Kadınlar Rüyalar Ejderhalar / Ursula K. Le Guin / "Bilimkurguda Mit ve Arketip"


(Hande) #183

Aslında varış noktası uzak değildi. Üstelik kendi adı kadar iyi biliyordu yolu, kestirmeleri öğrenecek hatta alternatifler üretecek kadar çok katetmişti daha önce, ama bu sefer uzun sürdü gelmesi. Dışarısı fırtınalı bir hava kadar boğucu, aysız bir gece kadar karanlıktı yılın bu zamanında ve onun sarındığı pek sevgili pelerininden başka bir koruması yoktu, kayboldu. Hem söylemek gerekir ki kaybolmak, kasıtlı yapılmadığı takdirde, başınıza gelebilecek en kötü şeylerden biridir bu hayatta; yolu bilmek işe yaramaz, kaybolduğunuzda o bile bin fersah uzaklığında gelir.

Sonunda hana ulaştığında tanıdık bir hava karşıladı onu, bir yandan geldiğini bağırarak ilan etmek istiyor, bir yandan -yorgunluğundan belki de- çekiniyordu. Usulca kapıyı araları önce, o tanıdık hissin içini doldurup ısıtmasına izin verdi. Çok büyük bir yer değildi burası -ki gerek de yoktu zaten öyle olmasına diye geçirdi içinden- durduğu yerden tamamını görebiliyordu; müdavimler masasında derin bir konuşmaya gömülmüştü tanıdık iki suret -her zaman olduğu gibi diye düşündü, acele edip bir yerinden yakalamalıyım-, iki yeni sandalye daha eklenmişti masaya, çok sık yaşanmayan heyecan verici bir gelişmeydi bu, çünkü kendine ait, kökten gelen bir penceresi yoktu bu hanın, tek başınıza kalsanız kısıtlı bir ışık huzmesiyle bir zindan odasına benzerdi, ancak her gelen yanında kendi penceresini de getirirdi ve bu gelişme iki yeni pencere, iki yeni eşsiz manzara demekti -güzel, çok güzel. İçerisi kalabalık değildi, henüz masadaki konuşmaya dahil olmamış, barda uygun aralığı bekleyenler gözüne çarptı; ev sahibesi kâh onlarla ilgileniyor, kâh muhabbete katılıyor, kâh ortamı düzenliyordu; her şey her zamanki gibiydi yani, daha fazla eşikte oyalanmanın hiçbir anlamı yoktu.

“Merhaba…”

Tüm konuşulanlara değinmek istiyorum aslında ama Kralkatili Güncesi’nden başlamak daha kolay geldi. Baştan söylemek istiyorum çok minnak spoilerlar olabilir.

Ben Yerdeniz’i henüz okumadım, Kralkatili serisinin de ikinci kitabındayım, bunu bakış açımın kısıtlı kaldığı noktalar olacaktır düşüncesiyle önceden belirtmek istedim. Ayrıca, yine bu nedenle karakter ve anlatım karşılaştırması yapamayacağım ancak şunu söylemek istiyorum, Le Guin etkisi Kralkatili’ni okurken çok hissettiğim bir şey oldu. Ancak, sadece Yerdeniz’den etkilenmiş gibi gelmedi –ki okumadığım için öyle düşünemezdim zaten- yani bence ana karakter, oluşturdukları evrende isimlerin ne kadar önemli olması ve bir şekilde o dünyada büyü olarak görülen şeyle bağlantılı olması vb. şeylerden çok daha derin bir etkilenme söz konusu. Özellikle Metin, Sessizlik, Gösteri denemesiyle birlikte değerlendirince bunu düşündüm. Konuşmak, kimin söylediği ve kelimelerin önemi Kralkatili’nde çok ön planda olmamakla birlikte etkili bir tema ve o dünyanın işleyişine, bu konuya önem verilmesine özellikle günlük hayat konuşmaları güzel örnek oluyor bence. Bu, karakterlerin önemli bir şey söyleneceği zaman “sana üç kez söylüyorum…” “seni üç kere duydum…” ile başlayan diyalogları; hediye verirken bir karakterin “Bu senin için. Üzerinde taşıyabileceğim tüm sözleri kattım. O yüzden sandığından daha uzun süre yeşil ve canlı kalacak. Çobanpüskülünü yapılması gerektiği gibi toplayıp kendi ellerimle şekillendirdim. Bulundu, örüldü ve bir amaca hizmet eder hale getirildi. İşte. Karşılıksız verilen hediye bu. Ödevim, görevim olmadan ve düstur beklemeden sunuyorum.” demesi vb. birçok yerde karşımıza çıkıyor.

Bunun dışında kitabı çok basite indirgeyerek “bir kahramanın kendi hikayesini anlatması” diyebilirim. Bakınız, hikayesini yazmıyor ya da düşünmüyor ya da kitabın şimdiki zamanında geçen olaylar bize 3. bir kişi tarafından betimlenmiyor; Kvothe bize kendi hikayesini sesli olarak anlatıyor. Yani aslında bir performans sergiliyor ve diğer yandan bu kahramanın en temel özelliğini bana soracak olursanız güçlü, zeki, tutkulu demeden önce size bir performans sanatçısı olduğunu söylerim, bunu kitabı okursanız daha net görebilirsiniz çünkü çok spoiler vermeden anlatamam ama bu durum onun iliklerine işlemiş, karakterini dokuduğu bir iplik gibi. Bunun ne alakası var diyebilirsiniz ya da “Tereyağı fiyatıyla bunun ne ilgisi var?” da diyebilirsiniz (Sergen’e göz kırpıyorum o anlar bunu), belki de zorlama bir ilişki olarak görürsünüz ama bu bence yazarın seçtiği bilinçli bir tercih.

Son olarak da sözlü sanatın varlığı ve önemine şuradan da değinmek istiyorum, üstü kapalı bir şekilde, Rothfuss’un dünyasında aradığınız bir bilgiyi bazen dünyanın en büyük kütüphanesindeki metinlerin arasında bulmanızdansa bir çocuk şarkısında ya da bir hikayecinin ücra bir handa anlattığı hikayede bulmanız daha kolay olabilir.

Tam olarak bunu kastetmedin belki ama bence hikaye anlatmak bilinçli yaptığımız bir tercih değil, konuşan herkes bir hikaye anlatıyordur, hatta onu anlatacak kelimeleri seçmese bile, manavdan eve olan yolculuğunu anlatırken hayatının monotonluğunu anlatıyor olabilir mesela biri; anlatma biçimi ya da içerik konusunda tercihler de yapılabilir ama o kadar. Ford da demiş ya,

Bazı insanlarsa bunu artık sanat diyebileceğimiz incelikte yapma becerisine sahipler ve o şekilde anlatıyorlar hikayelerini, bir yazar da başka bir kahramanın başka bir hikayesini anlatıyor gibi görünse dahi aslında kendinden izler taşıyan, bir nevi kendini ifade eden bir hikaye anlatıyordur çünkü. Kendimizi ifade etmeye ihtiyacımız var bence, çünkü daha yaşanabilir hale getiriyor hayatı. Canın yandığında bağırmanın acını hafifletmesi gibi kötü bir olay sonrasında anlatarak hafiflemeye çalışıyoruz, mutlu bir olay sonrasında onu tekrar tekrar yaşayabilmenin en güzel yolu anlatmak, bir konunun üzerine düşündüğünüzde,

Yani bence neden anlatıyoruz demek, neden uyuyoruz demek gibi; birisi fazla uyur, birisi güne böler, birisi gereksiz keşke zorunda olmasak diye düşünür ama herkes uyur. Neden kurgusal hikayeler anlatıyoruz sorusuna cevaplarına ise katılıyorum ama benim cevabımı Ford vermiş zaten,

Bununla ilgili bir film var, Yalanın İcadı (The Invention of Lying), aslında komedi filmi ama aynen tasvir ettiğin gibi bir dünyayı anlatıyor.


(sergen) #184

:wink:

bu kısmı ursulanın denemelerini okuduktan sonra bende fark ettin. istifler o kadar geniş bir halde olmasına rağmen en çok bilgilerin halk masalları ve çocuk şarkıları arasından öğrenilmesi gerçekten hoş bir detay.

denemeye gelecek olursak. iki defa okudum. her ikisinde de aklıma gelen ezel akay’ın “noktaları birleştirmek” temalı tedx konuşması. şimdilik bunu sunuyorum sizlere…


(Sapere Aude!) #185

Bütün bir kısmı almak isterdim. Ne kadar güzel bir başlangıç, eski sohbetlere ne kadar zarif bir gönderme. Herkese yetecek yerimiz, hepimiz tarafından harlanmış güzel muhabbetimiz var. Yeriniz her zaman sizler için ayrıldı; ne zaman dönmek, sohbete katılmak, soluklanırken iki lafın belini kırmak isterseniz biz buradayız. Bazen masada oturmuyor olsak da hancı kocakarının bekleyenlere anlattığı hikayeleri hiç bitmez. Siz soluklanıp onu dinlerken biz gelmiş oluruz zaten.

Buna ilişkin olarak; bir keresinde yalnızca dışarıdan duyulan seslerin yer aldığı bir hikaye yazılabilir mi diye düşünmüştüm. Hikayemizin kahramanı bir yolculuğa çıkıyor. Yola çıktığı noktadan duyduklarından başlayarak her şeyi kağıda döküyoruz. Varış noktasında bitiriyoruz. Bana çok spesifik iki nokta seçildiği takdirde karakterin başından neler geçtiğini sezebilirmişiz gibi gelmişti, siz ne düşünürsünüz? Sanki yapılabilir gibi geliyor. Böyle olunca da konuşmadan da bir hikaye anlatabiliriz demek istiyorum. Bunu yapmanın zor olduğunu kabul ediyorum ama elbette bu yeteneğe sahip birileri belki vardır, şu an olmasa da ileride olacaktır. Buna inanıyorum.

Güzel bir konuşmaymış, mamut iyi denk gelmiş. Kenarda durup resim yapan, fotoğraf çeken, besteleyen, bunlardan biraz daha önce olayları aktaran kişilerin toplumları tarafından büyücü, ruhlarla iletişime geçen ya da en basitinden tuhaf olarak kabul edilmesi ilginç değil mi? Fantastik eserlerde anlatılan büyücülerin bir zamanların hikaye anlatıcıları olduğunu düşünmek, aralarında bağ kurmak bana kendimi iyi hissettiriyor. Çünkü bizi biz yapan, mamut avlayanların çabası kadar onların çabasını anlatan hikaye anlatıcılarının hikayeleri. Hatta hikaye anlatıcılarının payının biraz daha fazla olduğunu düşünüyorum. Çünkü ne zaman ki kültür devreye giriyor, o zaman bizi biz yapan öze ulaşıyoruz.


(Deniz) #186

Biliyorum biliyorum, bu ara çok iyi bir ev sahibi değilim, ama bu akşam hoş bir şeyler bırakayım dedim sizin için.

Ezel Akay’ın konuşması bana Sait Faik’in şu hikayesini hatırlattı. Harikadır

“dünyanın yaratılışındaydık şimdi, insanın ilk zamanlarını yaşıyorduk. onlar avlıyorlardı, ateş yakıyorlardı.
ben martıya ait bir mersiye yazmış ateşin karşısında okumak üzereydim.
bütün kabile halkı bana kızmıştı:
'bu herif çalışmayacak mı? oturup kayalara düşünecek mi? martı ölmüş. onu seyredip bize masal mı anlatacak?'
gündüz güneşin altında böyle söyleyenler, gece olup da kütükler, çalı çırpı yanınca,
öbür tarafta rüzgar denizi homur homur söyletirken, martılar hâlâ deli gibi bağrışırken ben bir türkü,
martının ölümünün türküsünü tutturacaktım.
çalışanları bir üzüntü, bir garipseme, bir birbirine sokulma hissi saracaktı.
sonra bu hal belki de işe yaramaz adamın bir vazifesi olarak tanınacaktı.
bir iki gün ağ tamir edecek, balık tutacak, beceremeyecek,
fakat akşamları da onlara üzülüp sevinme arzuları veren türküler söyleyemeyecektim.
‘ne susarsın be herif’ diyeceklerdi. 'hani bülbül gibi öterdin geceleri.'
ertesi sabah beni balığa çıkarken uyandırmayacaklardı.
bırakacaklardı kendi halime.”

Bu da MFÖ şarkısı hali

Sanatçının Öyküsü

bütün kabile kızar bana
derler bu adam çalışmaz mı
bu adam hep düşünür mü
bir kuş ölmüş diye üzülür mü
gündüz böyle diyenler
gece olunca
ateşler yakılınca
denizler çoşunca
ben bir şarkı söylerim yorgun insanlara
bakın bakın martılar uçar
bakın bakın yıldızlar koşar
bakın ne güzel bir hayat var dünyamızda
bir hüzün çöker bir garip olur insanlar
yaklaşırlar birbirlerine
şarkım sürer sabaha kadar
melekler uçar üstünüzde
şarkım sürer sabah kadar
melekler uçar üstünüzde
bu sabah uyandırmamışlar beni


(Sapere Aude!) #187

“Diyorlar ki,” dedi Jasper Ged’e, “bu masaya kaç kişi oturursa otursun, hep boş bir yer vardır.”

Sohbetimize katılmak için uzaktan masayı inceleyenler, konuştuklarımıza kulak kabartanlar var; hissediyorum, hepimiz hissediyoruz. Hep boş bir yerimiz var.


(Emirhan) #188

oh yine muhit sayesinde kitap kesfettim ! en kisa zamanda kitabi alip sohbete ortak olmaya geliyorum bu da bir nevi rez alma aslında :blush:


(Sapere Aude!) #189

Yavaş yavaş yeni denemeye geçelim mi dostlar?


(Sapere Aude!) #190

Kimseden bir itiraz gelmediği için yeni denemeye geçtiğimizi duyurmak istiyorum. Denememizin adı, “Bu Fikirler Aklınıza Nereden Geliyor?”

Pazar günü konuşmaya başlarız.


(Sapere Aude!) #191

Yılın son gününden merhabalar dostlar,

Önümüzde, üzerinde tatlı tatlı konuşabileceğimiz bir deneme var. Çünkü sevgili Le Guin, bu sefer için içerisine bizi de katmış. Hep düşündüğümüz, fırsatını bulduğumuzda sorduğumuz, soramazsak da çeşitli yollarla cevabını aradığımız bir soru ile başlamış: ‘‘Bu fikirler aklınıza nereden geliyor?’’

Bizim için sorunun bir diğer hoş yanı, başlığa yazanların bu soruyu sorabilecek kişiler olmasının yanı sıra sorunun muhatabı olabilecek kişiler de olması. Çünkü burada muhabbet edenlerin çoğunun, Muhit’in muhtelif yerlerinde anlattıkları hikayeleri okudum. Sahi, bu fikirler sizin aklınıza nereden geliyor? Bir ilham perisi sizi ziyaret mi ediyor? Kendinizi kaybedip sadece yazma aşkına kapılarak mı yazıyorsunuz? Yoksa fırtınadaki denizciler gibi kelimelerle boğuşuyor musunuz? Bizi düşünüyor musunuz mesela? Buraya koymak için bir şeyler yazarken, örneğin hikaye yorumlama başlığına bir yorum yazarken ben aklınıza geliyor muyum? Diğer Muhitkarlar aklınıza geliyor mu? Yahu nasıl yazıyorsunuz, bir püf noktası yok mu?

Yazmak isteyen, anlatacak hikayesi olduğu düşünenler için oldukça faydalı bir deneme. Açık açık, doğru olduğunu sandığımız şeylerin aslında ne olduğunu gösteriyor. Bir bakıma, bizim sihir olarak gördüğümüz şeylerin açıklamasını yapıyor. Bu nedenle, öykü yazmak isteyenlerin okuması gerektiğini düşünüyorum. Bana kalırsa yazıya kutsal bir öğretiyi okuyormuş gibi değil, işinin ehli bir kocakarının kendi ilacının tarifini okuyormuşuz gibi bakmalıyız. Ona merhem olan şey, bizim durumumuzu tam olarak değiştirmeyebilir. Ama bizi farklı bir yola sokacağı aşikardır. Özellikle yazmanın püf noktası hakkında söyledikleri, kendi adıma size de önerebileceğim bir tavsiye. Çalışmak, belki de ilhamdan daha önemlidir.

Orhan Pamuk, ‘‘İlhamın gelmesini bekleseydim ikinci kitabımı hala yazamamıştım.’’ der. O da çalışmanın önemini vurgular. Hatta o da bunu tam olarak çalışma olarak görmez. Bir ritüeldir bu. Yazarın kağıt (ya da neye yazıyorsanız) önünde gerçekleştirdiği bir ayindir. Bu nedenle yalnızlığın önemini vurgular. Aslında farklı bir yalnızlıktır bu. Bir noktaya kadar okurlar yanındadır. Sonra onlardan ayrılman gerekir. Yazarın ve okurun geçmesi gereken farklı yollar vardır. Yazar, kendi yolundayken hikayesini yazar. Okur ise bekler, öykü önüne gelene kadar biraz daha pasiftir. Sonra bu yollar kesiştiğinde yazar aktifliğini sonlandırır. Artık okurun aktif olma zamanı gelmiştir. Birlikte ortaya çıkan öykünün doğru yöne akmasını sağlamaya çalışırlar. Yine de okur, biraz unutkanlığından biraz da miskinliğinden aynı soruyu tekrar tekrar düşünmeyi sever:

Bu fikirler aklına nereden geliyor?
Hikayelerini okuduğum sevgili Muhitkarlar, bu fikirler sizin aklınıza nereden geliyor?


(Fransuva'nın Ayranı) #192

Ben (en azından kendi açımdan) fikir demek istiyorum. Yeterince olgunlaşmış (üzerine düşünülmüş) bir fikir kendini yazar bazen bu fikirlerin devamı gelmeyebilir ama bu konumuzun dışında : ). Fikir ilk aşamadır ikinci aşama ise kendini geliştirmektir çünkü bir fikir ne kadar iyi olursa olsun doğru kelimeleri bilmezsek wattpad hikayesinden öteye gitmez.


(Volkan Şahin ) #193

Yazmanın bir serüven olduğunu düşünürüm hep. Bir cümle, bir paragraf, bir bölüm yazabilmek için yan yana gelmeyen inatçı kelimelerle boğuştuğun bir serüven. Kimi zaman bir tanesinin kulağından tutup, diğerinin yanına götürürsün. Ancak paragraf ilerledikçe yerini değiştirirsin…

Yazmak için ilhamın gelmesini beklemek insanı çıkmaza götürür. Çünkü bir vahiy misali, defterinin başında ilhamın gelmesini beklemek, kağıdın üstünde saçma sapan karalamalara sebep olacaktır.

İlham, acayip bir terim. Beklediğin an da gelmez. Bazen arkadaşlarınla yaptığın bir WhatsApp geyiğinde, bak bu konudan güzel hikaye çıkar, diyip o fikri not alabiliyorsun. Bazen bir sigara, bazen rüzgarda savrulan plastik bir BİM poşeti size bir takım fikirler verebiliyor. Ancak ilham, yazmak için tek başına yeterli değil. O fikri geliştirebilmek, istediğin duyguyu okuyucuya hissetirebilmek için kelimelere hakim olmak gerek. İyi yazmak için öncelikle kendini dilini iyi bilmek gerek. Bu yüzden bol bol okumak gerek.

Okudukların hem sana edebiyat zevki katacak, hem de ilham havuzuna yeni fikirler ekleyecektir. Birisiyle sigaranın zararları üzerine konuşurken aklına bir sigara bulmak adına başını türlü belalara sokan birinin absürt bir hikayesi gelebilir ya da rüzgarda savrulan bir poşet varoluşçu bir hikaye fikri verebilir.

Kendi adıma konuşacak olursam, hikayelerimin romantizm kokmasını ve duygu şelalesine dönüşmesini istemem. Sert bir dili olan edebi eserleri her zaman daha çok sevmişimdir. Bu yüzdendir ki kendi yazdıklarımın da onlar gibi olmasını isterim. Daha gri, daha hayatın içinden…

Bu yüzden Hikayeleri Yorumlama başlığındaki pembe renkli eserleri soldurup, gri hale getirmeyi seviyorum. Çünkü gerçek hayatta sizi hapsedildiğiniz şatodan kurtaracak bir prens ya da size sevgisini verip yakışıklı bir prense dönüşmenizi sağlayacak bir prenses bulmanız ve hatta sonrasında ölene kadar mutlu mesut yaşamanız, imkansız.

Gerçek hayat Gregor Samsa’nın başına gelenlerdir.

Kimisine mutsuz gelen sonlar, benim için bir mutluluk ifade edebiliyor. Mesela eşini kaybetmiş bir adamı düşünelim; eşini çok seviyor ve onsuz bir hayatta yaşamayı cehennem azabıyla aynı görüyor. En sonunda dayanamayıp, karısına kavuşmak adına intihar ediyor. Adam aşkına kavuşmuştur, gerçekten olmamıştır belki ama en azından ölmeden önceki son düşüncesi bu olmuştur. Dönüşüm’de olduğu gibi, bu da, mutlu bir sondur.

Yazmak işi, çetrefilli bir iş. Sabır ister, bilgi ve birikim ister. Okumayan, yazamaz. Bol bol yazmayan ise iyi yazamaz.


(Sapere Aude!) #194

Aklıma Yeraltı filmindeki yemek sahnesi geldi. Demek bir yerde oturup muhabbet etsek, muhabbetin en güzel yerinde kalem isteyeceksin bizden.

Şu kısım çok net, bütün düşünceyi tertemiz özetliyor. İyi bir yazar olmanın yolu, iyi bir okur olmaktır. Gerçi doğuştan hikaye anlatma yeteneğine sahip pek çok insan da var. Ancak ilhamın gelmesini beklemeden adeta tırnaklarıyla kazıyarak hikayesini çıkaranlar daha fazla.

Ben de kendi adıma devam edeyim o zaman. Hikayeleri Yorumlama başlığında çoğunlukla, yorumlayacağımız hikayenin ne anlatmak istediğini anlamaya çalışıyorum. Bunun üzerine düşünürken karakterlere ait farklı düşünceler de aklıma geliyor. Ama en çok, o hafta beni ne etkilemişse, daha çok onun üzerinden ilerleyerek hikayeyi kuruyorum.

Genelde ilk fikrim her zaman değişiyor. Örneğin en son Hansel ve Gretel yorumundaki ilk fikrim, hikayeyi bir kuşun gözünden yazmaktı. Çocukların kırıntılarını yiyen ve sonrasında onları takip ederek gördüklerine anlam vermeye çalışan bir kuşun ağzından yazmayı kurmuştum. Ama beceremedim. Gerek hikaye dışındaki birtakım unsurlar gerek de hikayeye istediğim gibi başlayamamam sebebiyle farklı fikirlere yöneldim. Yakın zamanlarda öğrendiğim en iyi şey, bir fikirden vazgeçebilmek oldu. Yazamamamızın bir sebebi aklımızdaki fikrin olgunlaşmaması, ancak fikrin hamlığını bir türlü kabul etmeyerek o fikirden bir öykü çıkarmaya çalışmak. Yarım kalmış çoğu hikaye, zamanı gelmemiş bir hikayedir. Fikri serbest bırakmak, olgunlaşmasına izin vermek gerekir. Şimdi dönüp önceki yazdıklarıma baktığımda, üzerinde biraz daha düşünebileceğimi görüyorum. Eksiklikler göze çarpıyor. Ama yavaş yavaş, vazgeçmeyi de öğreneceğime inanıyorum.

Doğru ama eksik. Gerçek hayat, sadece Samsa’nın başına gelenler değil. Tozpembe hayallerimiz de gerçekleşebilir, hayatın her zaman renkli bir yanı vardır. Sanırım bu yüzden Rus Edebiyatı’nı seviyorum. Tozpembeden griye, griden tozpembeye geçişleri, hatta geçiş demeyelim, ikisinin bir arada bulunduğunu çok iyi işliyorlar. Karakterler bir baloda mutlu dakikalar geçirdikten sonra eve dönüp buhrana girebiliyorlar.Çoğumuz böyle değil miyiz? Ne tam anlamıyla gri, ne de tam anlamıyla toz pembe. İkisinden de barındırıyoruz.

Şu cümleyi bir itirafta bulunmak için kullanacağım, müsaade ederseniz. Sonu ölümle biten hikayeler yazmayı sevmiyorum. Bana kolaya kaçıyormuşum gibi geliyor.


(Volkan Şahin ) #195

Hayda, beni o karaktere mi benzetiyorsun? Babanın anılarından kitap yazacak halim yok Ford. :confused:

Katılıyorum. Aklıma bir fikir geldiği zaman hemen yazıya dökme ihtiyacı hissediyorum. Beklemesine izin vermiyorum, o bekledikçe benim de içim içimi yiyor.

Bazen ne kadar fikrin olgunlaşmasına zaman tanısan da içinde bulunduğun çevre, zaman, şartlar, ruh hali o fikri çıkmaza sürükleyip gelişemez hale getirebiliyor.

Lisede yazdıklarıma bakınca çok sığ yazdığımı fark ediyorum. Halbuki ele aldığım fikir güzel ama aradan zaman geçmesini bekleyip onun beslenmesine, olgunlaşmasına izin vermemişim. Fakat insan olmanın getirdiği bir şey var: Sürekli olgunlaşıyoruz, bir beş yıl sonra da bugün yazdığım şeyleri sığ bulabilirim, içime sinmeyen ‘ya şurası şöyle daha güzel olurdu’ diyeceğim yerler olacaktır. Bizim sürekli olgunlaşmamız ama lise ikide yazılan bir hikayenin orada kalması biraz can sıkıcı.

Stendhal eserlerini kendisi yazmazmış. Bir adam tutar, odasının içinde yürürken sesli şekilde düşünür, tuttuğu adam da bunları yazıya dökermiş. Bütün eserlerini ince eleyip sık dokur, çok büyük bir titizlikle tamamlarmış.

Kendi görüşümü belirtmek için alıntılamış olduğum cümle.

Bana bazen hikayeyi ölümle bitirmek çekici geliyor. Bazen daha iyi bir yol bulamıyorum, bazen dertlerinden kurtulup bunu aşması düşüncesiyse biraz pembe geliyor. Ama dediğine katılıyorum, ölüm biraz kolay kaçmak…

Bunu yazarken de aklıma bir fikir geldi bak. Kalemin var mı?


(sergen) #196

Çamlıca tarafında bir köfteci var, her hafta perşembeleri oraya bir amca geliyor. Bir iki defa kendisiyle denkleştikten sonra bir sigara krizi sırasında beni gözüne kestirerek çakmak sorması üzerine kendisiyle tanışma imkanı yakalmış oldum. Biraz sohbetten sonra da fark ettim ki amca hayatı dolu doluya yaşamış ve bunu anlatırken de farklı noktalara dokunarak anlatabiliyor. Ayrıldıktan sonra amcanın dediklerini düşünürken fark ettim ki ben fikirlerimi bu amcadan alabilirdim. Zira kendisinin tecrübesi yazabileceğim herhangi bir konuda bana yardımcı olabileceğine inanıyordum.

Tecrübe insanoğluna herhangi bir konuda yardımcı olabilecek tek unsurdur. Öyleki marketten tecrübe satın alabiliyor olsam yiyecek, içeceğe hatta ve hatta kitaba vereceğim parayı bu tecrübeyi satın almak için saklayabilirdim. İnsanoğlu hareketleriyle, fikirleriyle, okuduklarıyla ve diğer insanları gözlemleyebildikleri kadarıyla hayatı tecrübe eder. Bu tecrübelerin işlenmesi ile yeni çıktılar meydana gelir. İşte bu çıktılar farklı fikirlerin çıkış kaynağıdır.

Yazmak konusuna gelecek olursak, zaten ursulanın ve volkan’ında belirttiği üzere ana dilinde okumayan ve yazmayan kimselerin yazarlık yapabilme olasılığı çok düşüktür. Konuşma dili ve yazı dili arasındaki fark dünya ile ay arasındaki mesafe(376 bin km) kadar olabilir.

Mesela bu kişiler dilleri ile anlattıkları hikayelerle insanları kendilerine çekebilirler ancak aynı hikayeyi kağıda döktüğünde eğer iyi bir okuyucu değilse başarılı olamayacaktır.

Açıkcası bunu görmek isterdim.

Ben yazarken genelde teknoloji ile alakalı bir durumu konu alırım. Bunun başlıca sebebi ise yukarıda da bahsettiğim tecrübe meselesi. Yaşıtlarım pokemon izlerken ben discovery channel’da(o zamanlar daha özel olmamıştı) arabalardan hoşlanmamama rağmen bir grup insanın çöplükteki malzemeleri toplayarak araba yapmalarını izlerdim. Millet seksek oynarken ben, sadece ileri geri giden, kırmızı, kablolu kumandalı arabamın içindeki motoru söküp ucuna bir kağıt takar ve o seksek oynayanları başıma toplayıp büyülenmiş bakışları eşliğinde motoru dönderirdim. Bu günlerde yazmaya çalışırken de bunu yapmaya çalışıyorum. Teknolojiyi nasıl kullanılabileceği konusunda fikir yürütme ve üzerine bir kurgu bindirmeye çalışarak… Bu konuda başarılı olduğumu düşünmüyorum çünkü ortaya henüz yeni bir şey çıkartamadım ancak vasat şeyler yazmadığım konusunda iyimser düşüncelere sahibim.


…Büyük yazarlar bizimle ruhlarını paylaşır — “kelimenin tam anlamıyla”.

Bu cümleyi okuduğum anca aklıma yüzüklerin efendisi geldi. Malum yüzüklerin efendisi, hobit, silmarillion j.r.r. tolkien tarafından yazıldı ancak silmarillion ve beraberindeki bir kaç kitapta baba tolkienin ölümü yüzünden cristopher’ tolkien’in derlemeleri sonucunda okuyucuya ulaşabildi. Okuyan herkesin fark ettiği bir durum vardır ki yüzüklerin efendisi ve hobitte insanlar zorlanmadan okurken silmarillion ve hurin’in çocuklarında aynı etki yoktu. Bunun sebebi her ne kadar yazılar j.r.r. tolkien tarafından yazılmış olsa da derleme aşamasının cristopher’a kalması ve eklemeler yaparak derlemek zorunda kalması yüzündendi. Tolkien yazdıkları ile ruhunu bizimle paylaşırken son kalemi kendi elinden çıkmayan kitaplarında bu his eksikti.
Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?


(Sapere Aude!) #197

Hem sen hem @thargalin çok hoş şeyler yazmışsınız, keyifle okudum.

Babamın ne anıları var halbuki? Şaka bir yana, bu noktayı şuraya çekebiliriz mesela. Diyelim ki gerçekten de babamla tanıştın ve muhabbet esnasında babamın anılarını dinledin. Sonra da bundan öyküler, roman vs. yazdın. Bir yazarın, başka birinin anısını, fikrini, karakterlerini alması ya da ‘‘çok esinlenmesi’’ hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ben artık hemen yazıya döküp sonrasında tekrar düşünüyorum. İkinci kez yazmayı kendime kural olarak koydum. İlk başta aklıma ilk gelenleri, hiç değiştirmeden yazıyorum. Sonra sakin bir zamanda, sakin bir kafayla yazdıklarımı okuyorum. Aklıma değişiklikler, düzeltmeler, çıkarılacak kısımlar ve hatta yeni fikirler, yollar geliyor. Fikri bekletmiyorum, çünkü fikrin de bir bayatlama süresi var bence. En azından benim için, çok güzel olduğunu düşündüğüm bir fikre yönelik harekete geçmediğim zaman, hareketsizliğimin süresi arttıkça isteksizliğim de artıyor.

Buraya tamamen katılıyorum, sadece sona bir ekleme yapacağım. Can sıkıcı olduğu kadar da güzel aslında. Benim tamamladığım ilk hikayem, balıkların ağzından yazılmıştı. Birkaç yıl önce evde buldum. Kötü, başarısız bir deneme ama şu an yazdıklarımın ilk örneklerini taşıyor. Yazmak istediğim şeylerin ham hallerini orada da görmek beni sevindirmişti.

Sen eskiden de böyleydin. Aklına güzel bir fikir gelince kalem isterdin. İzninle masanın diğer tarafına dönüyorum.
Böylece sevgili Sergen’in yazdıklarına geliyorum.

Çok ince, çok hoş bir benzetme. Çok beğendim. İkisinin arasındaki mesafeyi tüketmiş ve ikisini bir araya getirmiş yazarları da bu yüzden seviyorum. Çünkü bunu yapmak çok zor. Bunu yaparken aynı zamanda hikayeni anlatmak daa da zor. Orhan Veli, Sait Faik mesela, aklıma ilk gelen örnekler. İkisi de başarıyla bu işin üstesinden gelmişler.

Vasat şeyler ortaya çıkarmadın, okuduklarım oldukça umut vericiydi. Elbette, benim haddime değil ama, her zaman için bilimkurgu yazanlara karşı bir sempatim vardır, bunu da hesaba katarak yazdıklarını, yazılarındaki ince fikirlerini beğendiğimi söylemek istedim.

Çok ilginç bir nokta. Senin Tolkien üzerinden anlattığın meseleyi ben de geçenlerde muhabbeti geçen Rehber mevzusu üzerine düşündüm. Gerçekten de dediğine katıldım. Yazar ile eser arasında bir bağ kuruluyor. Bu bağ, okurların tek tek her birine ayrı şekilde tesir edebilir, ama hepsinde elbette yazarın parmağı olacaktır. Yazar, eseriyle bir şekilde bize dokunacaktır. Belki de bu etki, bir kitapla bağ kurmamızda etkili oluyordur. Rehber, Marvin, Ford Prefect ile bağ kurmamın sebebi bu olabilir. Douglas Adams’ın yarattığı halleriyle sevdim. Sonrasında farklı yazarların versiyonlarını okuduğumda aynı etkiyi hissedemedim. Çünkü okuduğum versiyonların yazarları da Rehber’i okuyup ondan etkilenmiş insanlardı. Kendilerinin kurduğu bağ, benim Rehber’le kurduğum bağdan farklı olmalı ki okuduklarım bana aynı hissi vermiyor.


(büşra) #198

Herkese merhaba, aslında bu güzel konuşmanın dinamiğini bozmak istemiyordum hiç ama içimdeki bir hisse karşı koyamadım; daldan dala atlayarak birkaç şey yazacağım. Biraz gevezelik edeceğim.

Sanırım önce yazmak eyleminin benim için ne ifade ettiği ile başlamalıyım. Volkan’ın serüven benzetmesinin aksine yazmak benim için içine rahatça girebileceğim bir kovukmuş gibi geliyor bana hatta belki de bir koza. Diğer kirpilerin oklarından kurtulmak için örüyorum belki de onu; hayatım daha çekilebilir olsun diye yaptığım birkaç şeyden biri. Bunu dış Dünya’dan nefret ettiğim için, o gerçekliği yok saydığım için söylemiyorum orada da yaşamayı çok seviyorum hatta. Ama böyle bir seçeneğimin olduğunu bilmek de hoşuma gidiyor ve belki biraz ileri giderek yazan kişilere yapılan “dış dünyadan kopuk” tanımını reddediyorum. Ki bu tanım bazen övgü niteliğinde bile kullanılır. Ben iki tarafta da var olabileceğimizi düşünüyorum.

Burada bir yerlerde çok fazla defter kullandığımdan bahsetmiştim. Gerçekten çok fazla defterim var, işlevlerine göre bile ayrılıyorlar hatta. Bazı dönemlerim hariç onlar elimin devamı oluyorlar gönlümce karalıyorum. Bunu son zamanlarda çok çok daha sık yapar oldum çünkü sizin de bildiğiniz gibi bir yayınevi işletiyoruz. Sonra an geliyor o karalamalar yavaş yavaş birleşip bir şeye dönüşüyor, değişiyor zamanla; karılıyor. Burada Ursula’ya çok hak veriyorum ben yazmak tüme varılarak yapılan bir eylem. Yolu adım adım yürürsünüz. Bu fikirlerin aklımıza nereden geldiğini merak edip vahiy bekleyenler bu eylemin tümden gelinerek yapıldığını düşünüyor bence.

Karaladığım şeylerin çoğu hayattan ya da hayatın aynasından yansıyan şeyler oluyor. Şöyle olsa nasıl olurdu? sorusu da yardımcı oluyor sanırım bana. Ama bu durumun tecellisi midir bilmem belki de doğasında bu vardır bazen hatta belki de çoğunlukla esinlenmiş ya da tam bir öykü olamayacak fikirlerim oluyor. Bunlara karahindibalar diyorum ben; uçuş uçuşlar rüzgarda. Eskiden kızardım bu duruma artık kızmıyorum. Yani aklıma gelen her şeyin tamamen orijinal olması lazımmış gibi gelirdi. Oysa orijinal şeyler bulmak da emek ve zaman istiyor.

Ursula’nın bana kattığı bir şey bu: acele etmemek. O kocakarı yatıştırıyor beni. “Dur evladım her şey kendi zamanına ve yerine aittir.” diyor sanki. Sizin de dediğiniz gibi bazen hikayelerin olgunlaşmasını beklemek gerekiyor.

Okuyucu konusunda söyleyecek çok bir şeyim yok ama itiraf etmem gerek evet yazarken nasıl okunacağımı düşünüyorum hatta gizlediğim göndermeleri kimin tahmin edeceğini bilmek gibi bir oyun bile oynuyorum kendimle. Bir de şu görüşe katılıyorum: " Hikaye yazılırken yazarın, okunurken yazar ve okuyucunun daha sonra ise yalnızca okuyucunundur. Orada yeniden yazılmayı bekler ve o kısacık okuma anında yan yana gelirler." Anlattığım şeyi biriyle paylaşıyor olma hissini seviyorum ben. Bir arkadaşımla şunu konuşmuştuk sadece kendisi için yazdığını söylüyordu arkadaşım. size de sorayım: Hikayelerinizi boş bir salonda okumak, anlatmak ister miydiniz?

Bu benim çok ilgimi çekti ve kendimle ilgili bir şeyi hatırlattı; bundan çokca zaman önce fikirler kafamda çok hızlı dönüp dururdu, acele ederdim. Bunun için de ses kayıtlarını kullanırdım. Makale gibi akademik yazılarda faydasını gördüysem de aynı şeyi şiir ve öykü için söylemeyeceğim. Çünkü sesin içinden iyi olanı aklamak yazıdan aklamaktan daha zor geldi. Bilmiyorum belki de ben beceremedim.

Sergen, buradan bile bir hikaye çıkabilirmiş gibi geldi bana, benzetmeyi çok sevdim; sen ne dersin?

Bu kısım bana denemedeki “Yazar anlatı dünyasını hayal etmeyi -imgeleştirmeyi- başaramazsa yapıt başarısız olur.” cümlesini hatırlattı. Ben bu cümleden yazarken bol bol kurduğumuz hikayede gezmemiz gerektiği kanısını çıkarıyorum. Belki hikayeyi tüm karakterlerin gözünden ayrı ayrı izlemek, kurduğumuz zeminde bol bol dolaşmak gerekiyordur. Ford’un da dediği gibi Christopher bir okuyucu idi ve hikayede sadece bir okuyucu gibi gezinebildi. Belki de sebebi buydu hissin eksik olmasının.

Son olarak değinmek istediğim bir konu var fark ettiniz mi bilmiyorum kocakarımız denemede çuvaldızı biraz da bize batırıyor ve egoist olmamız gerektiğinden diğergamlıkla bu işin olmayacağından bahsediyor ve bence çok haklı. Yazan insanlar en basit haliyle diğerlerinden farklı. Burada hayal kırıklığı yaşadığımda herhangi bir paralel evrende istediğim şeyin olduğunu düşündüğümü anlatmıştım. Aynı şeyi yazarlık için de düşünüyorum. Bence yazanlar olarak biz sonsuz paralel evrenden birini tutup buraya kendi evrenimize getiriyoruz. Onu bu evrende de var ediyoruz. Bu da yetmezmiş gibi bir de okuyucunun evreninde var oluyorlar. Sadece hayal etmekle kalsaydık sadece bizim için var olurlardı.

O evrenlerin birinde kendini karga addeden bir şair, babasının öldüğü gün insan olarak doğan bir Pinokyo, acı çekerek ölen bir Çirkin ve denizci bir Geppetto var. Onları biz tuttuk bu evrene getirdik dostlarım, bu büyük bir sorumluluk olmanın yanında büyük bir haz da veriyor, ne mutlu bize. :cherry_blossom:


(sergen) #199

Bu anısı yahut fikri, sözüm ona, “esin kaynağı” olan kişiye bağlı bir durum gibi duruyor. Eğer bu kişi anısını yahut fikrini kaleme almayacaksa elbet bir başkasının kaleme alabilir aksi durumda ise bu saygısızlık ve hırsızlık kapsamına girer. Tabi ilk seçeneğin bulunduğu durumda izin faktörü var ancak kişinin öldüğü bir senaryoda bence “fikirler yaşasın bari” diyerek kaleme alınan ve “ben yazdım ama fikir babası budur” gibisinden bir açıklama ile yazılması gayet makul görünüyor.

Bu konuda başarılı olmadığımı düşünme sebebim, yeni bir şeyler yazmıyor olmam. Zaten olanı biraz değiştirip servis ediyormuş gibi hissediyorum genelde… bana has sandığım fikirler ise bazen çok çok uzun zaman önce başka biri tarafından düşünülüp kaleme alınmış oluyor ki bu bende bir hüzün yaratıyor. Örnek vermem gerekirse muhit üzerinde böyle bir anım var, @Audomarus_Fridia sağolsun söylemese kendime has bir fikir sanacaktım bunu;


Bu arada ford, senin her zaman haddine.

Ben hikayemi genelde odamda volta atarken zihnimde kurguluyorum ve kurguladığım şeyi kendime anlatıyorum. Bunu yaparken zihnimde boş bir sahne hayal etmiyorum ama hem volta attığım odam hemde zihnim o sırada boş oluyor. Bu sayılır mı?

Yazarken böyle bir fikir olsun diye yazmamıştım ama şimdi sen dediğinde gerçekten çok güzel bir fikir gibi geldi. Sonra biraz düşündüm ve fark ettim ki günümüz oyunlarında zaten olan bir şey bu, yazıya döken var mıdır bilmiyorum ancak daha bugün elime Ernest Cline’ın Ready Player One’ı geçti. Konusu, Oasis adı verilen bir sanal gerçeklik içerisindeki dünyada geçiyor, bu dünyada tecrübe satın alma olayı var mıdır bilmiyorum ama ben bir sanal gerçeklik oyunu yapıyor olsam kesinlikle koyardım.

Yukarıda iki güzel acele etmemek temalı alıntı var. Çok özeniyorum bu duruma, ben yazarken genelde kurguluyorum ve tekrar okumuyorum. Okursam gözüme çok fazla batan nokta olabiliyor, kurgu kafamdaki noktadan uzaklaşabiliyor, bazen yaptığım açıklamaları gereksiz buluyorum ve hikaye kısalıyor bazen de yetersiz bulup devam ediyorum. Böylece hikayenin sonu gelmiyor… Bu aslında çözümü olan bir bahane olsa bile yazma aşamasına geldiğimde genelde sadece yazıyorum.


(Volkan Şahin ) #200

Eğer kişinin rızası alınmışsa, çünkü anılar da bir telif hakkına sahiptir, ve kişinin kendisi tarafından kaleme alınmayacaksa bir başkası tarafından yazılabilir. Ancak o öldükten sonra onun anılarını kitaplaştırıyorsa ve buna karşı çıkacak bir vasisi yoksa zaten ortada hiçbir suç ya da ceza kalmıyor. Kafka arkadaşına öldüğü zaman eserlerini yakmasını vasiyet etmiş, eğer arkadaşı onun sözünü dinleseydi Dönüşüm’e, Dava’ya kavuşamayacaktık. Kafka’ya ihanet etti ama bizi ödüllendirdi.

Bu güzel ve benim uygulayamadığım bir yöntem. Çünkü aklıma gelen ilk fikirden daha iyisini bulamıyorum. Yazdıktan sonra gözden geçirme aşamasında ya birkaç cümle ekleyip anlatımı güçlendiriyorum ya da bir takım yazım hatalarını gideriyorum. Bu, benim de anlayamadığım bir süreç.

Fikir bayatlaması görüşüne katılıyorum. Fikir ne kadar beklerse onu anlatmak da, onu anlatmak için motivasyon bulmak da zorlaşıyor. Fırından yeni çıkmış ekmeğin tadı her zaman daha güzeldir.

Ben de lise sondayken 7.sınıfta yazdığım şiirleri bulmuştum. Kimsenin okumadığına şükredip varoluşlarını sonlandırmıştım. O zamanlardan beri yazdığım hikayelerse ben nereye gidersem gideyim internetin olduğu her yerde benimle oluyorlar. Okurken anlatımın hangi kısımlarında hata yaptığımı görüyor, bir sonraki hikaye yazma aşamamda, eski hikayelerimin verdiği tavsiyeleri de dinleyerek, daha iyi yazıyorum.

Benden başka kimsenin bilmediği bir şeye “var” diyebilir miyim? Yazdıklarımın bir kimliğe kavuşması için birilerinin onayına sunulması lazım. Ama herkes anlasın diye yazmak o eseri basitleştirebilir ya da okuyan herkesin görüşlerini umursamak, yazarı kötü tercihler yapmaya itebilir. Dostoyevski Yeraltından Notlar’ı çok daha basit bir dille anlatabilirdi. O önce Yeraltı’nın felsefesini, Yeraltı İnsanı’nın nasıl olduğunu anlattı. Sonra bir karakter üzerinden bunun serüvenini anlattı. Gogol Ölü Canlar’ı yazarken kimsenin ne düşüneceğini umursamamıştı ama kitap çıktıktan sonra gelen tepkilerle elindeki nüshaları yırttı ve bize yarım, eksik bir kitap bıraktı.

Dostoyevski önce yazdığı eseri düşündü, her şeye ve herkese yer verdi. İnsancıklar’la başladığı serüvenini 40 bin kişinin omuzlarında taşınan tabutunda bitirdi.

Yine Fyodor Mihailoviç Dostoyevski övdüm, teşekkürler Türkiye. :see_no_evil:

Katılıyorum ve bana kalırsa bir şeyler yazabilen, yeni bir şeyler ortaya koyabilen herkes biraz da olsa egoisttir zaten. Farklı olmak egoyu ve ötekileşmeyi beraberinde getirir. Cahit Sıtkı gibi kendimizi eve kapatmıyoruz ama diğer insanlarla aynı çerçeveden de bakmıyoruz hiçbir zaman. Lisedeyken canım sıkıldığında bir kafeye oturur, yoldan geçen bütün insanların hikayesini kurgulardım kafamda. Ben o insanların umrunda bile değildim, o insanlarla aynı dünyada değildim. Onlar telaşı, kaosu düşünürken ben telaş ve kaosun hikayesini düşünüyordum.

İs içindeki bir bez parçası farklı bakabilen herkese bir takım fikirler verir. Yazabilenler olarak, biz, bakmasını biliyoruz.

Victor Hugo’nun Sefiller’i müzikal olarak uyarlandığında hiç sevmemiştim. Helena Bonham Carter, Russel Crowe, Hugh Jackman gibi sevdiğim oyuncular oynamasına rağmen. Sevmeme sebeplerimden birisi Sefiller’i hiçbir zaman müzikal olarak hayal etmememdi. Bir Rus Klasikleri Romanı gibi gri bir ekranda sert bir film olarak tasarlamıştım kafamda, keza kitabın da bana verdiği buydu. Bir ekmek çaldı diye hapse atılmış Jean Valjean, tek başına kalmış ve türlü eziyetler çekmiş Kozet…

Filmi çekilmiş kitapların sorunu senin söylediğin şey. Aynı şekilde anlatılmıyorlar. Peter Jackson Tolkien gibi anlatamadı hiçbir zaman, J.K Rowling gibi de anlatamadılar, Victor Hugo gibi de…

O yüzden hepsi biraz yarım kaldı, bizde buruk bir tat bıraktı.


(🚀🌌Uzay'a meraklı Astronot) #201

Şu an hangi denemedeyiz?


(Sapere Aude!) #202

‘‘Bu Fikirler Aklınıza Nereden Geliyor?’’ isimli denemedeyiz.