Hikayeleri Yeniden Yorumlama Yayınevi


(Ty Lee) #829

Çok iyi bir fikir bence. Özellikle kafasında bir hikâyeyi bitirmek konusunda büyük sıkıntıları olan benim için harika bir fikir. :blush:


(büşra) #830

Harika, o zaman bekliyor olacağım seni. Ben de yazacağım mutlaka. :cherry_blossom:


(Dipsomanik Kullanıcı) #831

Başlık açıldığından beri bu günü bekliyorum :smile: uzun uzun yazın, hepsini zevkle okuyacağım :blush:


(Sapere Aude!) #832

Senin de yazman gerekiyor. Misyonerlik yaptın o kadar.


(Volkan Şahin ) #833

Yine bahçemizde, diğer gül kardeşlerimle geçirdiğim herhangi günlerden biriydi. Güneş içimizi ısıtıyor, toprak yemeğimizi veriyordu. Hepimiz güzel kokularımızı dünyaya yayarken bir yandan da zamanın tekdüzeliğinden şikayet ediyorduk. Hiçbir şey değişmiyor; bahçemize, bu bereketli topraklara hiçbir yenilik gelmiyordu.

Derken bir gün bir bülbül uğradı bahçemize. Güzel sesiyle şarkılar söyledi. Suyumuzu getiren bulutlara, bizi büyüten güneşe, bizi besleyen toprağa şarkılar söylüyordu. Sesi öyle güzeldi ki basit çiçek halimle bunun tasvirini yapamıyorum. Her gün bülbülün tekrar gelip güzel sesiyle şarkılar söylemesini beklemeye başladım. Bir zamanlar güneşin doğuşunu, yağmurun gelişini de bu özlemle beklerdim.

Bahçemize gelmesini beklediğimiz değişiklik, yenilik gelmişti en sonunda. Bülbül tepemizde şarkılar söyleyerek uçuyor, taklalar atıyor, aniden bahçeye inip aramızda geziniyordu. Acaba o bizim hakkımızda ne düşünüyor, diye merak ederdim hep. Bülbül hepimize bakardı ama sanki birini arıyormuş gibi bakardı. Görmek istediğini görmeye çalışıyor, diğerlerini umursamıyor gibiydi.

Çok geçmeden diğer güller de heyecanlanmaya başladı. Bir kısmı, bu şarkıları benim için söylüyor, diye caka satmaya başladı. Ancak hiç kimse tam anlamıyla emin değildi. İçimizden birisinin bu konuşmalar esnasında hep sessiz kaldığını fark ettim ancak üstünde durmadım.

Bülbülün gelişini dört gözle beklemeye başladım. Geceleri uyumuyor, o şarkı söylemediği zamanlar yemek yemiyordum. O geldiğinde doğan güneşin sıcaklığını hissediyordum, o yokken hep gece oluyordu… Yine gelip şarkı söylemeye başlamıştı işte. Onun sesini her duyduğumda incecik gövdemde bir şeylerin kıpırdadığını hissediyordum. Kalbim olsaydı eğer, şu an göğsümü parçalarcasına atardı.

Artık gittikçe daha sık geliyordu bülbül. Daha yüksek sesle, hem de bahçede belli bir yere odaklanarak, şarkı söylüyordu. Tekrar havalandı, üstümüzde taklalar attı ve ani bir hareketle bahçeye indi. Bir an bile olsun şarkı söylemeyi kesmemişti. Aramızda dolaşırken hepimiz onu izliyor, yanımıza gelip bizi sevmesini istiyorduk. Ancak o içimizdeki en kırmızı, en güzel kokulu ve de en dikenli güle gitti. Geçen gün yaptığımız konuşmada tek kelime etmeyen güle…

Onun gözlerine bakarak şarkılar söyledi. Artık sesi bana mutluluk vermiyordu, artık sesini her duyduğumda biri beni parçalarıma ayırıyormuş gibi hissediyordum.

Artık hiç uyumaz, yemek yemez oldum. Diğer güller, bülbülün aşık olduğu güle komplo kurmayı, onu yapayalnız bırakmayı düşünüyorlardı. Bulutları, toprağı, güneşi ona küstüreceklerdi. Hiçbir şeyi umursamıyordum artık. Belki beni daha güzel bulur diye dikenlerimi temizledim. Canım çok yanmıştı ama bülbül beni hiç fark etmedi bile.

Her gün yaptığı gibi ona şarkı söylemeye devam etti. Bense gün geçtikçe soldum, ağladım ancak hiç kimseye belli etmedim. Yapraklarım kurumaya, dökülmeye başladı. Onları birlikte görürüm diye kafamı yerden hiç kaldırmıyordum. Güneşin varlığını unutmuştum artık…

Bir gün bahçemize mavi gözlü, uzun boylu bir adam gelmişti. Arkadaşına, yazdığı bir şiiri okuyordu. Aklımda sadece bir mısrası kalmış:

…Yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?..

Aşk ilginç bir şey. Bir yandan bülbül mutlu diye sevinirken, diğer yandan mutluluğunun sebebi olmadığım için üzülebiliyorum. Onlar aşklarını doludizgin yaşarken, ben de gün geçtikçe daha çok soluyordum…

Son güçlerimle, gövdemdeki tek yaprakla yazmaya çalıştığım bu yazı herhangi birisine herhangi bir anlam ifade eder mi bilmiyorum. Sonuçta bir gülün karşılıksız aşkını kim niye okusun?

Ama bu aşkımı küçültmez, azaltmaz, değersiz yapmaz. Çünkü ben sevdim…

Hem de çok sevdim…

Onsuz olmaktansa ölmeyi kabullenebilecek kadar.


(Sapere Aude!) #834

Çok hoş olmuş, başka bir gülün gözünden anlatmak iyi fikirmiş. Sadece bir noktada takıldım.

Burada baykuş yerine bülbül olacak değil mi?


(Fakat kaplumbağanın sırtında yalnızca kocaman bir soru işareti belirdi.) #835

Orjinalinden daha iyi olmuş.


(Volkan Şahin ) #836

:man_facepalming:

Okurken zihnimde hep baykuş canlanmıştı, bir takım mindgame’ler sonucu öyle bir hata olmuş, düzelttim, teşekkür ederim.

Güzel yorumlarınız için de ayrıca teşekkür ederim.


(claude pure) #837

Hikayeyi daha önce duymuştum sanırım, net hatırlamıyordum, yorumunu okuyup sevdim, sonra gidip orjinali okudum, yorumunu daha bi sevdim. Teşekkürler, çok hoştu :blush:


(Volkan Şahin ) #838

shy-gif-6

Asıl ben teşekkür ederim güzel yorumun için.


(büşra) #839

Şair’in Mektubu

Sen yoktun, hiçbir şey yoktu. Kokun var oldu, kokun geldi önce. Başımı döndürüp beni önce semaya fırlatan daha sonra bir gül bahçesinin ortasına usulca bırakan kokun… Yüzünü görmedim, sesini işitmedim; kokunla sevmeye başladım ben seni Muazzez. Dün gibi hatırlarım kokunla tanıştığım o amfiyi, hangi hoca girmişti o derse, ne anlatmıştı bilirim şimdi bile. Aklım dağılsın diye baktığım bahçede kaç kuş vardı bilirim çünkü senin kokun var etmişti onları.

Kiminin rengi ak, kimisi sarı
Ahh! beni vursalar bir kuş yerine

Sen o bahçenin biricik gülüydün benim için, ne zaman gülümsesen açardın goncadan. Ne zaman ağlasan, bir çiy tanesi olurdu yaşların… Ve ne zaman konuşsan kafamda aynı şarkı. Bir kızıl goncaya benzer dudağın, açılan tek gülüsün sen bu bağın…

Bir gülün açışını bekler gibi bekledim belki de bana yüzünü dönmeni. Dönüşünle Dünya da dönmeye başladı sanki. Gündüzü ve geceyi, mevsimleri sen var ettin. Baharın gelişi senin yüzünün suyu hürmetineydi. Senin yüzünden ve senin sayendeydi her şey.

Ben bir bedbaht karga idim seni izleyen. Ne sesim yeterdi bülbüller gibi şakımaya, ne güzel tüylerim vardı tavuslar gibi ne de cesurdum kartallar misali… Ben bet sesli, çirkin ve korkak bir karga idim. Sen iyi ederdin belki de beni ama sana ulaşmam için önce kendimi sevmem sonra da senin dikenlerinden korkmamayı öğrenmem gerekiyordu. İlacıma ulaşmam için önce tedavi olmam gerekiyordu Muazzez, böyle kısır döngüleri bilir misin? İnsanı ipe götürürler.

Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur

Sana hep en yakın ama bir o kadar da uzak durmam bundandı. Şiirler yoldaşım oldu. "Ya hiç olmasaydın."larla, "Varlığın yokluğuna yeğdir."lerle avuttum kendimi. Aynalardan imtina edip bir ağaç gölgesi buldukça yazdım sana olan hislerimi…

Kokundan, yüzünden sonra geldi adın Mona Roza. Bir şiir getirdi sana bu adı; erişemediğim perperişan seni izlemek zorunda kaldığım o günlerden birinde. Bu isim öyle yakıştı ki sana bazen diğer güller seni kıskanacaklar, sana bir şey yapacaklar diye korkardım. Benim sevgim miydi seni bunca güzelleştiren yoksa güzel olduğun için mi sevmiştim seni? Bilmezdim. Bir kısır döngüye daha takatim yoktu; ben okulda gün boyu izleyip günün devamında da seni düşünmeyi seçerdim.

Bir tüy ki can verir bir gülümsesen
Bir tüy ki kapalı gece ve güne

Günler böyle geçti Mona Roza. Seni sevmek derdi ile dikenlerinden korkmak arasında uçtum yıllar boyu. “Sevdiğimi demez isem sevmek derdi beni boğar.” diyen Yunus’a inat içimde açtırdım yediverenini. Kokunu biriktirdim, yüzünü ezberledim yıllar boyu. Seni o bahçenin ardından izlemeyi öğrettim kendime. Çünkü sen bile en çok kendinle ilgili idin. Herkes seninle ilgiliydi. Bir başka kuş gelse yanına, ödüm kopardı. Çiy taneleri düşse yanaklarından bin parçaya bölünürdüm.

Öyle alıştım ki bu duruma bir süre sonra seni sensiz sever oldum. Varlığının bir önemi kalmamıştı benim sevdamın karşısında… Sevgim onu bile aşmış kendiliğinden yeşerir olmuştu. Sensiz de sevebilirdim artık seni.

Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Meyvalar sabırla olgunlaşırmış

İşte bu yüzden okulun son günü bir şiir okumamı istediklerinde benden, durmadım Mona Roza. Okudum o şiiri çünkü daha fazla acı çekemezdi bu ruh. Alacağını almıştı, dolmuştu, taşacaktı. Tek bir şansı vardı bu karganın ve onu da senden ayrılacağı gün kullandı. O son günde bakabildi ancak yüzüne.

Zaman ne garip şey Mona Roza, bunu daha önce yapmış olsam bir kahraman olacaktım belki de. Sonucu iyi ya da kötü. Harekete geçmem yetecekti. Oysa şimdi "Yazık olmuş."tan öteye geçemeyeceğim. Hikayem anlatılırken ardımdan üzülüp bir de “Kim bilir.” diyecekler “Daha evvel davransaydı oğlancağız, kız da acır severdi belki; evlenirler, çocukları olurdu.” Ben bunu istemezdim Mona Roza. Ya sen seçecektin beni ya da uzaktan sevecektim seni; üçüncü bir seçeneğim yoktu. Bir gülün bir kargayı seçeceği ihtimalini bekledim belki de. Bu umuttu beni yaşatan.

Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı
Alev alev sardı her tarafımı

Kendinle o kadar haşır neşirdin ki benim gibi bir kargayı sevmen imkansız geldi bana. Bu yüzden öğrenmenin benim için hiçbir anlam ifade etmediği, kendi kendine de var olabildiği bir zamanda öğrendin aşkımı. Belki de en doğru zaman buydu.

Sahneden inip bana gelişini izlerken bunları düşünüyordum. Yüzündeki gülümsemeyi hayra yormadım bu sefer. O gonca bana değildi, bildim. Soran hatta belki azarlayan bir şeyler vardı o gülüşte. Birkaç dakika sonra ellerini alaycı bir şekilde saçına atıp “Bu banaydı, öyle mi?” diyeceği belliydi o gülüşün.

En iyi bildiğim şeyi yaptım bu yüzden. Ardıma bakmadan kaçtım. Zor oldu gözlerimi gözlerinden çekmek, ama başardım.

Benim aşkım uymaz öyle her saza
En güzel şarkıyı bir kurşun söyler

Bir daha seni hiç görmedim Mona Roza. Hiçbir gülü koklamadım senin gibi. Kimseye isim takmadım. Şöyle bir bahar havası alayım diye dışarı çıktığım bu sabah bir şeyler hatırlattı seni bana. Ben de durup bunları yazdım; dile kolay yirmi beş yıl olmuş Mona Roza; mektup yazacak kadar yenmişim korkumu. Bir bu kadar daha bekleyebilseydik belki gözlerine de bakabilirdim.


(Sapere Aude!) #840

Muhteşem olmuş.


(Öyle biri) #841

Bülbül bugün erken uyanmıştı. Günlerdir yaptığı Gül’ü ziyaret etme ritüeli için hazırdı. Onu daha güzel yüzünü görmeden sevmişti. İlk gördüğünde dikenli kuru bir saptı gül. Ama bülbül ün kalbi bu çirkin sap için atmıştı. Sanki sevgisinin mükafatıymış gibi de birkaç gün sonra gül ün bembeyaz yaprakları açmıştı. Gül dünyaya gözlerini açtığında ilk onu gördü . Bülbül açan gülü görünce mutluluktan heyecandan ağlamaya, şakımaya başlamıştı ancak belli ki bülbül ün ağlaması gülün kulağına hoş bir şarkı gibi geldi.Bülbül o günden beri her gün gül ün yanına gidip sırf onun hoşuna gittiği için ağladı. Birgün gül bülbül den sadece geceleri gelmesini istedi. O da sorgulamayıp kabul etti. Geceleri ağlıyor- şarkı söylüyor - sabahları ise ağlamaktan perişan olduğundan uyuya kalıyordu. Tek sorun da bu değildi. İlk zamanlar güller, ağaçlar, kuşlar geceleri bülbül ü dinlemekten memnundu. Ama zaman geçtikçe gece uyanık olup ancak sabah uyuyabilen bahçe ahalisinin sabrı taştı. Bülbül ün yüzüne bakmaz oldular. Ağaçlar bile bülbülün dallarına konmasına izin vermiyordu.


Gülün yanına gitmek için havanın kararmasını bekleyemedi. Daha dün görmesine rağmen onu çok özlemişti. Hafif bir rüzgar vardı ve gülün kokusunu alabiliyordu. İşe bu güzel günde gördü gülün yanındaki Kargayı. Gülün bülbülü gece çağırmasının nedeni gecenin karanlığı ile karganın karanlığını birleştirip kargayı gizlemekti. Bülbül ün ağlamasını isteyen de hep kargaydı zaten. Karga her zaman bülbül ün güzel sesini kıskanmıştı. Gül ise bülbülü hiç sevmemişti…


Bülbül güle doğru hızla uçtu. Gülün dikenleri tüm vücuduna saplandı. İşte bundandı gülün renginin kırmızı olması. Kan kırmızısı olması…


(İlk hikayem, İnşallah hoşunuza gider)


(Gizem) #842

Yukarıdaki yorumları daha okumadım hikayenin orijinalinin linkini biri atabilir mi?


(Umut) #843

(büşra) #844

Çok teşekkür ederim sevgili Ford, senden bunu duymak ne güzel. :cherry_blossom:

unnamed (22)


(Protogonos (Ali)) #845

Gerçekleri saklamak için yalana söylemeye politika denir
Sanat ise gerçekleri anlatmak için yalan söylemektir.


(Sapere Aude!) #846

‘‘Suya versün bâğban gülzârı zahmet çekmesün
Bir gül açılmaz yüzün teg verse min gülzâre su’’

Hiç oralı olmuyor. Başını kaldırıp da bana bakmıyor bile.

-Ne kadar ayıp. Koskoca gül bahçesini sele vermekten bahsediyorsunuz. Bunu yazdığınız için utanmalısınız!

Bana acı çektirmek için yaptığını biliyorum. Başarıyor da. Sözleri, dikenlerinden daha çok can yakıyor. Gagamın ucuna üzgün bir nağme yerleştiriyorum, etrafında birkaç tur atıyorum. Bembeyaz bir gelinlik içerisinde beni bekleyen sevgilim, başını kaldırıp da bana bakmaya tenezzül bile etmiyor. Beni seviyor, sevmese elbette bunu daha önceden belli ederdi. Sadece naz yapıyor, yoksa sesimi duyduğunda kıpırdandığını, güneşin doğuşunu karşılarken yaşadığı heyecanı yaşadığı ben biliyorum. Şarkılarımı sevdiğini biliyorum. Ona yaklaşma cüretini gösterdiğimde beni bu ayrıcalıktan mahrum etmediğini biliyorum. Beni seviyor, ama ona olan sevgimden emin olamadığı için beni sınıyor.

Eh, haksız da değil doğrusu. Genç bir bülbülken biraz hovardalığım olmuştu. Yeni yetme sesimle bağlara, bahçelere dadanıp çiçeklerle gönül sevdalarına dalmışlığım çoktu. Ama bir kez daha ötmek nasip olmasın, onu gördüğümden beri aklımda yalnızca o var. Benim beyazlar içindeki sevgilim! Henüz yüzünü göstermeyen goncam! Şimdi sözlerinle beni yaraladığını biliyorsun, özene bezene yaratılmış o ağzından çıkan her bir sözcüğün kalbime diken gibi battığını biliyorsun. ‘‘Gülü seven dikenine katlanır.’’ demişti ustam, onun sözleri yarama merhem olmasa bir daha çıkamazdım karşına. Ama şimdi sen, dikenlerinle hücum ediyorsun ona da. Göğsümü siper etmem gerekiyor, lütfen kusuruma bakma.

-Ustam yeni bir eser üzerinde çalışıyor. Ben de ona yardım ediyorum. Bu beyit de ikimizin eseridir, biraz da sizindir. Çünkü size olan aşkım ilham oldu Gül Hanımefendi. Lütfen bunu, bir dilbazın hoş kelamı olarak ele alınız. Sizi gücendirmek istemem.

Gülümsüyorsunuz Gül Hanımefendi. Görmüyorum ama biliyorum. Kızardığınızı buradan görebiliyorum. Ama hemen toparlanıyorsunuz. Böylesiniz çünkü, her daim vakursunuz. Sizde en sevdiğim şeylerden biri de bu. Muzipsiniz de. Gözlerinizi devirerek sorduğunuz sorudan belli:

-Ustanız bir garip doğrusu, Bülbül Bey. Kuşlarla konuşup güllere şiirler yazıyor. Biraz yalnız olsa gerek?

Ah, siz benim ustamı tanısanız! Ah, onu bir görebilseniz, ne çok seversiniz, sayarsınız onu. Hakkında söyledikleriniz için pişman olursunuz. Hayır, olmazsınız. Çünkü pişmanlık size yakışmaz. Siz böyle düşünürsünüz. Halbuki ne çok yakışır Gül Hanımefendi! Her duygu, üzerinize ne güzel oturur, güzelliğinize güzellik katar. Pişmanlıkla kızarır yanaklarınız, benim içimde bir yangın başlatır. Uzatırım gagamı, bir buse alırım belki. Hayır, hayır, hayır. Yakışık almaz elbette. Lütfen mazur görün, bağışlayın. Bazen hayal kuruyorum işte, hayalperestliğin getirdiği bir şey. Siz hiç hayal kurar mısınız Gül Hanımefendi? Kurarsınız elbette, siz de baharın çocuğusunuz neticede. Gerçi, diğer kardeşlerinize göre biraz geç kaldınız. Henüz gül cemalinizi göstermediniz ama elbet, elbet baharın kızısınız siz de. Taç yapraklarınızdan, o bembeyaz güzelliğinizden, ışıltınızdan belli.

Kıpırdanıyorsunuz. Canınız sıkılıyor. Çünkü ben bir süredir size cevap vermiyorum, kendi kendime konuşuyorum. Telaşla etrafınızda bir tur atıyorum. Açıkçası, ne sorduğunuzu hatırlamıyorum. Ne diyeceğimi bilmediğim zamanlarda hep yaptığım gibi bir türkü tutturuyorum. Siz, biraz sakinleşiyorsunuz. Beni mükafatlandırmak için soruyorsunuz:

-Bu, üzerinde çalıştığınız son şey, yalnızca bir beyit mi yazdınız? Bu kadarcık mı?
-Hayır, elbette hayır, Gül Hanımefendi. Yalnızca size layık olup olmadığından emin olamadığım için tereddütteyim.
-Ah, Bülbül Bey! Sizin şu latifeleriniz yok mu, benden önce kim bilir kaç çiçeğe bunları söylediniz. Kaçını böyle umutlandırıp sonra yüz üstü bıraktınız. Ah siz hovardalar, dilbazlar! Dilinizden şerbet görüntüsünde mey dökülür, sarhoş edersiniz. Ama sizi uyarayım, beni kandıramazsınız!

Neden böyle konuşuyor? Onu sevdiğimi bilmesine rağmen, neden sürekli beni sınıyor? Ben de Mecnun’dan daha büyük aşıklık istidadı var, ustam söyledi. Gül Hanımefendi bunu göremiyor mu? Keşke başını kaldırıp baksa da görse. O beyaz örtülerinin arasından uzanıp beni bir görse, o dakika sevdamın ne kadar büyük olduğunu görür. Ama kendisi zahmet etmiyor. Beyazlar içerisinde bekliyor, bütün kardeşleri kan kırmızısı renkleriyle arzı endam ederken benim sevgilim, beni her gün sınıyor. Bir gülümsemeyi, bir güzel sözü benden sakınıyor. Her daim beni küçümsüyor, ustama dil uzatıyor. Sözleriyle kalbimi kırıyor, içimdeki bir yudum umudu aşılmaz çöllere bırakıyor. Beni, çöle mahkum ediyor. Kayboluyorum, önce sesimi sonra kendimi kaybediyorum. Kuruyorum, gönlüm kuruyor, son bir çabayla ağzımdan bir beyit dökülüyor:

‘‘İste peykânın gönül hecrinde şevkum sâkin it
Susuzam bir kez bu sahrada menüm-çün ara su’’

Duyar duymaz dikkat kesiliyor. Devamının gelmesini bekliyor ama devam ettirecek gücü kendimde bulamıyorum. İçine düştüğüm aşkın ızdırabı ciğerlerimi yakıyor. Kanatlarımı açamayacak kadar yorgunum. Bitkin bir şekilde Gül Hanımefendi’ye bakıyorum. Benimle hiç ilgilenmiyor. Dönüp nasıl olduğuma bakmıyor bile. Gözlerim ağırlaşıyor. Yere çöküyorum. Tam o anda hayal meyal, çok kısık bir ses duyuyorum:

-Rica etsem, bana sarılır mısınız Bülbül Bey?

Sevgilim, beyazlar içindeki prensesim sesleniyor. Sevgimi kabul ettiğini bildiriyor, vuslat vaktinin geldiğini bildiriyor. Yine utangaç, yine mağrur. O da beni seviyor. Aşkıma karşılık vermek için ona sarılmamı istiyor. Zorlanarak kalkıyorum, üzerimdeki tozu toprağı silkeliyorum. Kanatlarımı açarak sevgilime kavuşmak üzere ilerliyorum. Sendelesem de durmuyorum, durursam devam edemem. Devam edemeyeceksem bile, onun kollarında devam edememeyi yeğlerim. Son anlarımı mutlu geçirmeyi tercih ederim.

Yaklaşıyorum.
Her adımımla sevgilime bir adım daha yaklaşıyorum. Artık aramızda yalnızca birkaç adım var.
Kanatlarımla o bembeyaz yapraklarını sarıyorum. Kalbim heyecanla titriyor. Gözlerimden yaşlar süzülüyor.
Bedenim onun beyazlığına ulaştığında büyük bir mutluluk duyuyorum.

Ve büyük bir acı. Kalbimin tam üstünde bir acı, bir de renk. Göğsüm kıpkırmızı, o güzelim beyaz yapraklara bulaşıyor. Gül Hanımefendi gülüyor.
-Seni sevdiğimi mi sandım?

Kalbim acıyor, ama batan dikenden dolayı değil. Sözlerden veya aşağılanmalardan dolayı değil. Kanım akıyor, ama kalbime batan dikenden dolayı değil. Gözyaşlarım, kanıma karışıyor. Ölüyorum, ağzımdan bir beyit daha dökülüyor:

‘‘Dest-bûsi ârzusiyle ger ölsem dostlar
Kûze eylen toprağım sunun anınla yâre su’’

Bir kahkaha duyuyorum. Gül Hanımefendi gülüyor. Bütün kardeşleri ona eşlik ediyor. Birden gök gürlemeye başlıyor. Uzaklardan kanat sesleri duyuyorum, beni karşılamaya geliyorlar. Sevgilim, damarlarımdaki tüm kanı içiyor. Ben ölüyorum. Kanat sesleri artıyor. Kahkahalar kesiliyor. Davudi bir ses yankılanıyor:

‘‘İçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile
Gül budagınun mizâcına gire kurtara su’’

Simurg, kuşların şahı güzelim kanatlarıyla güllerin arasına iniyor. Beni arıyor, buluyor da. Sevgilimin kolları arasından bedenimi çekip alıyor. Öfke dolu gözlerle güllere bakıyor. Bir ok gibi gökyüzüne fırlıyor. Sevgilime son kez bakmak için bakışlarımı toprağa çeviriyorum, koskoca gül bahçesini sel götürüyor. Aklıma, ustam geliyor:

‘‘Suya versün bâğban gülzârı zahmet çekmesün
Bir gül açılmaz yüzün teg verse min gülzâre su’’


(büşra) #847

Bu harika olmuş Ford, bayıldım. Yayınevimiz yeri geliyor Fuzûlî’ye bile selam veriyor, bunu seviyorum. :cherry_blossom:


(sergen) #848

Evet evet, bence de bu çok hoş, mesela yukarıda bir yerlerde de Sezai Karakoç uğramıştı.