Kadınlar Rüyalar Ejderhalar / Ursula K. Le Guin / "Bilimkurguda Mit ve Arketip"


(Salihalpo Anısına) #81

İlk fırsatta uzun bir metin yazacağım inşallah :wink:


(büşra) #82

Hadi bir an önce geçin de konuşun/konuşalım. Ben azıcık önünüzdeyim. İtiraf ediyorum sen ilk söylediğinde biraz önyargılıydım. :cherry_blossom:

Nedense senin de ilgini çekecek şeyler olduğunu düşünüyorum okunulanların. :cherry_blossom:


(Berk Kaynak) #83

Ben geleceğim zaten ama çok yanlış bir zamanda başladı etkinlik. Halihazırda okuduğum şeyler olunca başka bir şey okuyasım gelmiyor. :smiley: Sizin için elimdeki kitap bittikten sonra gelirim.


(Fransuva'nın Ayranı) #84
  1. Denemeye geldim durdum ben.

(İbrahim Korkmaz) #85

Nasıl bir meşrebiniz var lan?


(Fransuva'nın Ayranı) #86

Abla diyince kızıyor. Ama siz abla diyin aranızda yaş farkı çok.


(Sapere Aude!) #87

Çok kısa başlayalım o halde, akşam oldu sayılır.

Sahte gerçekçilik zamanımızın kaçış edebiyatıdır. Bunun en aşırı örneği de o bütünüyle gerçekdışı şaheseri, günlük borsa raporlarını okumaktır.

Bizim ülkemizde bunun en iyi örneği Arka Sokaklar herhalde. Şaka yapmıyorum, gerçek hikayeleri anlatıyor gibi görünüyor. Ama gerçek duruyor mu? Durmuyor. Çevremizdeki kişileri, duygularımızı, kaderimizi daha derinlemesine anlamamızı sağlıyor mu? Sağlamıyor. Aynısı evlilik programları için de geçerli. İki örnek de yıllardır devam ediyor, izleniyor, biliniyor. Çok biliniyor. Ama işte güven veriyor. Bu biraz da aşağıdaki alıntıda bahsi geçen sakatlık meselesi sanırım:

Yetişkin bir insan ölü bir çocuk değil, yaşamayı başarmış bir çocuktur. Olgun bir insanın tüm gelişmiş yetenekleri bir çocukta vardır; eğer bu yetenekler gençlikte teşvik edilirse yetişkinde iyi ve akıllıca bir noktaya varır; ancak bunlar çocuklukta bastırılır ve yok sayılırsa yetişkin kişilik körleşir, sakatlanır.

Zamanında bastırılan çocuk, bugün böyle şeylere bakıyor işte. Çünkü sakatlanmış ve iyileşemeyeceğini düşünüyor. Öyle olunca da kendisini güvende hissettiği şeyler arıyor. Yazıyı okurken acaba bizim toplumumuz da ejderhalardan korkuyor mu diye düşündüm. Yazıda teknolojik açıdan ileri toplumların ejderhalardan korktuğu söylenmiş. Biz ve bizim gibi ülkeler bu tanıma girmiyor. O halde belki ejderhalar ile aramızda başka bir ilişki aramalıyız. Çünkü daha karmaşık bir ilişkimizin olduğunu düşünüyorum. Ejderhalara ihtiyacımız olduğu düşüncesi ile onlardan korkmamız gerektiği düşüncesi bir arada sanki. Bir yandan, gelişmiş toplumlara yetişme ihtiyacımız nedeniyle onlar gibi ejderhalardan korkmamız gerektiğini düşünüyoruz ki bu da çok temeli olan bir düşünce değil. Diğer taraftan ise onlar gibi olursak kendimize ait bir şeyleri kaybederiz diye korktuğumuz için ejderhalara ihtiyacımız olduğuna inanıyoruz. Yani bir arada kalmışlık, kaybolmuşluk. Bunu nasıl aşarız? Bilmiyorum, ama cevabın Arka Sokaklar veya evlilik programları olduğunu sanmıyorum.

Belki önce ejderhalar yetiştirmemiz lazım. Büyüdükleri zaman onlardan korkup korkmayacağımıza bakarız. Ama onu da yapmıyoruz.


(Hande) #88

E hadi hızlıca bitir gel bekliyoruz, gelene kadar bize uzaklardan göz kırpmayı ihmal etme.

Oh oh savitar gelmiyor biz bize kaldık, en son meram başlığına geldiğinde ben Youtube yorumlarına kaçmıştım, burada kaçacak yerim de yok, o gelene kadar tadını çıkartayım bari. :smile:

İletişimin içinin boşalması derken tam olarak aklımdan geçenlerden biri de buydu, paylaşmanın yerini günlük rapor alıyor, benim hoşuma gitmeyen de bu.

İnsan bir döngüyü tamamlayınca bir sonrakine hazır hissediyor, ben de bu cümleyi okuyunca sonraki denemeye hazır hissettim, Le Guin zihnimizle oynuyor, içimize işliyor gittikçe.

Şimdi, ben yine önce denemenin bende çağrıştırdığı şeylerden ve yarattığı etkiden bahsetmek istiyorum.

Savaş ve Barış’ı veya Yüzüklerin Efendisi’ni okumak “iş” değildir - sadece zevk için yapılabilir bu. Eğer buna bir “eğitim” ya da “kendini geliştirme” değeri de yakıştırılamıyorsa, o zaman Püriten değerler sisteminde, bu olsa olsa kendi içine kapanma ya da kaçıştır. Çünkü Püriten için zevk bir değer değildir, tam tersine günahtır.

Deneme, kitap zevkim ve fantastik edebiyatla olan şüphelerimde bir rahatlama yarattı diyebilirim. Kendi kendime bunun hesaplaşmasını yaptığım; siyaset, felsefe, klasikler vs. (yani sosyal hayatta genel kültür olarak bana pratik fayda sağlayacak eserler) okumak yerine fantastik edebiyat okuduğum için yanlış mı yapıyorum diye, daha doğrusu “bunu yapmasam da diğerlerine mi ağırlık versem” diye düşündüğüm zamanlar oldu. Yalnızca kitap da değil, diğer ‘faydalı’ aktiviteler yerine dizi izlemek de yalnızca zevk için yapılan bir şeydi örneğin. Le Guin’in bahsettiği durum biraz farklı olsa da bakış açısı benim kendi zevklerimi kabullenmeme yardımcı oldu bir anlamda, dolayısıyla bir ferahlık hissediyordum yazıyı bitirdiğimde.

Le Guin farklı bir kategoride değerlendirmiş olsa da bence ülkemizdeki 'kaçış edebiyatı’nın en belirgin örneklerinden biri de diziler, ve evet, onun dediği gibi özellikle orta yaşlı kadınlar için. Genellikle evin annesinin ya da o yolda ilerleyen kızının izlediği, evin babasının bir kısmına iştirak ettiği prime time dizileri. Ancak dizi olarak izlenmiyorlar sanki, gerçeklik algısıyla çok iyi oynamalarından mı kaynaklanıyor bilemiyorum ama dediğin gibi bir yandan gerçek hikayeleri anlatır gibi görünürken aslında yakınından bile geçmemesine rağmen izleyen insanlar kendilerini o karakterlerle kıyaslıyor, yerine koyuyor, özeniyor ya da ayıplıyor. Karakterleri yan mahalleden gerçek insanlarmış yerine koyuyorlar ve aynı kendi problemlerinden kaçmak için başkalarının dedikodusunu yapmak gibi bu sefer de dizileri bu işlev için kullanıyorlar.

Daha karmaşık bir ilişkimiz olduğuna katılıyorum, hatta bir ikilikten de öte bir durum var bence.

Bir yanda çirkinleşerek ‘plaza insanı’ diye kategorize edeceğim grup Amerikanvari hayatlarının içerisinde yazıda bahsedilen ejderhalara olan işlevsel olmaması nedeniyle hor görülme tavrını kültürel bir yansımadan çok yalnızca tavır olarak kopyaladığı için temelsiz kalan bir korku var. Ancak bu korku bence ejderhalara olan bir korku değil, ejderhadan korkanların sizi sevmemesi korkusu.

Diğer yanda, ülkemizin ortalama insanını düşünelim; memuru, işçisi, esnafı, ev hanımını. Bu kesimin ejderhaları reddedişinin yazıdaki eylem-kâr ilişkisiyle bağlantılı olduğunu düşünüyorum, ancak hayat/geçim mücadelesi daha gerçekçi geldiğinden mi bilemiyorum bu kâr arayışı bana çok daha haklı geliyor. Yani ortada kültürel bir durum değil de imkansızlık var sanki. Yoksa kültürel olarak biz ejderhalara daha yakınız aslında bence, mitoloji olarak, halk olarak ama işte reddedilmeseler de unutulmuşlar.

Neyse, uzadıkça uzuyor, şu çok beğendiğim söz bu denemede zannediyordum, bir öncekinde kalmış, onunla bitireyim.

İngiliz okurlar, yetişkinliklerini savunma gereği duymayacak kadar yetişkin.


(Sapere Aude!) #89

Bunu ben de zaman zaman yaşıyorum. Bir ara aşmak için birkaç kitabı bir arada okumaya çalışmıştım, sonra kitaplara haksızlık yaptığımı düşündüm. Şu an canım ne isterse onu okuyorum, herhangi bir okuma takvimi belirlemiyorum. İlgimi çeken ne varsa, elime ne geçtiyse sırayla okuyorum, bazen bırakıyorum, bazen bitirip benzer bir kitaba başlıyorum. Sürekli ‘‘ciddi’’ kitaplar okuyan bir tanıdığım var, onunla konuşmak bazen bir ansiklopediyi karıştırmak gibi oluyor. Güzel, faydalı ama bir şeyler eksik.

Bu sanırım, ülkemizin ortalama insanına dair söylediğin şeylerle alakalı. Ejderhalara ulaşmanın imkansızlığı karşısında daha kolay ulaşabilecekleri bir şey arıyorlar, belki de daha kolay bir şekilde tatmin olmak istedikleri için. Çünkü nereden bakarsak bakalım, ejderhaları sevmek de kolay bir iş değil. Öncelikle sevmeyenlere karşı mücadele vermen gerekiyor. Sonrasında kendine karşı da mücadele vermen gerekiyor -senin daha farklı şeyler okumayı düşünmen gibi-. Bu mücadelelerin yanında bir de hayat/geçim mücadelesi olunca dediğin gibi ejderhaların unutulması kaçınılmaz oluyor.

Belki bizden önceki nesil ejderhaları unuttu, belki onlar için yapabileceğimiz bir şey yok. Ama yeni neslin ejderhalar ile ilişkisi nasıl olacak? Optimist olmalı mıyız, olabilir miyiz?


(Fransuva'nın Ayranı) #90

Ben sizi aksinize ejderhalarla çok iç içe olduğumuzu düşünüyorum (o yüzden hiç alıntı yapmadan yazacağım.). Ama bizim ejderhalarımız yaşlı ve çarpıklaşmış, zehir solumaya başlamış ejderhalar. Bu ejderhaları her zaman görüyoruz hem de her zaman. Ejdarhaların görevi bizi desteklemek iken bizim ejderhalarımız bizi korkutuyor. Biz ejderhalarımızdan nefret ediyor ama onlardan kurtulamıyoruz. Eğer onlardan kurtulmayı başarabilirsek işte o zaman gerçek ejderhalara kavuşabileceğiz. Bu gerçek ejderhalar gemimizin pruvasından tutacak ve bizi olmamız gereken yere götürecek.
:dragon: :dragon:


(Deniz) #91

Ben deneme için böyle demiştim. Önce neden geçerliliğini yitirdiğinden bahsedeyim. Bugün bahsi geçen Amerikan toplumunda deliler gibi fantastik ve bilimkurgu eserler tüketiliyor. Harry Potter, LOTR, Game of Thrones, Lost tek tek saymama gerek yok. Hepsi izlenme rekorları kıran yapımlar. Bu nasıl oldu, nasıl gelişti bilmiyorum. Sinema tarihi, sosyoloji bilgim yetmiyor. Ama Star Wars’la yakından ilgili olduğuna emin gibiyim :smile: Fitili edebiyat yaktı. Sinema sektörü de bunda para olduğunu keşfetti. Patladı gitti. Teknolojinin artık bu tarz konuları yansıtma kabiliyetinin olması da etkili olmuş olabilir, zaten eğlence sektörünün devleşmesi ve her tarzda yapıma yer verebiliyor oluşu da olabilir. Tabi bunlar yan sebepler; asıl sebep insanların fantastik şeyler tüketmek istiyor oluşu.

Bir açıdan geçerliliğini hala koruyor dedim. Çünkü bizim toplumumuz vb toplumlar şu an tam Püriten ahlakçılığa özenme ama tam da becerememe evresinde.

Durum biraz bu. Eylem-kar ilişkisiyle bağlantılı olduğu muhakkak. Çocukken kaç kere" bunları okuyacağına ders çalışsan daha iyi olmaz mı?" veryansını işitmişimdir. Hatta bakın şu an bile kendime diyorum ki şu yazıyı yazacağıma X yapsam daha iyi değil mi?

Durum biraz da gerçekçiliğe olan takıntımız. Tabi “Türk usulu” bir gerçekçilik. Söyle ki;

Bence bizim birlikte yaşadığımız ejderhaları insanlar ejderha olarak değil “gerçek” olarak görüyor. İşte fark da burada başlıyor sanırım. Cinler vatikanda işe girmiş denilirken fantastik bir olaydan değil bizzat gerçek bir fenomenden bahsediliyor :smile: Geri kalan ejderhalar da dünyanın en gerçek şeyi zaten. Gerçeklik takıntımızın ne denli çelişkili ve sakat olduğunu görebiliyor musunuz? Böyle bir anlayışta başka rüyaya gerek kalmıyor. Bakın, periler rüyadır derseniz benzeri şeylere de rüya demek durumunda kalacaksınız. O yüzden periler konusuna girmemek en iyisi.


(Hande) #92

Yalnız bence bu durum biraz farklı. Belki yanlış biliyorum ama fantastik ve bilim kurgu alt kültür olarak görülüp dışlanmıyor muydu orada da? GoT yazıldıktan kaç yıl sonra değer gördü. Bu durum bence biraz bunların şimdi popüler kültürün parçası haline gelmiş olmasından kaynaklanıyor. Arada yine bir eylem-kâr ilişkisi var, aynı best-seller kitap okumak gibi, her yerde konuşulan herkesin izlediği bir şeyi izleyerek/okuyarak popülerin bir parçası olma isteği var bence. Herkes öyledir demiyorum ama bu durumun olduğu da bir gerçek. Amerika’ya gitmeyelim, ailemin yan komşusuna kadar çıkalım evden mesela, 30’larının sonlarında fantastik edebiyatla bir ilişkisi olmayan ama LoTR izlemiş, şimdi GoT takip eden insanla ilgili ben bundan başka durum düşünemiyorum örneğin.

Diğer yandan, bunların popüler kültürün parçası haline gelmesi kötüdür de demiyorum, bu durum insanların bu dünyalara dalmasına ve keşfetmesine yol açıyorsa, bu neslin çocukları ejderhaları severek büyürse mesela bu sayede, ne güzel olur.


(Deniz) #93

Şuna inanıyorum ben. Hatta Star Wars izleyen neslin çocukları ve hatta torunları olarak inanmıyor muyuz ejderhalara?

Bu popüler olan her şeyde var. Yani birileri bazı şeyleri popüler diye takip ediyor. Ama gerçek değişmiyor. Fantastik sinema artık popüler ve canı gönülden seviliyor. Eğer değilse başka ne popüler ben bilmiyorum :smile:


(Hande) #94

Ben de inanıyorum. Doğru şeyler -doğru demek ne derece doğru bilemiyorum gerçi, doğruception yaşadım- az yapılınca, altı boş ya da yanlış sebeplerle bile yapılsa yapılsın, sonradan da ayakları yere basmaya başlayabilir.

O verdiğim komşu örneğinde mesela, 9-10 yaşlarında bir kızları var, son gördüğümde retro tarzda giyiniyor şapkalar ve zaman döndürücü kolyesi takıyordu, ailesi de “Harry Potter evresinden geçiyoruz da” diyerek gayet anlayışlı karşılamıştı. “Düzgün giyin” vs. gibi tavırlarla onu küstürmek yerine desteklemeleri bile bence onun hayat boyu zevk aldığı şeyleri benimsemesine, kendi parçası olarak görmesine ve kâr uğruna satmamasına yardımcı olacaktır.


(Sapere Aude!) #95

Bence de ilgili, Star Wars’ın beklenmedik başarısı pek çok kişiyi etkilemiştir. En azından diğer insanlara bir umut vermiştir.

Bundan ise emin değilim, insanlar fantastik şeyler mi tüketmek istiyor yoksa yalnızca tüketmek istiyor da istedikleri sırada ne popülerse ona mı yöneliyorlar? Bu noktada @pasithea doğru bir noktaya parmak basmış, popülerin bir parçası olma isteği insanları fantastiğe yöneltti. Ancak sadece popüler olanlara, bir Zaman Çarkı serisinin ya da Vakıf serisinin hayranı diğer popüler serilere göre hâlâ az.

Ben galiba biraz karamsarım, bu neslin çocukları ejderhalara inansin çok isterim. Ama onlara yalnızca ejderha oldukları için mi inanıyorlar , yoksa popüler oldukları için mi? İkinci ihtimal doğruysa ki bana göre ağır basan o, burada eylem/kâr ilişkisi devreye girmiyor mu? Tıpkı iş adamlarının best seller okuması gibi gençler de popüler olduğu için ejderhalara yöneliyorsa bu ejderhalara biraz haksızlık olmuyor mu? Yani Deniz’in aşağıda alıntıladığım cümlesi sorunumu anlatıyor aslında, en azından ben cümleyi öyle anladım :sweat_smile:

Biz Star Wars izleyen neslin çocukları olarak inanıyoruz ejderhalara, peki bizden sonrakiler biz ejderhalara inandığımız için mi ejderhalara inanıyor? Sanırım hayır, ejderhalara inanmak popüler olduğu için inanıyorlar. Bu da bana biraz yapmacık geliyor. Yani evet, ayakları yere basan bir hale gelebilir bu inanış, ancak üzerine düşünülmesi halinde olabilir. Bu dönemde ise bunu yapmak zor, çünkü örneğin daha GoT bitmeden insanlar yeni GoT’lar aramaya başladı. Benim korkum anlamsızca tüketip ejderhalara inanmanın içini boşaltma ihtimalimiz.


(Deniz) #96

Bir tartışmada iyimser bakan tarafta olduğum çok şaşkın ve mutluyum, olley be :dancer:

Sizin söyledikleriniz neden kafama yatmıyor anlatmaya çalışayım.

Şimdi sanırım hepimiz ejderhalara inanmanın popüler olduğu konusunda hemfikiriz. Bir şeyin popüler olması ne anlama gelir? Sevildiği anlamına gelir ! Yani yapımcılar durduk yere “mafraflı ama biz yine de fantastik filmler yapalım. Seyirci de mecbur kalıp izlesin” demiyor ki. Arz talep meselesi tamamen. Bu konuda üretimin artması da daha çok talebi doğuruyor bu böyle zincirleme gidiyor.

Sizin demek istediğinizi de anlıyorum elbette. Popüler şeylere ilgi gösteriliyor ama daha derine, fantastik edebiyata inilmiyor. Ama bu her şeyde böyle değil mi zaten? Fantastik edebiyata özgü bir durum olmadığını düşünüyorum

Bu yazı 1974’te yazılmış. O tarihte yine Türkiye’de yaşadığımızı hayal edin. Muhtemelen değil kesin olarak söyleyebiliriz ki fantastik edebiyatın varlığından haberdar olamayacaktık. Yüzüklerin Efendisi 1998’de Türkçeye çevrilmiş. Bilmiyorum, popüler olması kötü bir şey mi?

Bugün facebooktaki fan pagelerden birinde rastladım. Çok anlamli değil mi? :smile:


(Deniz) #97

Bu akşam itibariyle “Çocuk ve gölge” denemesinin tartışmasına başlayabiliriz millet.

@Colruzgari @FordPrefect @pasithea @makisekurisuu
Büşra yazdığı için taglemiyorum.


(Hande) #98

Henüz tam akşam olmadı bence :smile:

İşte ben şöyle düşünüyorum; bence de evet aynı best-seller okumak gibi bu durum, ancak bunu yapan kişilerin çocukları için durum farklı olabilir belki. O bahsettiğim komşu örneğinde mesela o yaştaki bir çocuğun popüler olduğu için Harry Potter sevdiğini düşünmüyorum, o yalnızca seviyor, bu ailesinden gördüğü şeylerin sonucu olabilir ya da kendiliğinden de gelişmiş olabilir, örneğin benim ailemde fantastik ve bilim kurgu eserler okunan, izlenen şeyler değildi, ben nereden gördüm sevdim hatırlamıyorum bile. Bence bu noktada önemli bir fark yaratma potansiyeli olan konu, sırf popülerin parçası olmak için bile olsa ejderhalarla bir ilişki kuran ailenin çocuğun bu sevgisine olan tavrı. Bu tavır sayesinde o ailelerin çocukları ejderhalarıyla yalnızca popüler olduğu için değil, gerçek bir ilişki kurabilirler, çünkü küçük yaştan itibaren sevdiği şeyi sahiplenmesine izin verilecek, bu anlayışla büyüyecek. Böylece de yapmacık bir hareket olarak da olsa yapılan doğru bir tavır başka bir doğru tavrı doğuracak.

İşte bu nedenle,

Eğer bu etkiyi yaratırsa/yaratıyorsa çok da kötü değil.

Çünkü şunu,

düşünmek bile istemiyorum. Bu içini boşaltma meselesine yeterince kurban verildi.


(Sapere Aude!) #99

Buna katılıyorum, fazla iyimser gibi duruyor ama ben de aynı süreçten geçtiğim için mümkün görünüyor. Ailemin tavrı, bugünkü kitap okuma zevkimde etkili olmuştu; kendileri çok daha farklı şeyler okumalarına rağmen.

Verilmeye de devam edecek, benim korkum bir noktadan sonra Le Guin’ler, Clarke’lar, Asimov’lar, Dick’ler gibi içlerinin boşaltılması kendilerine hareket olacak isimlerin kurban edilme ihtimali. Çünkü sistem her ne kadar kendi kurban ritüeli için kendi ürünlerini üretse de bir noktada klasiklere el atabilir.

Çocuk ve Gölge hakkında da yazacaktım ama kafamı toplayamıyorum, yorucu bir gece geçirdim. Yarın devam edeceğim.


(Sapere Aude!) #100

Çocuk ve Gölge beni en çok düşündüren yazılardan biri oldu.

Denemeden önce Büşra’nın yorumunu okuduğum için aklıma ilk bu soru geldi. Sanırım kendimi gölgesini bırakan adam olarak buldum. İçimdeki karanlığı, yazıda anlatıldığı ölçüde, özümsediğimi; onu bir parçam olarak kabul ettiğimi düşünmüyorum. Belki de bu yüzden arada sırada ortaya çıkıp kendini hatırlatıyordur, yakınlarda olduğunu fark edeyim diye. Sonra bir düşünce geliyor aklıma: En sonunda, yanımızda kimse kalmasa bile yalnız kalmayacağımız ortada. Gölgemiz hep buralarda olacak. Akşam yattığımızda en son gölgemizle konuşacağız, kimseye anlatamayacağımız şeyleri o bilecek. Bizi yalnız bırakmayacak, hep yanımızda olacak. O halde kabullenmemek daha kötü. Bizi hasta edebilecek, olmadığımız biri gibi davranmamıza neden olabilecek kadar kötü.

Zaten baktığımızda, bunu anlatan hikayeler, romanlar da yok mu? Aklıma ilk gelen Dostoyevski oluyor. Çoğu romanının böyle yorumlanabileceğini düşünüyorum. Karakterlerinin çoğu, gölgesini bırakmaya meyilli insanlar. Bana kalırsa yalnızca Yeraltından Notlar’ın anlatıcısı, gölgesini bırakamayacağını bilen, onu kabullenmiş bir karakter. Bu kadar beğenilmesinin bir sebebi de bu olabilir. İçten içe, yapamadığımız bir şeyi yapan karaktere karşı duyduğumuz hayranlık. Onun gibi olmak isteği.

Kötülük, eğer insan gibi yaşamak istiyorsak, bütün yaşamımız boyunca karşılaşacağımız, yeniden ve yeniden hesaplaşacağımız, ve kabul edeceğimiz, ve birlikte yaşayacağımız acılar, azaplar, yazıklar, kayıplar ve adaletsizliklerdir.

İşte, bence bizim temel problemimiz burada. Kötülükle karşılaşınca verdiğimiz, daha doğrusu vermediğimiz tepki. Yeniden ve yeniden karşılaşıyoruz, ancak hesaplaşmıyoruz. Kanıksıyoruz sadece. Halbuki kabul etsek ve kötülükle hesaplaşsak belki de daha insanlar olacağız. Bunu yapmayarak gölgelerimizi daha da koyuya boyuyoruz. En sonunda gölgenin içinde boğuluyor ve bir silüet olarak toplumun içerisinde -tamamen alışkanlıktan- yaşamaya devam ediyoruz. Aslında gölgeler olarak geziniyoruz sanırım.