüş ve onu kurtarmaya gelmişti. Ablalarını öyle bir korkutmuştu ki, bu iki kötü kalpli kız, bir daha konuşamadı.

Çirkin, Güzel’in elleri ve ayaklarındaki ipleri çözdü. Güzel’in bileklerindeki sıkı bağlanmış ipin oluşturduğu yarada pençelerini gezdirdi, sonra onun gözlerine baktı.

‘‘Teşekkür ederim’’ dedi Güzel.

Çirkin cevap vermedi, elini uzattı sadece. El ele tutuşup şatonun yolunu tuttular.


Yine aradan günler geçti, bir sabah sürprizle uyandı Güzel. Odasının her tarafında güller vardı, yerlere gül yaprakları serilmişti. Aynanın üstünde müthiş güzellikte bir elbise vardı.

Elbiseyi giydikten sonra aynaya baktı, gözlerine inanamadı. Kendi güzelliğini ilk defa fark ediyordu. Salona indiğinde kahvaltı sofrasını gördü, bu sefer Çirkin de masadaydı. Güzel’i görünce ayağa kalktı, büyülenmişti, yanlışlıkla bardaklardan birini kırdı. Çirkin’in heyecanına güldü Güzel.

Çirkin, sandalyelerden birini çekip Güzel’i davet etti. Beraber karşılıklı oturup güzelce kahvaltı ettiler, güldüler, birbirlerine anılarını anlattılar. Kahvaltı bittikten sonra bahçeye çıkıp gezdiler, denizi izlediler…

Akşam vaktinin geldiğini kırmızı güneş ışıklarından anladılar. Vaktin bu kadar hızlı geçmesine ikisi de şaşırdı, birbirlerine baktılar ve güldüler.

Akşam yemeği vakti gelmişti. Yine aynı şekilde karşılıklı oturup yemeklerini yediler. Yemek bittikten sonra Çirkin elini kıyafetinin cebine attı ve bir gül çıkardı. Güzel’e uzattı;

‘‘Be-ben, seni seviyorum Güzel.’’ dedi kekeleyerek, heyecanlıydı.

Güzel’in yüzüne birden bir keder düştü. Evet Çirkin’i seviyordu ama aynı şekilde sevmiyordu. Nasıl söyleyeceğini, nereden başlayacağını bilemedi. Eli, gülü almaya yeltenmedi.

Çirkin, bir terslik olduğunu anladı. Cesaretini yitiriyor, gülü tutan eli yavaşça aşağıya iniyordu.

‘‘Üzgünüm… Ama ben seni aynı şekilde sevmiyorum.’’ dedi keder dolu sesiyle Güzel.

Çirkin’in gülü tutan eli, vücudunun yanına düştü ve Güzel’e sırtını döndü.

‘‘Çirkin olduğum için değil mi?’’
’‘Hayır. Evet seni ilk gördüğümde senden korkmuştum ancak sonra kalbinin ne kadar güzelliklerle dolu olduğunu gördüm. Yüzünün korkunçluğu ya da çirkinliği benim için bir şey ifade etmiyor.’’
’‘O zaman neden sevmiyorsun beni?’’ dedi Çirkin, Güzel’e dönerek.
’‘Bazen bazı şeyleri açıklayamazsın. Kalbimde sana karşı merhamet ve sevgi var ama senin hissettiğin şey yok.’’
’‘Senin merhametine ihtiyacım yok, aşkına ihtiyacım var! Lanet olsun, neden sevmiyorsun beni?!’’ diye bağırdı Çirkin. Elindeki gülü şömineye, eline geçen diğer bütün nesneleri ise salonun çevresine fırlattı.

Kükreyerek Güzel’e doğru ilerledi, korkusundan geri adım atmak zorunda kaldı ve farkında olmayan kıvrılmış halıya takılıp yere düştü. Düşerken elbisesi yırtılmıştı.

Çirkin, bu manzarayı gördükten sonra sakinleşti, kendisinden utandı ve elleriyle yüzünü kapatarak salonun en karanlık köşesine gitti.

Güzel sadece ağlama seslerini duyuyordu. Ayağa kalktı, yavaş adımlarla seslerin geldiği yere gitti. Dizlerinin üstüne çökmüş ağlayan Çirkin’e elini uzattı. ‘‘Gel’’ dedi ve yol gösterici bir şekilde, Çirkin’in elini bırakmadan, büyük salonun ortasına doğru ilerledi.

Pikaba güzel bir piyano balladının yer aldığı plağı dikkatli bir şekilde yerleştirdi.

Piyano eşliğinde, ellerini arkasına atarak, Çirkin’e doğru yürüdü. Onun çukurlaşmış yüzündeki gözyaşlarını sildi önce, daha sonra Çirkin’in sağ elini kendi beline yerleştirdi ve kendisinin önderlik ettiği dansı başlattı.

Ay ışığı şatonun camından vururken; Güzel, bu zavallı canavar için mutlulukların en büyüğünü istiyordu, Çirkin ise dokunduğu yumuşak tenin, o yumuşacık elin ve kıvrımlı belin sahibesinin dudaklarını.

Ertesi gün, kederinden öldü Çirkin.


(Sapere Aude!) #685

Çok güzel olmuş, sona yine kendi imzanı atmışsın. Tebrik ederim.


(Geek Velet) #686

Kafamda Sürekli bu dönüyor, “Baba, ben sadece bir gül istiyorum.” hıh, Güzel alçak gönüllülüyle yine gönlümü fethetmişti. Ancak diğer kızlarım yine alçak gönüllülülten çok uzak maddi şeyler istemişlerdi. Getiremeyeceğimden değil de getirmek istemiyorum bazen onlara, ama yine de kıyamıyorum kızlarıma. Uzun günler boyunca at sürdüm. Atım yorulmaya başladı, atımı kaybetmek korkusuyla bir ağaç kovuğunda dinlendirmeye karar verdim. Mum yaktım. Bitmek bilmeyen gecelerde sönmemesi umuduyla. Çirkin ‘in verdiği mum çok fazla sıcaklık yayıyordu. Güzel acaba ne yapıyordur o zalim canavarın yanında diye düşünmeden edemiyorum. Sadece bir gül rica etmişti benden. Ben de o gülü almak istemiştim. Çirkin kızımın güzelliğinden mest olmuş bir haldeyken bana hediyeler de vermişti. Ben bunları düşünüp dururken mayıştım ve uyuyakalmışım. Çok güzel bir güne uyanmak için gerekli olan serçe cıvıltılarını duyuyordum. Bu heyecanla gözlerimi açtım.Ancak gördüğüm şey kapkaranlık bir ormanda dişleri rahatsız edici olan köpekti. Beni dişleriyle yakalayıp ormanda sonsuzluğa doğru koşmaya başladılar. Sonra kendimi Çirkin’in şatosunun bahçesinde gördüm. Sanki 1 haftada 100 yıl eskimişti şatosu. “Güzel beni aldattı, evine dönmek için kaçtı, siz kanı bozuklar hep beni aldatıyorsunuz.” diye bağırıyordu. Güzel böyle bir şey yapmış olamazdı. O ki, hiçbir zaman kin tutmayan, saflığı bütün insanlığa yetecek olan benim Al yanaklım, benim Güzel’im bunu yapmış olamazdım, Benim Güzel’im." Onu bana getireceksin". Eve doğru yol aldım. 2 hafta sonunda eve döndüm. Güzel evde odasında bir aynanın karşısındaydı. Kolları bağlıydı. Kızkardeşleri yanında duruyordu. “Seni küçük şey, yakışıklı prensin prensesi olabileceğini mi sandın. Bu aynaya bak, gerçek, ezik seni gör” diyordu “kız kardeşleri.” Eve girdim, siz ne yapıyorsunuz dedim. İkisi Çirkin’in prens olduğunu öğrenmiş, Güzel’i evleneceği gün kaçırmışlar. Bütün halkının önünde rezil olan Prens kendisini yine şatoya kapatmış. Hemen bağları çözün diye daha önce sesimi bile yükseltmediğim kızlarıma bağırdım. Güzel’i alıp O’na götürdüm 1 hafta içinde, ama vardığımızda Çirkin çoktan göçmüştü.
Yıllar sonra düşünüyorum, her gece çalılıklardaki iki yeşil parıltı Çirkin’ in ruhuna ait mi diye.