Hikayeleri Yeniden Yorumlama Yayınevi


(büşra) #748

Harika! Yazını dört gözle bekliyorum eminim fikirlerim değişecek. :cherry_blossom:


(Umut) #749

Yok yok yanlış anlaşıldım sanırım :smile: Dün buraya attığım yorumlamamdan bahsediyordum. Bahsettiğin klişelerden bazılarını yorumlamamda bulundurmama rağmen, bazılarını ise direkt kafamda eleyerek kullanmamışım. Bu da bana öğretti ki bu konuda biraz daha dikkatli olmalıyım çünkü belirli klişelere bağlı kalmak senin de uzun uzun anlattığın yazıdaki gibi hikayenin zedelenmesine yol açıyor.
Teşekkür ederim tekrardan :blush:


(büşra) #750

Ah, sanırım istemeden bir gaf yaptım özür dilerim Umutcuğum, yaklaşan sınavlarımın stresine ver olur mu? Tekrar baktım hikayene ilk okuduğumda da çok beğendiğimi hatırlıyorum. Umarım bol bol görürüz seni bu başlıkta. :cherry_blossom:


(Umut) #751

Yok yok niye özür diliyorsun, benim de anlatım tarzımda biraz problem var kabul etmek gerekirse.

Ve en son ne zaman bu kadar utandığımı hatırlamıyorum. Çok çok çok çok teşekkür ederim
tenor (3)


(Ali) #752

Güzel ve Çirkin (Niye bu kadar uzadı bilmiyorum. Part 2 gece veya yarın gelir. Yoruldum.)

Tekrar aynı günü yaşadı Çirkin. Şatodan çıkmadan, insan yüzü görmeden geçen bir günü daha geride bırakıyordu. Her gece aynanın karşısına geçer ve kendine lanet ederdi. Rutini sürdürdü ve geçti aynanın karşısına.

  • Kendine bak Büyük Prens. Ne haldesin şimdi. Şu surata, şu şekle bak. Hiçbir zaman sevilmeyeceksin. Sevilmeyi boşver, hiçbir zaman bir insan sana korkmadan yaklaşmayacak. Sana merhamet bile duymayacak. Hor görüleceksin ve sonunda tek başına bu koca şatoda öleceksin. Lanet olasıca iğrenç bir yaratıktan başka bir şey değilim ben. İğrenç bir yaratığım. İğrencim, iğrenç!!!

Aynaya yumruklar attı ve onu parçaladı. Fakat 5 dakika geçmeden ayna eski haline gelmişti. Çirkin, yatağına uzandı. Tavana önceden yaptırdığı muhteşem freski inceledi. Canavara dönüştüğünden beridir çevresindeki güzellikler daha belirgin hale gelmişti. Kim bilir o fresk kaç yıldır oradaydı. Fakat ilk defa bu gece dikkatini çekmişti o freskin muazzam güzelliği. Freskte elinde gül olan genç bir kız vardı. Bu kız şöminenin önünde bağdaş kurmuş oturuyordu. Şöminenin ateşi kızın yüzüne kırmızı bir parıldama vermiş, kızın güzelliğine güzellik katmıştı. Çirkin’in yıllardır gülmeyen yüzünde bir gülümseme oluştu. Onu gülümseten yıllardır önemsiz olan bir freskin güzelliğiydi.

Mavi, uzun bir entari giymiş olan genç kız evlerinin önündeki bahçede dolaşıyordu. Tam eğilip bir gül koparacakken, “Bella!” diye bağıran annesinin sesiyle irkildi ve elini gülden çekti. Eve girdiğinde iki kız kardeşini birbirine girmiş bir halde buldu. Annesi ikisini ayırmaya çalışıyor ama başaramıyordu. Bella araya girmeye çalıştı, kardeşlerinden birinin onu itmesiyle yere düştü ve kafasını taşa çarptı. Rüyasında güneşe gül tutan bir dev ona sırtını dönmüştü. Yere gözyaşları dökülüyordu devden. “Sebep istiyorum. Yaşamak için bir sebep. Bu gülden başka bir sebep.” diyordu dev. Sonra hava karardı, ay tepeye çıktı. Bu olay 10 saniye içinde gerçekleşti. Devin elindeki gül kurudu ve dev, gülü yere bıraktı. Üstüne bastı, aya karşı kükredi. En sonunda “Acele etmelisin.” diyerek kıza döndü. Kız korkudan geri geri giderken yere düştü. Kafasını kaldırıp deve baktı ama yüzünü ayırt edemedi. Devin yüzünü gölge kaplamıştı. Yediği tokatın etkisi ile kendine geldi.

Bella, gördüğü rüyanın etkisinden çıkamıyordu. Gözünü her kapattığında gözünün önüne devin gölgeler arasında kaybolmuş yüzü geliyordu. Onun sadece rüyasındaki bir varlık olmadığına emindi. Annesine rüyayı anlattı ama annesi tarafından terslendi. Kardeşlerine sırayla anlattı ama onların dünya umurlarında değildi. Umutsuzca yatağına uzandı. Gözlerini kapattı ve kendini, göğün hiç olmadığı kadar hırçın bir şekilde kükrediği, yağmurun durmaksızın yağdığı bir yerde buldu. Çevresinde yapraklarının hepsi dökülmüş, çürümeye yüz tutmuş ağaçlar vardı. Ağaçların arasında yürümeye başladı. Uzunca bir mesafe gittikten sonra aydınlığı gördü. Oraya doğru koşmaya başladı. Nefes nefese kalıyor ama durmuyordu. En sonunda vardı. Karşısında bir gül bahçesi vardı. Kendi evlerinin önünde olandan katbekat daha güzel bir bahçeydi. Daha bakımlıydı, çiçeklerin yaşama isteği daha fazlaydı. Aralarından geçerek ortada parlayan güle yaklaştı. Gülün güzelliği karşısında büyülenmiş bir şekilde gülün karşısında durdu. Yüzünü büyük bir gülümseme aldıktan sonra elini çiçeğe uzattı. Çiçeği kopardığı anda büyük bir gürültü koptu. Şimşekler çakmaya başladı. Bahçedeki tüm güller soldu. Kız şaşkın ve korkmuş bir şekilde etrafına bakındı. Eline baktığında elindeki gülünde soluyor olduğunu fark etti. “Hayır, hayır” diyerek uykusundan uyandı. O günden sonra kızda o gül gibi solmaya başlamıştı. Yemeden, içmeden kesilmiş sadece devi düşünür olmuştu. Doktorlar çare olamadı. Annesi büyücü getirmek istese de babası hep karşı çıktı. En sonunda annesi, babasının olmadığı bir gün büyücüyü getirdi. Kadın olayı kızdan dinledikten sonra bir devin varlığından haberi olduğunu belirtti. Dev, bir şatoda tek başına yaşıyordu. Yani söylentiler böyleydi. Aslında devin varlığından bile tam emin değildi büyücü. Kız oraya gitmek istediğini söyledi, yalvardı adeta annesine. Annesi ise kızının durumuna çok üzüldüğü için kabul etmek zorunda kaldı. Kız şatonun önüne geldi, yıllardır açılmayan kapıyı açtı ve bahçeye girdi. Rüyasında gördüğü gül bahçesi önünde duruyordu. Rüyasında kopardığı gül, tüm muhteşemliği ile gül bahçesinin tam ortasındaydı. Kız, güle yaklaştı. Elini uzattı ve gülü kopardı. O anda kendisini büyük bir odada buldu. Korku içerisinde çevresine bakınırken bir gürültü koptu. “Bahçeme izinsiz girip, gülümü koparmaya nasıl cüret edersin?” dedi Çirkin ona, arkası dönük bir biçimde. Kız geri geri giderken yere düştü elinde gül ile. Çirkin yavaş yavaş kıza döndü. Rüyalarından çıkmayan dev, tüm benliği ile karşısındaydı.


(Sapere Aude!) #753

Beğeni hakkımı bitirmişim. O yüzden yazayım dedim, güzel başlamışsın. Devamını bekliyorum. Tebrik ederim.


(Gizem) #754

Şu hikayeleri keşke tümden atsanız. Yarım olunca geri kalanı unutuyoruz daha sonra :confused:


(Volkan Şahin ) #755

All hail Külkedisi. Hikayeleri Yeniden Yorumlama Yayınevi


(Sapere Aude!) #756

İtiraz ediyorum.


(Volkan Şahin ) #757

Tokmak vuruldu mu itiraz edilmez, bilirsin. Temyiz kapısı açık tabi.


(Sapere Aude!) #758

Boynumuz kıldan ince. İtiraz etmiyorum.


(Xibalba) #759

@FordPrefect Böyle oy değiştirmeleri sana hiç yakıştıramadım…


(Sapere Aude!) #760

Beni tehdit ettiler…


(Xibalba) #761

Sen de kabul ettin. Neyse biz gülümüzle bülbülümüzle oturup, köşede ağlarız. Ama kalbimizi kırdın, bil bunu…
:cry:


(Sapere Aude!) #762

Ben Bülbül ile Gül’e de yazarım…


(Gizem) #763

Siz konuşurken ben yazdım bile hikayeyi :smile:


(Gizem) #764

ilham bir anda geldi iyi kötü yorumlarınızı bekliyorum

“Ah canlarım siz her şeyi yanlış biliyorsunuz” dedi sararmış dişlerini göstererek gülerken. Saat gece yarısına yaklaşıyordu. Kadın saate baktı sigara paketinden bir sigara daha çıkardı ve yaktı. Önünde oturan meraklı kızlara dönerek " siz gece yarısı benim birden sindirelladan külkedisine döndüğüme de inanıyorsunuzdur şimdi"dedi gülmesi öksürmeye dönerken. Kızlardan biri şaşkınlıkla sordu “Nasıl yani peri seni güzeller güzeli bir kadına dönüştürmedi mi?” Yaşlı kadının yüz ifadesi belirsizdi. "Tabiki de hayır perilere inanmamanız gerektiğini anneniz size söylemedi mi?"
Kızlar kadından ürkmüştü. İçlerinden en küçüğü yine dayanamadı ve sordu "o zaman neden yıllardır böyle anlatılıyor?“
Yaşlı külkedisi sigarasını bir defa daha çektikten sonra " Ah sizin gibi tatlı kızların bunlara inanması gerekiyor. Her zaman bir prenses olma umudunuzun olması gerekiyor ki ailenize karşı çıkmayın. Prensin beni ayakkabımdan dolayı bulduğuna, Balkabağının arabaya dönüştüğüne bla bla bla tüm bu zırvalıklara inanmanız gerekiyor.” durdu bakışları bir anda hüzne döndü ve ekledi “Benim o gün üvey annemin verdiği işleri yapmadan üstümde paçavralar ile baloya gittiğimi kimse size anlatmamıştır ya da balo salonuna çıplak ayaklarla koştuğumu şans eseri gören prensin bana acıyıp ayakkabı gönderdiğini, üvey annemin işleri yapmadığımı görünce hayatımda yediğim en kötü dayağı atmasını. Üvey kız kardeşlerimin benimle dalga geçmek için Sindirella hikayesini uydurmasını, bu hikayenin tüm diyara yayılmasını…” gözlerinden yaşlar gelmeye başlayınca durmuştu. Kızlar hikayenin istedikleri gibi olmadığını anlayınca eşyalarını toplamaya başladı. Kapıdan çıkarken büyük bir acıma ile ile yalnız yaşlı kadına bakıyorlardı.


(Xibalba) #765

Biraz uzun olduğundan içime pek sinmedi ama umarım okurken keyif alırsınız.

Büyüye inanır mısınız? Perilerin yaptığı büyülere mesela. Ya da bir annenin çocuğuna sarıldığı andaki o sıcak büyüye, o çok aradığı ama bir türlü ismini öğrenemediği şarkının bir anda kızın karşısına çıkmasındaki büyüye, ilk kez göz göze geldiklerinde kalpleri pır pır atan iki insanın büyüsüne. İster inanın ister inanmayın. Dünya büyülü bir yer ve bu hikaye de en az dünya kadar büyülü.

Her zamanki gibi güneşin tüm sıcaklığıyla doğduğu, kasabadaki tüm evleri kucağına aldığı bir sabahtı. Kuşlar cıvıl cıvıl şarkılar söylüyordu; çiçekler polenlerini yayıyorlardı etrafa, kelebeklerse çiçeklere yardım ediyordu bu konuda. Günün tüm güzelliğine karşın, bunları göremeyen, duyamayan bir kız yaşıyordu o kasabada. Bir evin bodrumunda yaşıyordu bu kız. Annesini belki de hiç görmemişti, sevgi görmek neydi bilmezdi. Üvey annesi bakıyordu ona, sokağa çıkmasına izin vermiyor, tüm gün o bodrum katına tıkıyordu. O ise tüm gün kuşların, kelebeklerin; geceyse parlak yıldızların hayalini kuruyordu. Bir dışarı çıksa ne güzel olurdu oysaki. Kuşlarla beraber o da şarkı söylerdi, geceleri o da seyrederdi yıldızları. Ama o kız bunları sadece üvey annesi evde olmadığı zamanlarda yapabiliyordu. Bu yüzden değerlerini de biliyordu onların.

Evet, o gün de bu günlerden biriydi demiştim, yalnız tek farkla. O gün üvey annesi kardeşleriyle beraber kralın prens için düzenlediği partiye gidicekti. Tabiki genç kız her zamanki gibi geceyi evde geçirecekti. Hayal kurarak, şarkılar söyleyerek, o parlak güneşe şiirler yazarak. Hiç partiye gitmemişti genç kız, nasıl bir yer olduğunu bilmezdi. Gitse pek hoşlanmayacağı bir yerdi belki de. Ama dediğim gibi, bilmiyordu ve o gün en çok istediği şey o partiye gitmekti.

Hiçbir şeyi istmediği kadar çok istiyordu. Peki nasıl gidecekti, üvey annesi onu yakalasa sabaha kadar döverdi. Ama bu kız kafasına koyduğu şeyi yapardı, yıldızları seyretmek için kaçtığı gecelerdeki gibi yine kaçacaktı. Belki uygun kıyafeti yoktu ama olsun annesinden kalan tek hatırasını, o pudra renk, bahardaki çiçekleri andıran elbisesini giyerdi. Elinde tek o vardı genç kızın ve gitme isteği. Sanki içinde bir şey onu partiye gitmesi için zorluyordu. Ve bunlar onun için yeterdi.

Kulenin çanları çalıyordu partinin başladığını göstermek için. Genç kız geldi kuleye, etrafındaki insanlara bakındı. Mücevherler içinde, parlak elbiseleriyle birbirinden şık kadınlar; onlarla bir gece geçirebilmek için türlü şaklabanlıklara giren erkekler. Sonra kendine baktı. Benim burada ne işim var, dedi sadece. O gelmek için yanıp turuştuğu yerdeydi ama sadece gitmek istiyordu artık. Oraya ait değildi o.
Ta ki prensi görene kadar. Prens farklıydı sanki onlardan. Onun partisiydi ama sanki o da mutlu değildi burada olmaktan. Prensin o halini görünce vazgeçti gitmekten, kendisiyle alay eder gibi bakan kalabalığın arasından sıyrılarak gitti prensin yanına. Prens de onu görmüştü artık. Büyülenmişti sanki gözlerinden, onun o sadeliğinden, doğallığından. Önünde eğildi ve dansa kaldırdı genç kızı zarafetle. Müzikler çalıyordu, onlar dans ediyordu. Artık sadece ikisi vardı, genç kız ve prens. Susmuş birbirlerinin gözlerinin içine bakarken genç kız konuşmak için ağzını açtı ve döküldü dudaklarından kelimeler:
"Yarayla alay eder yaralanmamış olan
Bak nasıl da sararıp soluvermiş tanrıça kederlerden
Sen çok daha parlaksın çünkü
Sen tüm göklerdeki yıldızların ilki
Sen aydınlatırsın geceyi."*
İlk defa birisi şiir okuyordu prense.Bir şiir miydi, yoksa bir şarkı mıydı belli değildi ama ilk defa yıldızlar kadar parlak olan bir kızın ağzından kendisine böyle bir şey söyleniyordu. İşte o anda gerçekten aşık oldu prens kıza. O an bir şey oldu aralarında, bir bağ, bir büyü. Artık birbiri için atıyordu kalpleri. Bu belliydi gözlerinden.

Onlar kendilerini birbirlerine kaptırmışken bir ses geldi arkalarından. Üvey annesi gelmişti genç kızın, onu orada görünce küplere binmişti yaşlı kadın. Genç kız onu görünce kaçtı hemen, koşa koşa kaçtı. Ama ne gelir ki elden, o gece sabaha kadar dayak yedi üvey annesinden. Buna rağmen ağlamıyordu o, aksine çok mutluydu. İlk defa sevgiyi hissetmişti o gece üzerinde, niye ağlayacaktı ki.

Ertesi sabah güneş daha yeni doğmuşken, prens kasabada tüm evleri dolaşıp prensesini, Cinderella’sını bulmaya çalışıyordu. Ama adını bile bilmiyordu kızın, ona bu ismi bile kendisi vermişti. ‘Cinderella’ gece yıldızı… Tüm evleri tek tek dolaştı prens. Tam vazgeçmişken evin birisinde bir defter buldu, güllerle kaplı bir defter. İlk sayfasında genç kızın ona söylediği şiir yazıyordu, son mısraları çizili. Sen tüm göklerdeki yıldızların ilki, sen aydınlatırsın geceyi.

Kimileri prens o defteri bulduktan sonra, Cinderella’sını buldu der; kimisiyse genç kızın o gece dayak yemekten bitap düştüğünü, en sonunda da annesinin yanına göçtüğünü. Ama bu iki son değiştirir mi bu hikayenin büyüsünü. Belki bir peri yoktu bu hikayede. Ama sevginin büyüsü vardı; şiirin, güzelliğin büyüsü. Söylesenize hepimizin içinde bir büyü yok mu zaten, öyleyse neden bir perinin gelip onu ortaya çıkarmasını bekliyoruz.

*William Shakespeare - Sen Aydınlatırsın Geceyi


(Ali) #766

Çirkin arkasına döndüğü zaman kızın güzelliği karşısında büyülendi adeta. Kız ise büyük bir korkunun ruhuna işlediğini, onu daralttığını hissediyordu. Nefes almakta güçlük çekiyordu ve yerinden kımıldayamıyordu. Arkasındaki şöminenin sıcaklığı ensesine doğru tüm şiddetiyle vuruyordu. Çirkin, kızın fazlasıyla korktuğunu anlayınca tekrar arkasına döndü ve odanın en uzak köşesine geçti. “Bahçemin en güzel parçasıydı o. Kendimden bile fazla değer verdiğim bir canlıydı. Özür dilerim bağırdığım için ama sen o çiçeği kopardığın zaman içimden bir parça kopmuş gibi hissettim.” dedi Çirkin, Bella’ya. Bella biraz daha sakinleşti ve yavaşça ayağa kalktı. “Seni… Seni ve burayı gördüm. O çiçeği gördüm. O yüzden kopardım. Ben… Ben senin için bu kadar değerli olabileceğini düşünememiştim. Günlerdir rüyalarımdan çıkmıyorsun. En sonunda hasta olduğum için annem büyücü buldu ve o bana burayı gösterdi. Seni önceden gördüm. Sen rüyalarımdaki devsin.” dedi Çirkin’e. Sonrada ona neden böyle olduğunu anlatmasını istedi. Çirkin, eski bir prens oluşunu, sonra bir büyücünün onu büyü ile bu hale getirdiğini anlattı. Onların muhabbeti uzadıkça uzadı. Zamanın farkına hava karardıktan belli bir süre sonra varabildiler. Çirkin, kıza orada kalmasını önerdi ve şatonun en görkemli odasını ona hazırladı. Kız odasına geçti ve yatağa uzandı. Rüyalarındaki devi bulmanın verdiği mutlulukla derin bir uykuya daldı. Çirkin ise freski izliyordu. Önceleri saçma olarak gördüğü bu fresk şimdi ona dünyanın en anlamlı şeyi olarak gözüküyordu. Sabah olduğunda Bella muhteşem bir kahvaltı sofrası ile karşılaştı. Çirkin ortalıkta yoktu. Kahvaltısını yapıp üstünü giydi ama gitmek istemiyordu. Bir yandan gitmek istemiyordu, diğer yandan ailesinin ne derece merak etmiş olabileceği aklına geliyordu. Ailesi büyük ihtimalle her yerde onu arıyordu. Bella istemeyerek de olsa kapıya doğru gitti. Kapının yanındaki masada bir yüzük ve not gözüne çarptı. Notta, “Eğer tekrar gelmek istersen yüzüğü takman yeterli. Yüzüğü takınca burada olacaksın, çıkarınca taktığın yere döneceksin.” yazıyordu. Bella büyük bir mutlulukla yüzüğü alarak eve gitti. Ailesi tam tahmin ettiği gibi meraktan deliye dönmüştü. Babası daha ortada yoktu ama dünyayı umursamayan iki kız kardeşi bile onu çok merak etmiş, tüm gece uyumamıştı. Bella’yı görünce boynuna atladılar. Bella başından geçenleri anlattı ama pek inandıramadı kimseyi. Hatta ailesi onun deli olduğunu düşünmeye başlamıştı. Bella, şatoyu anlatırken o kadar coşkuluydu ki tüm ev onun topyekün delirdiğine kanaat getirdi. Babası gelince konu ona da açıldı. Adam hastanenin ona şuan için en uygun yer olduğuna büyük bir isteksizlik ve üzüntü içinde kanaat getirdi. Bella’ya bunu söylemediler ve hissettirmemeye çalıştılar. En sonunda eve doktorlar gelince Bella olanların farkına vardı. Doktorlardan kaçıp odasına kendini kilitledi ve yüzüğü eline aldı. Ailesinin doktorları göndermeyeceğini anlayınca yüzüğü taktı ve kendini şatoda buldu. Çevrede Çirkin gözükmüyordu. Bella, “Çirkin!” diye bağırdı, yanıt olarak kükreme aldı. Çirkin hızla odaya geldi ve neler olduğunu sordu. Bella ona olanları anlattı. Burada kalması gerektiğini söyledi. Çirkin için hava hoş tabi, direk olur yanıtını verdi. Günler günleri, aylar ayları kovaladı. Bella ve Çirkin iyice arkadaş olmuşlar, birlikte çok iyi vakit geçiriyorlardı. En sonunda bir gün şatonun kapısı açıldı. İçeri 5-10 adam girdi. Çirkin öncelikli olarak ortadan kayboldu. Gelenler salona girdiğinde Bella’yı buldu. Bella, “Baba burada ne işin var?” dedi. Babası şaşırmış bir şekilde “Seni almaya geldim kızım” dedi. “Bak çevrede dev falan yok. Bunlar hep senin hayalinde kurduğun şeyler. Lütfen gel benimle. Çok iyi olacaksın.” dedi. Kız direnmeye kalkışınca babası yanındaki doktorlara işaret ederek almalarını söyledi. Adamlar kıza doğru yürürken kükreme sesi duyuldu ve Çirkin salona girdi. Adamlardan birkaçını duvara fırlattı. En sonunda kız ile babasının arasına girdi. Adam şok olmuş bir şekilde birkaç adam geriye gitti. Çirkin burnundan solumaya devam ediyordu. O sırada boynuna bir iğne saplandı ve Çirkin’in gözleri kaydı. Uyandığı zaman bir kafese konulmuştu. Önüne bir tas içinde su, diğer tas içinde ise köpek mamasına benzer bir şey vardı. Tamamıyla hayvan muamelesi görüyordu. Konuşmuyor, sadece kükrüyordu. Karşısına bir adam geldi. Uzun uzun süzdü Çirkin’i. Sonra başka bir adam girdi. O da uzun uzun süzdü. Sonunda ikisi de bir şey demeden odadan çıktı ve ışığı kapattılar.


(Gazi Audomarus Fridia DCLXVI PFVV Pipinpadaloxicopolis the First) #767

Transfiguratio

Bu yazılar, yazılmaya başlandıklarında artık önlenmesi çok geç bir olayı başkalarının da yaşamasını önlemek için, ben Prens Albert Ayers tarafından kayda geçirilmiştir. Abartmalar, yalanlar veya şahsi çıkarlar gözetilmemiştir. Zaten artık gözetebileceğim bir şahsi çıkar kalmadı.
Anlatabileceklerimin anlaşılabilmesi için (artık bunun için çok geç olsa da) hayat hikayemden bahsetmek zorundayım. Babam, Kral Alicio, ben daha çok gençken suikaste uğradı. Yaşarken de işleri gereği benimle çok ilgilenemedi, hakkında çok az şey hatırlıyorum.
Suikast, sizin de bildiğiniz üzere Tanrı’nın işi değildir, faniler arasında nedenleri vardır. O sırada -ve hatta çok yakın bir zamana dek- krallığımız ve Beauregard Krallığı arasında süregelen bir savaş vardı. Savaş onuru kavramını hayatlarında duymamış Beauregardlar, babam ölürse lidersiz kalacağımız düşüncesiyle babamı zehirletti.
Yanılmışlardı. Babamın ölümünden sonra annem ordularımızın başına geçti.
Benim vekaletimi ise yakın bir dostu ve hizmetçisi olan Manon’a bıraktı. Bu olaylar sırasında daha epeyce gençtim. 15 yaşıma daha yeni girmiştim ve olaylardan habersizdim. Görünüşe göre Manon’un annemden farklı planları varmış.
Manon, daha o yaşımda bana yakınlaşmaya çalıştı. Fakat bu bir bakıcı annenin yakınlaşması değildi, beklenmeyecek, sapkınca anlamlar taşıyordu.
Şunu inkar edemem ki, Manon, genç ve güzel bir kadındı, bir insanın görüp görebileceği en güzel kadınlardan biriydi. Güzel dişleri ve sağlıklı bir vücut hattı vardı. Yüzü, ona bakan herhangi bir kişiyi büyüleyebilecek güzellikteydi. Saçları, en yumuşak yataklardan bile yumuşaktı. Üstelik, kötü hareketlerini görmediğim, erdemli ve dürüst de bir kadındı.
Bana olan bakış açısını ancak çok uzak olmayan bir zamanda fark edebildim. Oysa şimdi bakınca, en başından beri her şey ne kadar barizmiş diyorum. Nitekim bu olayı fark ettiğimde müdahale etmedim ve görmezden geldim.
Ta ki o niyetini açık edinceye kadar.
Başka koşullar altında olsaydık belki, asla reddetmeyeceğim bir teklifti. Ama bir asildim ve ondan gençtim, üstelik o benim vekilimdi, bir noktada (hiçbir zaman öyle davranmamış olsa da) annem sayılırdı.
Bu yüzden, sorumluluklarımı, krallığı ve içinde bulunduğumuz durumu düşünerek nazikçe reddettim.
Bu hayatta benden daha önemli şeyler de vardı.
Ama Manon bunu anlayışla karşılamadı. Gitmeden önce bilmediğim bir dilde bir şeyler bağırdı ve suratıma tükürdü.
Ben ise bunca yıllık hatırına sessiz kaldım ve serbestçe gitmesine izin verdim.
Değişimler bir hafta sonra başladı.
İlk başta çok belirgin bir şey değildi, vücudumun garip yerlerinde rahatsız edici kaşıntılar hissettim. Kimseye bahsetme gereği duymadım. Veliaht prens olarak benim güçlü görünmem gerekiyordu ve bu her ilginç şeyden mızmızlanarak olacak bir şey değildi.
İlk kez, ilk semptomlardan iki hafta sonra (ilk semptomlar da hala devam ediyorken) sırtımda ağrılar ve bazı bölgelerimde kıllanmaların oluşmasıyla bunu doktoruma danışma gerekliliği duydum. Doktorum fazla yorum yapmadı, yüzünde endişeli bir ifade vardı. Bana, o an ne olduklarına fazla önem göstermediğim için şu an doğru düzgün hatırlayamadığım birkaç ilaç verdi.
Fakat asıl değişim, bu meseleye artık çok daha önem vermem oldu. Aklımın arkasında duraklamak bilmeyen komplo teorileri dolaşmaya başladı. Bir süre sonra (o zamana kadar istediğim kitaplar zaten odamda olduğu için çokça ziyaret etmediğim) kütüphaneye sıkça uğramaya başladım.
Et Morbo Curatio adlı bir kitapta semptomlarıma uyan birkaç hastalık gördüm, bu hastalıkların hiçbirinin çok ciddi sonuçlarının olmaması içimi rahatlattı.
Sonra denge bozuklukları başladı. İlk semptomlardan 7, doktora ilk danışmamdan 5 hafta sonra, düz yolda giderken bir kolona çarptığımda fark ettim bunu. Aynı gün içinde mide bulantıları başladı, takip eden iki günde ise gözlerimde bulanıklaşmalar.
Kendimi, kendi vücudumda rahat hissetmiyordum. Uzuvlarımı kontrol etmekte, koordinasyonda sıkıntılar yaşıyordum.
İlk belirgin fiziksel değişim, ilk semptomlardan 11 hafta sonra başladı, vücudumda, özellikle kol ve bacaklarımda, ödemler çıkmaya başladı. Artık Et Morbo Curatio aradığım cevapları vermiyordu.
Kütüphanede çekildiğim inziva, beni bilgeliğin çok daha derin ve karanlık yerlerine götürdü.
To Vivlio ton Katastrofon, Lanetler Kitabı, bilmediğim, harflerini bile okuyamadığım bir kitap ama zaten ilgi çekici yanı da buydu.


İlk kısım, biraz devamı da var da, onlar kendi içinde bir tamamlanma hissi oluşturmadığı için daha devamını paylaşmadım.