Hikayeleri Yeniden Yorumlama Yayınevi


(Sapere Aude!) #769

Terk edilmiş bir depoda, karnımda kurşun yarasıyla kanlar içerisinde yatıyorum. '‘Peri’'yi bekliyorum. Bütün planın arkasındaki kişiyi, büyük bir vurgun yapmanın hayallerini kuran ancak duyduğu haberler sonrasında bu hayallerini erteleyip bir süre gözden kaybolması gerektiğini düşünen o iyilik perisini bekliyorum. Ortalıktan toz olması için öncelikle ufak bir sorunu halletmesi gerekiyor; giderek genişleyen bir kan gölünün ortasında yatan beni. Acı içerisinde işlerin nasıl bu hale geldiğini düşünüyorum. Neyi yanlış yaptığımızı, kontrolü ne zaman kaybettiğimizi, nasıl çuvalladığımızı ve karşımızdakilerin ne zaman bizim gerçek planımızı anladığını bulmaya çalışıyorum. Başaramıyorum. Çünkü Peri’nin planladığı işler hep çocuk oyuncağı olmuştur. Girersin, her şeyi plana göre yaparsın ve çıkarsın. On dakikada zengin olmuşsundur. Bu seferki soygun da öncekiler gibi başlamıştı. Girmiş, plana uygun hareket etmiş ve çıkmıştık. Ama zengin olmamıştık. On dakikada elime geçen karnımdaki iki mermiydi ve üstelik '‘Üvey Kardeşler’'den haber yoktu. Bir şeyler ters gitmişti. İster istemez o çirkin ihtimali düşündüm: İhanet. Biri bize ihanet etmiş olmalıydı.


Peri, benimle konuşmak istediğini söylediğinde hiç ikiletmeden yanına gitmiştim. İkimizin de bir diğerine ihtiyacı vardı ve ihtiyaçları gidermede birbirimizden daha iyisini bulamazdık.

Gerçi yaşadığı yerden anladığım kadarıyla Peri’nin paraya ihtiyacı yoktu. Kimi zaman, bütün bu planlamaları zevk için yaptığını düşünürdüm. Her bir soyguna farklı bir konsept bulması, bu konseptlere hastalık derecesinde tutularak bütün planı en ince detayına kadar kurgulaması, ihtiyacı olduğu için çalan birinin yapacağı şeylere benzemiyordu. Ben, ihtiyacı olduğu için çalan tayfadandım. Çok küçük yaşta bu işe başlamış ve kısa zamanda hem polisler hem de iş sahipleri tarafından en çok aranılan kişi haline gelmiştim. Hala acemi olmama rağmen, bizim iş için oldukça fazla sayıda iş yapmış ve hiçbirinde yakalanmamıştım. Çoğundan fena olmayacak ücretler almış, polislerden saklanırken bütün parayı çarçur etmiş, sonrasında yeni bir iş yapmak için dönmüştüm. Bütün bu zaman boyunca da Peri ile birkaç defa çalışmıştım. O, diğer iş sahiplerinden daha fazla pay verirdi. Ayrıca işleri bizim için oldukça kolay bir hale getirirdi. Plan yapma konusunda gördüğüm en yetenekli kişiydi. Yapmamız gerekeni, nerede ve ne zaman yapmamız gerektiğine kadar söyler, bunları bize ezberletir, söylediklerini harfiyen yerine getirmemiz gerektiğini, işin ancak böyle tereyağından kıl çeker gibi hallolacağını söylerdi. İnisiyatif almamız, patronculuk oynamamız, hatta birbirimizle konuşmamız gerekmez. Yalnızca, işin bizden istenen kısmını yapmamız beklenirdi. Bizler de kuklalar gibi onun dediklerini yapardık ve gerçekten de hallolurdu.

Peri buna, ‘‘hırsızlığın Fordist üretimi’’ diyordu. Biz, sihir diyorduk. Çünkü kimsenin soyulamayacağını düşündüğü ne kadar yer varsa, kimse kolundaki saate bakmaya fırsat bulamayacak kadar kısa süre içerisinde, kollarındaki saate varıncaya kadar soyar ve kaybolurduk. Temiz bir iş çıkarırdık. Halimizden memnun olmamamız için hiçbir sebep olmazdı. Hatta Peri’nin bütün her şeyi bir konsept dahilinde planlamasına, buna uymamızı beklemesine ses çıkarmamamız da bundandı. O, her plana, kendi deyimiyle '‘kendi sihirli dokunuşu’'nu ekler ve değişik konseptlerle işi halletmemizi isterdi. Herkes onun, hepimizi alaya aldığını düşünürdü. Ama ciddiyetini bozmaz ve bu konuyu tartışmaya açmazdı. Zamanla, bu tavrına alıştım. Hatta itiraf etmeliyim ki çok eğlendiğim de oldu.

Yine o gün, güzel bir fikrinin olduğunu söylemişti:
-’‘Külkedisi’’ olacaksın. Ekibin de ‘‘Üvey Kardeşler’’ olacak. Siyah takımlarınızı giyin. Ama seninkinin parlak olmasını istiyorum. Bütün gözlerin üzerinde olması lazım, özellikle de ev sahibinin gözlerinin. Bu sefer dikkat çekme kısmı Külkedisi’nde olacak. Sen partidekilerin sana bakmasını sağlarken kardeşlerin de gizlice kasaya gidip işi halledecekler.
-Hepsi bu kadar mı? Planlarını detaylı yapmayı sevdiğini sanıyordum, dedim.
-Zaten yaptım. Külkedisi’nin parlaması gerektiği için senin görevin bu kadar. Partinin tadını çıkar, dedi.

Yüzünde tuhaf bir memnuniyet vardı. İlk defa birine ne yapacağını söylemiyor, inisiyatifi tamamen bırakıyordu. Sırtımdan bir ürperti geçti. Doğaçlama yapma düşüncesi beni korkuttu. Kısa bir an, bundan şüphelendim. Gözlerine tekrar baktığımda, yeniden konuşmaya başladı.
-Telefonun açık olsun, kardeşlerinden mesaj alacaksın.
Arkamı dönüp kapıya yöneldim. Tam çıkarken ‘‘Külkedisi’’ diye seslendi:
-Balkabağına dönüşmeyin, dikkatli olun.


Parçalanmış bir balkabağına benziyorum. Bir şeyler ters gitti. Plan aksadı, hayır. Hayır, hayır. Biri ihanet etmiş olmalı. Yoksa plan aksamazdı. Şu an, bu depoda kan kaybından ölüyor olmazdım. Biri ihanet etmiş olmalı. Kim olabilir?


Soygunun olacağı günü hepimiz biliyorduk. Telefonlarımıza birkaç gün önceden mesaj gelmiş; yer ve gün bildirilmiş, saat kaçta, nerede olmamız gerektiği söylenmişti. Tam vaktinde oradaydık. Benim yanımda Üvey Kardeşler’den ikisi vardı. Diğer ikili bizden yarım saat sonra girecekti. Onların girmesiyle plan işlemeye başlayacaktı.

Karnımın üstünde bir ağrı hissettim. Heyecanlanmıştım. Uzun zaman sonra ilk defa planı harfi harfine yerine getirmeyecektim, inisiyatif alacaktım. Külkedisi gibi geceye damga vuracaktım. En azından benden beklenen buydu. Peki, bunu nasıl yapacaktım? İnsanların dikkatini nasıl çekecektim? Benim gibi, işi dikkat çekmemek olan bir hırsızın şimdi, herkesin dikkatini çekecek bir şeyler yapması gerekiyordu. Birden bunu düşünmemiş olduğumu fark ettim. Peri’nin planlarına o kadar alışmıştım ki o bana ‘‘Partidekilerin sana bakmasını sağlayacaksın.’’ dediğinde bunu nasıl yapacağımı hiç düşünmemiş, Peri’nin sözlerinin büyüsüne kapılmıştım. Etrafıma bakındım. İyi bir plana ihtiyacım vardı. Kapıdan, Üvey Kardeşler’in diğer ikisinin de girdiğini gördüm. Göz göze gelince belli belirsiz başlarını salladılar. Harekete geçmemi istiyorlardı. Umutsuzca etrafıma bakındım. Ne yapacağıma dair hiçbir fikrim yoktu. Şatafatlı salonda sağa sola bakınarak ilerlemeye başladım. Konuşacak insanlar arıyordum ama kalabalık müziğin etkisiyle kendisinden geçmişti. Sürekli değişen ve hiç yorulmadan dansına devam eden ışığın ulaşamadığı köşelerde insanlar birbirlerinin kulaklarına doğru eğilerek konuşmaya çalışıyordu. O tarafa yöneldim. Ama hiç kimse, bana doğru bakmadı bile. Omuzlarım düşmüş bir halde dans edenlerin arasına doğru ilerledim. Işığı takip ediyor, adeta ışığın beni fark edilir kılmasını diliyordum. Şu an eğlenen, dans eden, bağıra bağıra karşısındakine bir şeyler anlatmaya çalışan ne kadar insan varsa, hepsini, onların ruhları duymadan soyabilirdim ama bu yeteneğim içinde bulunduğum durumdan beni kurtarmıyordu. İyi bir hırsız olmam, hiçbir işe yaramıyordu. Çünkü o kadar iyiydim ki kimsenin dikkatini çekemiyordum. Hareketsiz bir şekilde, dans edenlerin arasında durdum.

Ne kadar süre geçti, bilmiyorum. Yalnızca kaba bir ses ve ardından gelen çığlıkları hatırlıyorum. Üvey Kardeşler’in hınç dolu gözlerle yanıma geldiklerini, ellerindeki silahlardan birini bana verdiklerini, içlerinden birinin küfürler eşliğinde bana bir şeyler anlatmaya çalıştığını hayal meyal hatırlıyorum. Sonrası bir sisin içindeymişim gibi bulanık. Alarm sesleri, çığlıklar, silahlar, yere düşen insanlar, çığlıklar. Ateş ettiğimi, karnımda bir sancı hissettiğimi anımsıyorum. Acıya rağmen ilerlediğimi ve kapıdan çıkıp bir arabaya atladığımı da hatırlıyorum. Balkabaklarını düşünüyorum. Sonra her şey kararıyor. Gözlerimi bir depoda açıyorum, bu terk edilmiş depoda karnımda kurşun yarasıyla ölümü beklediğimi biliyorum.


Bir ses geliyor. Kafamı hafifçe kaldırınca onu görüyorum, Peri’yi. Yanıma kadar geliyor, eğilip yarama bakıyor. Konuşmaya başlamadan önce, cebinden bir mendil çıkarıp yüzümü siliyor:
-Ah Külkedisi, diyor. Ayakkabının tekini arkanda bırakmışsın. Seni bulmam hiç zor olmadı.
Kesik kesik soluyorum, yardım isteyecek gücü kendimde bulamıyorum. O da bunun farkında, ama yaramı görmezden geliyor.
-İyi işti, gerçekten her şey planladığım gibiydi. Siz ortalığı karıştırırken kasaya ulaşmak zor olmadı. Bu yüzden sana hep minnettar kalacağım.

Mendiliyle bir kez daha yüzümü siliyor. Beni öldürmeyecek, buraya beni öldürüp planını tamamlamak için gelmiş olsa da ilk defa o da plana uymayacak, kan kaybından ölmemi bekleyecek. Karşı koyacağımı biliyor, karşı koyamayacağımı biliyorum. Öksürüyorum, bir şeyler söylemek istiyorum. Elimi tutuyor:
-Boşver, plan amacına ulaştı zaten, diyor. Sen, huzur içinde balkabağına dönüşebilirsin.


(büşra) #770

Yorumları yeniden okuyorum da herkes çok güzel şeyler yazmış, aramızda kalsın ben en çok bu öykünün yorumlarını beğendim. İlginç bir şekilde de ilk kez istediğim bir hikaye seçildi ve aklıma yazacak güzel bir şey gelmedi, birkaç karahindiba dışında başarı sarhoşluğuna veriyor ve hepinize teşekkür ediyorum. Çok güzel şeyler okudum. :cherry_blossom:


(Umut) #771

Bu sefer belirli bir zamana söz veremiyorum (verince de tutamıyorum zaten :confused:) ama hikayem yakın zamanda
sizlerle birlikte olacak. Hikayelerinizi okumak, yazmak kadar zevk veriyor. Bana bu alışkanlığı kazandırdığınız için teşekkür ederim :smile:


(Volkan Şahin ) #772

Sonbahar mevsimindeki herhangi cuma günlerinden biri yaşanıyordu, her şey sıradandı. Camdan dışarı baktı, sararan ve yere düşen yaprakları izledi, güneşin batmakta olduğunu fark etti. Aynanın karşısına gitti ve yüzünü inceledi. Yüzündeki yaraları, moraran bölgeleri ufak tefek makyaj hileleri ile gizlemeyi başardı. Çok geçmemişti, daha üç saat önce üvey annesinden sağlam bir dayak yemişti.

Monako Prensliği (Principauté de Monaco) balo veriyordu ve bütün vatandaşlar davetliydi. Fransa’nın ileri gelenlerinin ve burjuva sınıfının da katılacağı bu baloya gidebilmek bütün sıradan vatandaşların hayaliydi. Ama daha da önemlisi yakışıklı Prens’i görebilmekti. Külkedisi bu baloya gitmek için can atıyordu, üvey annesinin iznini alıp onlarla gitmek istediğini söyledi.

Bu kendini bilmez isteğin karşılığında sağlam bir dayak yemişti ama üvey annesinin karşısında ağlamamıştı. Derhal evden çıktı ve ormanda ufak bir gezinti yapmadan, bütün gözyaşlarını dökmeden, sesi kısılana kadar bağırmadan da geri dönmedi.

Kendine geldiğinde hala aynanın önünde durduğunu ve pudrayı hala elinde tuttuğunu fark etti. Tekrar, yavaşça, yüzünü pudraladı. Dolaptan elbisesini ve camdan yapılma ayakkabılarını çıkardı. Ayakkabılarından birinin çatladığını, mavi elbisesinde ise bir iki tane kırmızı leke olduğunu fark etti ama umursamadı.

Üvey annesi ve ablalarının evden çıktığını duymamıştı, ayakkabılarının evde olduğunu fark etti ama yine umursamadı ve çıktı.


Saray görkemli bir manzaraya sahipti. Takım elbiseli adamlar ve gayet sofistike giyinmiş kadınlar, dört bir yandan saraya akın ediyordu. Canlı orkestra yavaş müziklerle açılışı yapmıştı. Herkes şampanyasını yudumluyor ve kahkaha tufanı eşliğinde birbirleriyle muhabbet ediyorlardı.

Heyecandan ellerinin titrediğini fark etti ve hemen bir şampanya aldı, kafasına dikti. Biraz olsun rahatlamış hissediyordu. Birkaç arkadaş edindi ve onlarla sohbet etmeye başladı. Herkes ne kadar güzel olduğunu anlatıyor, üstündeki kıyafetlerin ve görünüşünün prenseslere benzediğini söylüyordu.

Yanaklarının kızardığını hissetti ama içinde garip bir his vardı.

Orkestranın çaldığı müzik hızlanmaya başlamıştı ve herkes, eşli ya da eşsiz, dans etmekteydi. Biraz sonra şölenin olduğu salona Prens teşrif etti. Herkesin elini sıkıp kısaca sohbet ederek salonun ortasına doğru ilerliyordu. Sonunda varış noktasına geldi ve elini kaldırıp sessizlik istedi, artık çıt çıkmıyordu:

Mesdames et messieurs, hoş geldiniz. Öncelikle kralımız çok sevilen Louis(Louis XV le Bien-Aimé)'nin aramızda olamamasından derin üzüntü duymaktayım fakat kendisi vatanımızı korumak adına yapacak işlerinin olduğunu ve Paris’i terk edemeyeceğini belirtti. Bugün yüce kralımız ve Fransa için eğlenelim olur mu?”

Bütün salon hep bir ağızdan coşkulu çığlıklar attı ve herkes tekrar dans etmeye başladı. Ancak bu sefer, salona delilik derecesinde bir coşku hakimdi.

Saatler sonra salon sakinleşti ve orkestra tekrar yavaş müzikler çalmaya başladı. Bir süre daha böyle geçtikten sonra valsin ve ardından geceyi sonlandırmanın vakti gelmişti.

Prens’in uzun bir süredir kendisine baktığını biliyordu. Bundan, ve biraz dozunu kaçırdığı şampanyadan, cesaret alarak ona doğru yürüdü.

“Pek güzelsiniz madame, acaba bana isminizi bahşeder misiniz?” dedi Prens, onun eline nazik bir öpücük koyduktan sonra.
“Külkedisi… Ba-bana Külkedisi derler…” kekeledi.
“İlginç bir isim.”

Birbirlerine gülümsediler.

“Acaba sizi valse davet edebilir miyim?”
“Ta-tabi ki Prens’im…” dedi. Sonra bir kabahat işlemiş gibi alelacele “Onur duyarım.” diye ekledi.

Çok geçmeden dans etmeye başladılar. Her şey olması gerektiği gibiydi ve bu an hiç bitmeyecekmiş gibi geliyordu. Ancak çok geçmeden kalbinin hızlıca atmasına sebep olan bir şeyi fark etti.

“Prens’im boynunuz… Ka-kanıyor…”

Prens elini boynuna attı ve parmaklarına bulaşan kanı inceledi.

“Çok ga…” Konuşması boynundan fışkıran kanlarla bölündü. Külkedisi dehşet içindeydi, çevresine baktı ancak kimseyi göremedi. Neler olduğuna anlam veremiyordu. Sanki büyük bir spot ışığının altında tek başına duruyormuş gibiydi, çevresinde birilerinin olduğunu biliyordu ama kimseyi göremiyordu.

“Ya-yardım edin… Lütfen! Lütfen, yardım edin!”

Bağırdı, çığlık attı. Karanlığa doğru ilerlemeye çalıştı ama yapamadı. Prens’in başucuna eğildi. Prens öğürerek kan kusarken elinden tutuyor ve gözyaşı döküyordu. Sonra Prens’in gözlerinin kendisine döndüğünü gördü.

“Neden beni öldürdün Cinderella?”

Prens’in sesi ürperticiydi. Onun sesi gibi değildi… Sanki üvey annesinin ve ablalarının sesi geliyor gibiydi. Birden ayağa kalktı ve koşmaya başladı. Merdivenlerden inerken çatlak olan camdan ayakkabısı kırıldı ve ayağına battı. Derin bir çığlık koyuverdi. Ancak durmadı, topallayarak koşmaya devam etti.

Arkasına bakmıyor, nefes almıyordu. Evini gördü, kırarcasına kapıyı açtı. Ancak eve girdiğini düşünürken, aslında odasından çıktığını fark etti. Ne olmuştu, neler oluyordu? Anlam veremiyordu.

Odasının kapısını tekrar açtı, içeride cansız bir manken yerde yatıyor ve müzikle dans eden balerinin kutusundan vals tınıları geliyordu.

Eli, ayağı titremeye başladı. Nefes alamıyor, yutkunmakta zorlanıyordu. Salondaki masanın sandalyesine kendini bıraktı, sonra ayağında derin bir acı hissetti. Kırılmış camdan ayakkabısının bir parçası ayağının tabanına batmıştı, çığlık atarak çıkardı.

Bir süre sonra garip bir koku geldi burnuna. Kokuyu takip etmeye başladı. Yaralı sağ ayağının üstüne bastığı an da bir çığlık daha attı. Sağ ayağının ucuna basarak yarı topal bir şekilde kokuyu takip etmeye devam etti.

Kokunun kaynağına yaklaştıkça daha da ağırlaşıyor, dayanılmaz hale geliyordu. Burnunu kapatmak zorunda kaldı. Koku mutfaktan geliyordu, kapıyı açtı. Gördüğü manzara karşısında bir kez daha dehşete düştü.

Üvey annesinin cansız bedeni mutfağın zemininde uzanır vaziyette duruyordu. Boğazı kesilmişti ancak vücudunda da birkaç tane bıçak darbesi vardı. Olduğu yerde uzun bir süre hareketsiz kaldı. Sonra geri geri gitmeye çalışırken yaralı ayağından akan kana bastı ve kayarak yere düştü. Oradan kaçmak, kurtulmak istiyordu ancak yere düştükten sonra hareket edemediğini fark etti. İstese de yapamıyordu bunu.

Neler olmuştu burada? Kim öldürmüştü ailesini? Neden sonra bir takım anılar doluştu zihnine.

Balonun olacağını öğrenip üvey annesine gitmiş ve onlarla birlikte gelebilmek için izin istemişti. Cansız mankeninin üstündeki elbiseyi dikmekle uğraşan anne önce dudaklarının arasında tuttuğu iğneleri çıkardı ve derin bir kahkaha attı;

“Sen basit bir Külkedisi’sin. Leş gibi kıyafetlerinle yüce Prens’in ve burjuvaların arasına mı gireceksin?” diye devam edip, konuşmasını yine derin bir kahkahayla bitirmişti.

Külkedisi’nin bu isteğinden haberdar olan kötü kalpli ablaları, zavallı kızcağızı aralarına alıp üstündeki kıyafeti yırtmış, saçını yolmuş, tekmelemiş ve tokatlamışlardı. Odasında ağlama nöbetleri geçirmekte olan Külkedisi’ni üvey annesi;

“Kes zırlamayı! Git odun topla da bir işe yara!” diye çemkirerek kendine getirmiş ve evden göndermişti. Ormana giden Külkedisi odun, çalı çırpı, yakılabilecek ne varsa hepsini toplarken bir kızın şarkı söylediğini fark etti:

“Au clair de la lune, Ay ışığında
Mon ami Pierrot, Arkadaşım, Pierrot
Prête-moi ta plume Tüy kalemini hazırla
Pour écrire un mot… Bana bir kelime yazmak için…

Kızın sesi de kendisi kadar güzeldi. Külkedisi, karşısındaki kızın prenseslere layık mavi elbisesini ve camdan ayakkabılarını fark etti. Ufak adımlarla ona doğru yaklaşırken bir dala bastı ve çıkan sesin ardından kız ona doğru döndü.

“Kimsin sen?” Korkmuştu biraz.
“Ben… Hiç. Sadece odun topluyordum, rahatsız etmek istemedim.”
“Dur, gitme!” Arkasını dönüp gitmeye hazırlanan Külkedisi’ne bağırmıştı. “İstersen beraber oynayabiliriz.”
"Ben hiç oyun bilmem ki…"
Önce güldü kız ancak kısa sürdü: “Bir dakika, sen ciddisin.”
“Evet.”

Külkedisi’ni incelemeye başladı, üstündeki yırtık kıyafeti, dağınık saçlarını ve yaralı yüzünü daha yeni fark ediyordu. Kızın suratı garip bir ifade almıştı, Külkedisi ağırlaştıkça ağırlaşıyor, bütün dünya kendisini izliyor ve gülüyormuş gibi hissetti.

“Eve gitsem iyi olacak.” dedi kız.
“Bana oynamayı öğretebilirsin.” diye yanıtladı Külkedisi.
“Yok, gerek yok. Ailem merak eder, evden bu kadar uzaklaşmamalıydım.”
“Elbisen çok güzel.”
“Te-teşekkür ederim. Ama artık gitm…”
“Benim hiç böyle bir elbisem olmadı.”

Kız birden koşmaya başladı ancak Külkedisi de elindeki odunları atıp peşinden koşuyordu. Kısa bir kovalamacanın ardından kızın camdan ayakkabılarından birisi ayağından çıktı ve kız tökezleyerek yere düştü.

“Lü-lütfen, lütfen bırak beni…”

Külkedisi yavaş adımlarla ona doğru ilerliyordu. Eline geçen ilk taşı zavallı kızın kafasına indirdi. Kızın kafasından fışkıran kanların bir-iki damlası mavi elbisesine bulaştı.

Kendi üstündekileri, yerde cansız bir şekilde uzanan vücuttaki kıyafetlerle değiştirdi. Kovalamaca esnasında düşen diğer ayakkabıyı da alıp evin yolunu tuttu. Ayakkabının üstünde çatlak vardı…

Eve dönerken artık güzel olduğunu ve üvey annesinin baloya gitmesine izin vereceğini düşünüyordu. Artık hava iyice kararmış, çoğu evin ışığı sönmüştü. Yüzünde büyük bir gülümsemeyle eve girdi;

“Seni işe yaramaz bok parçası, neredesin kaç saattir? Seni bir alayım da ayağ…” Oturduğu yerden ayağa kalkarken bağırıyordu ancak karşısında yeni elbisesi ve ayakkabılarıyla Külkedisi’ni görünce cümlesini tamamlamadı.

“Anneciğim artık güzelim, şimdi baloya gelebilir miyim?”

Üvey annesi yine derin bir kahkaha attı;

“Güzel olduğunu mu sanıyorsun? Bakın kızlar Külkedisi güzel olduğunu sanıyormuş” kızlarına seslendi ve hep beraber gülmeye başladılar.

“Sen asla güzel olamazsın, senin ruhun aşağılık… Senin ruhun çirkin… Pis Külkedisi!” dedi ve saçından tuttuğu üvey kızını tokatlamaya başladı.

Evet her şeyi hatırladı Külkedisi… O geceydi… Mutfaktan aldığı bıçakla ablaları uyurken onların boğazını kestiğini ve mutfaktaki üvey annesine arkadan saldırıp peş peşe bıçak darbeleri indirdiğini ve en sonunda onun cansız bedeninin de boğazını kestiğini…

Evet, her şeyi hatırladı.

Düştüğü yerden tek seferde kalktı, ablalarının odasının kapısını açtı ve aynı kötü kokuyu alıp birkaç adım geriledi. Daha sonra yaralı ayağının acısına aldırmadan koşmaya başladı. Bitap düşene, ayakları tutmayana, nefes alamayana kadar koştu.


Beyaz fayanslı koridorda iki çift siyah ayakkabı göründü. Birbirleriyle koordineli bir şekilde yürüyor, aynı anda aynı adımları atıyorlardı. Her odadan kimi zaman kesik kesik, kimi zaman derin çığlıklar geliyordu. Koridorda yürümeye devam ettikçe, sondaki odalardan birinde ince bir kadın sesi mırıldanarak şarkı söylüyordu.

“Kim bu?” dedi doktorlardan en uzun olanı, şarkıyı mırıldanan hastanın odasına gelince. Kumral saçlı, ince bıyıklı, kemikli bir yüze sahipti. Rütbece diğerinden üstün olduğu belliydi.
“Bilmiyoruz ama Külkedisi diye sayıklıyor sürekli. Bir de hep aynı şarkıyı mırıldanıyor. Ben işe başladığımda o buraya geleli zaten bayağı olmuştu. Yaklaşık 10-15 yıl gibi bir süre… Monako’dan geldiğini biliyoruz sadece. Günlerce yememiş, içmemiş; dudakları kurumuş, çatlamış, ayağındaki yara enfeksiyon kapmış bir şekilde bulmuşlar.” dedi diğeri. İlk konuşan doktorun omzuna geliyordu kafası, boyuna oranla vücudu da biraz çelimsizdi. Sakalsız yüzünde bir tane kesik izi vardı. Bunu hastalardan biri mi yapmıştı, bilinmiyordu.

Öteki doktor Külkedisi’nin sağ ayağını aradı gözleriyle.

Bunu fark eden diğer doktor “Enfeksiyon çok ilerlemiş, kangrene dönüşmüş, kesmişler.” dedi.
“Peki teşhis ne?”
“Akli dengesi bozuk, yapacağımız bir şey yok. Öylece ölümü bekleyecek zavallı.”
“Aslında yapılacak bir şey var.”
“Nedir?”
“Hastanemizin kapısında silahlara sahip askerlerimiz, arsanın arka tarafında ise büyükçe bir bahçemiz var. Bir yükten kurtulmamız gerektiğini söyleriz.”
“Ama bu… Bu…”
“Delilere ayıracak vaktimiz yok Marcel! Ülke açlıktan kırılma noktasında, Jakobenler gittikçe güçleniyor. Ülkenin yeterince sorunu var, bir de delilerle uğraşmayalım.”
“Peki efendim, nasıl isterseniz.”

Bir sedye geldi ve Külkedisi’nin odasına girdi. Hiç direnmeden sedyeye uzandı, eli istemsizce artık yerinde olmayan sağ ayağına gitti. Hala acıdığını hissediyordu.

Bir an sedyeyi tabuta benzetti ve koridorun beyaz fayanslarında kayarken gözünü tavandaki ışıklandırmalara dikti, hep mırıldandığı şarkıya geri döndü ve tekrar mırıldanmaya başladı. Ama bu sefer daha neşeli, daha içten ve daha yumuşak bir sesle.

“Au clair de la lune,
Mon ami Pierrot,
Prête-moi ta plume
Pour écrire un mot…”


(claude pure) #773

Ella bir yandan üstüne yığılmış işlerle uğraşırken bir yandan da sabah arka avluda birden karşısında beliren adamı düşünüyordu, balo nerdeyse çıkmıştı bile aklından. Adam bir görünüp yine göründüğü gibi aniden kaybolmuştu. Daha önce varlığını duyduğu, üstüne hikayeler yazılan sihir bu muydu? Sihir gerçekten var mıydı? Bitirmesi gereken işlerin çokluğu onu bu düşüncelerden bezgin bir şekilde ayırdı. Aklına üvey ailesinin evden çıkarken yaptığı nispet geldi, morali iyice bozuldu. Şu an baloda eğleniyorlardı, o ise zaten yaptığı işleri tekrar yapıyordu çünkü baloya gitmesini istemediği için böyle buyurmuştu üvey annesi.

Tam diğer bir işe geçmek için oturduğu yerden kalkarken bir ses duydu, bir şey uzun uzun ve kesik kesik gıcırdıyor gibiydi, sabah duyduğu sese benzetti, hani şu esrarengiz adamı görmeden önceki. Çok geçmeden odanın ortasında kulübe belirdi ve içinden sabah gördüğü adam çıktı. “Merhaba!” dedi, “Ben Doktor.” geniş gülümsemesiyle, “Ve burası daa…”, Ella geri geri gidebildiği kadar gitmiş ve duvara toslamıştı, korkmuştu ama bir an sonra az da olsa rahatladı, olanlara mantıklı bir açıklama bulmuş gibiydi, “Bu, sihir değil mi?.. Bir dakika!! Sen benim peri annem misin, bana yardım etmeye mi geldin!” dedi büyümüş umut dolu gözleriyle. Doktor etrafa göz gezdirdi şaşkınlıkla ve “Sen Cinderella mısın yani?” dedi. Ella adının bu şekilde söylendiğini duyunca bozuldu ama konuşmaya devam etti, “Evet, üvey annem ve kardeşlerim öyle söylüyorlar.”. Doktor, “Ella daha hoş değil mi, haklısın, afedersin. Pekala, seninle tanışmak güzeldi Ella.” dedi ve kulübesine yöneldi. Ella, “Gidiyor musun?” diyebildi, aceleyle ekledi, “Bir şartla affederim, lütfen sihrinle bana yardım et, beni burdan kurtaramasan bile en azından bu gecemi kurtar, baloya gidip eğlenebileyim ben de.”. Doktor bir an duraksadıysa da devam edip kulübesine girdi, ve yine o sesle birlikte gözden kayboldu.

Ella tüm hayalkırıklığıyla ağlamaya başlamışken yine o sesi duydu, umutla kulübenin belirdiği yere baktı. Doktor içeriden elinde mavi bir elbiseyle çıktı, “Sanırım bu uygun.” dedi gülümseyerek. Ella “Çok güzel! Teşekkürler!” derken koştu ve elbiseyi kaptı, giyinip geldiğinde dakikalar önceki halinden eser kalmamıştı. Doktor, “Hadi” dedi, kulübeye giriyordu ki “Gelmiyor musun? Seni oraya balkabağından bir arabayla göndereceğimi düşünmüyorsun herhalde.”. Ella duyduklarına anlam veremese de kocaman gülümsemesiyle kulübeye girdi ve mutluluğu şaşkınlığa dönüştü, “Ama,” dedi, “Nasıl?”, Doktor ona zaman tanıdı ve Ella sonunda “Doktor, sihrin düşündüğümden daha güçlüymüş!” dedi gülümseyerek. Doktor da Ella’ya gülümsedi, bir an açıklama yapmayı düşündüyse de vazgeçti ve konsolun etrafında dönmeye başladı gerekli ayarlamaları yaparak. Doktor vardıklarını düşünüp kapıya doğru gittiğinde, Ella, “Ben seni bu sabah gördüm Doktor,” dedi, “arka avludaydım ve sen belirdin kulübenle,”. Doktor, “Çok garip, ben seni hatırlamıyorum hiç.” derken kapıyı açtı. Kapının araladığı boşluktan içeriye gün ışığı girdi. Doktor birkaç saniye durdu ve kapıyı hemen geri kapatıp konsolun başına döndü. “Bir zaman yolcusu için normal şeyler bunlar.” dedi ve birkaç ayarlama daha yaptıktan sonra “Sanırım şimdi oldu.” dedi, kapıya gitti yine. Açtığında geceydi ve sarayın bahçesindeydiler. Ella dışarı çıktığında etrafına bakındı, hem mutlu hem şaşkındı, o sırada Doktor’un bir hikaye kitabına baktığını gördü, “Sadece birşey kaçırdım mı diye bakıyordum.” dedi Doktor, “Görünüşe bakılırsa her şey tamam, elbise, saray, balo saati. A unutmadan, saat 12’yi vurduğunda buraya gelmelisin, burada öyle yazıyor, eminim mantıklı bir nedeni vardır, neyse, ben burada olacağım Unutma tamam mı, 12’de.”. Ella mutlulukla saraya doğru yönelirken bir şey farketti ve geri döndü, “Doktor… Acaba o kulübede bana uygun ayakkabı var mıdır?” dedi sıkılarak. Doktor unuttuğu önemli detayı hatırlamanın verdiği aceleyle içeri girdi ve camdan ayakkabılarla dışarı çıktı. “Al bakalım.” dedi. Ella “Teşekkürler!!” dedi tekrar kocaman gülümseyerek ve olabildiğince hızlı koştu saraya doğru.

Doktor, o gittikten hemen sonra Tardis’ine girdi ve saat 12’ye gitti. Bu arada Ella’ya da bir dakika geçmiş gibi gelmişti ama gongları duyar duymaz Doktor’u hatırlayıp koşmaya başlamıştı. Tardis’e koştu ve prens ona yetişemeden içeri girdi. Prens bahçeye geldiğinde gözden kaybolmuşlardı bile.

“Çok güzeldi…” diyebildi Ella, “Gerçekten çok güzeldi, çok teşekkür ederim Doktor.” dedi ve sarıldı Doktor’a. “Bir daha böyle bir şey yaşayamayacak olsam da.” derken bile gülümseyebilecek kadar mutluydu o an.

Tardis tekrar odada belirdiğinde Ella, “Lütfen bekle, bunları sana geri getireceğim, üvey annemin eline geçmesini istemiyorum bu elbisenin.” dedi ve gitti, geri geldiğinde elbisenin yanında camdan ayakkabıları da vardı. Doktor ikisini de görünce şaşırdı, hikaye kitabına koştu, bir daha baktı, “Bunlardan birini sarayda düşürmüş olman gerekiyordu. Eğer ikisi de burdaysa gerçekten bir daha böyle bir şey yaşayamayacaksın demek olur.” derken ayakkabılardan birini alıp Tardis’le kayboldu. Ella şaşkınlıkla olduğu yerde donakaldı.

Çok geçmeden Tardis tekrar belirdi ve Doktor içeriden çıktı, “Oldu işte!” dedi gülümseyerek, “Hem de aldığından emin olmak için bir süre bekledim bile!” dedi. Hala şaşkınlıkla bakan Ella’nın elinden elbiseyi aldı, ayakkabının tekini ona bıraktı ve “Bunu iyi sakla Ella.” dedi, göz kırpıp Tardis’e girdi.


(Sapere Aude!) #774

Bu güzel yorumlardan sonra yeni bir anket mi açsak?


(Volkan Şahin ) #775
  • Rapunzel
  • Kibritçi Kız
  • Hansel ve Gretel
  • Gül ile Bülbül
  • Ali Baba ve Haramiler
  • Çirkin Ördek Yavrusu
  • Bremen Mızıkacıları
  • Ağustos Böceği ile Karınca

0 oylayan


(Palyaço gibi giyinen ucubelerle kötü bir geçmişimiz var!) #776

Aslında günümüz hikayelerinin bazıları ilk orjinal versiyonlarından çok daha farklı ve rahatsız edici.

Pinokyo, Carlo Collodi tarafından yazılan orijinal versiyonda Gepetto’nun kendisinin oymasının ardından evden kaçar. Yakalanınca, Gepetto’nun kendisini taciz ettiğini iddia ederek zavallı adamı tutuklatır. Hikayenin sonunda da Pinokyo darağacında ölüme mahkum edilir. Biz yıllardır onun çocuk olarak hayatına devam ettiğini düşünsek de aslında gerçek son bu…

Rapunzel: Aslı bir Hristiyan hikayesine dayanan orijinal versiyonda Rapunzel, prensin sürekli kuleye gelip gitmesiyle hamile kalır. Bunu öğrenen prens kuleye bir daha uğramaz, Rapunzel ise bebeğini tek başına doğurmak zorunda kalır. Masalda bile olsa erkekler yan çizmeleriyle ünlü…

Kül Kedisi: Perrault’un hayat verdiği Külkedisi aslında o kadar da saf ve merhametli değildir. Üvey kız kardeşlerini ayaklarını ayakkabıya sığdırabilmek için parmaklarını keserler ve bunu öğrenen Prens gözlerini oyunca hiç sesini çıkarmaz. Üvey kardeşlerini affetmediği gibi, onların ömürlerinin geri kalanını kör dilenciler olarak sokaklarda geçirmelerine seyirci kalır. İntikam soğuk mu yeniyordu, neydi o?

Pamuk Prenses: Hikayenin minnoş Disney versiyonunda, Kötü Kalpli Kraliçe avcıdan Pamuk Prenses’in kalbini getirmesini ister ama avcı bir domuzun kalbiyle onu kandırır. Orijinal versiyonda ise kraliçenin istediği Pamuk’un ciğerleridir ve akşam yemeğinde servis etmeye niyetlenmiştir. Neticede, Kötü Kalpli Kraliçenin yaptıkları anlaşılır ve korda bekletilmiş ateşten ayakkabılar ile ölene dek dans etmeye mahkum edilir. Allah düşmanımın başına vermesin, o ne öyle?

Fareli Köyün Kavalcısı: İntikam ateşiyle yanıp tutuşan Kavalcı, köyün çocuklarını çaldığı müzikle büyüler ve peşinden nehrin sularına kadar sürükler. Büyünün etkisinde olan tüm çocuklar da nehirde boğularak ölür. Bu neyin savaşı kavalcı?

Kurbağa, masalın orijinal versiyonunda prensesi onunla anlaşma yapması için kandırır. Anlaşmayla birlikte giderek istekleri artan kurbağa, sonunda Prensesle birlikte olmak ister ama Prenses sinirlenir ve kurbağayı duvara fırlatır. Neyse ki kurbağa prense dönüşür. Duvara fırlatılışı sırasındaki sesi duyar gibi olduk!

Kırmızı Başlıklı Kız: Kurt küçük kızı yedikten sonra, oduncunun gelip karnını yardığı kısmı sonradan uydurulur. Kurt, Kırmızı Başlıklı Kız’ı midesine indirdikten sonra masal biter. Üzgünüz ama gerçek bu…

Uyuyan Güzel: Basile’in İtalyan versiyonu Uyuyan Güzel’i oldukça sarsıcı. Kral uyuyan bir güzel bulur ve ona uykusundayken tecavüz etmeye karar verir. Hamileliği ve arkasından gelen doğumu boyunca uyumaya devam eder ve sadece çocuklardan biri parmağının altında onu uykuda tutan iğne parçasını çıkardığı zaman uyanır. Sonra kral Uyuyan Güzel ile birlikte olmak için karısını öldürmeye karar verir. Durum pek de adaletsiz olmaz, çünkü karısı ona haber vermeden çocukları ona yedirmeye çalışmıştır.

Küçük Deniz Kızı: Orjinal hikayede bacakları yeni çıkmış bir deniz kızı yürümeye başlar, ancak her adımı ona felaket bir acı vermektedir. Üstelik, prensi bulup onunla evlenmesi gerektiğini de biliyordur, yoksa ölecek ve deniz köpüğüne dönüşecektir. Prens ise başka biriyle evlenir. Onu umutsuzca kurtarmaya çalışan kız kardeşleri deniz cadısı ile anlaşıp ondan bir hançer alırlar. Prensi öldürüp kanını Deniz Kızı’nın ayaklarına akıtırlarsa, tekrar deniz kızı haline dönebilirmiş. Ama başarısız olmuşlar.

http://cewir.com/7-unlu-masalin-rahatsiz-edici-orjinal-versiyonlari


(Volkan Şahin ) #777

Sandıktan Hansel ve Gretel çıktı:


(Gazi Audomarus Fridia DCLXVI PFVV Pipinpadaloxicopolis the First) #778

İtiraz edecektim ama ben de Hansel ve Gretel’e oy vermişim. Enteresan.


(Volkan Şahin ) #779

Et et, içinde kalmasın.


(Gazi Audomarus Fridia DCLXVI PFVV Pipinpadaloxicopolis the First) #780

Yok yok, ondan sonra neden Hansel ve Gretel’e oy verdiğimi hatırladım. Bir şey deneyebilirsem yeni bir şeyler deneyeceğim.


(Volkan Şahin ) #781

Bir ağız tadıyla meme attırmadın yahu… Neyse, dayanamadım.

images (41)

Bu sefer Hansel ve Gretel’i tam yazarsın artık?
:upside_down_face:


(Sapere Aude!) #782

İtiraz ediyorum.


(Volkan Şahin ) #783

Geç kaldın, çoktan reddettim. Mühürlü oylarla yapılan anketimiz demokrasiye uygun gerçekleşmiştir, şaibe yoktur.


(Sapere Aude!) #784

Ben itiraz etmeden nereye reddediyorsun? Önce itiraz gerekçemi dinlemen lazım.


(Volkan Şahin ) #785

Hayda.

Evet biraz gaza geldim. Dinliyorum.


(Gizem) #786

Durun ya hikaye öncesi geyiği başladı çekirdeğimi alıp gelmem lazım


(Sapere Aude!) #787

Dünyanın en haklı gerekçesiyle itiraz ediyorum.

Benim oy verdiğim hikaye seçilmedi.


(anon17803553) #788

:man_facepalming: