Kadınlar Rüyalar Ejderhalar / Ursula K. Le Guin / "Bilimkurguda Mit ve Arketip"


(Fransuva'nın Ayranı) #101

Beni bu denemede yok sayın sonrakine gelirim.
@FordPrefect @pasithea @Truevoyageisreturn @makisekurisuu


(Berk Kaynak) #102

Selamlar güzel insanlar. Buradaki ufak tarikata ben de katılmak istiyorum. Duydum ki Hande yokluğumda baygınlıklar geçirmiş, kolonyayla bileklerini falan ovuşturmuşsunuz. Dayanamadım geldim.

Öncelikle şunu söyleyeyim ki yorumlarınızı okurken resmen kalbim tekledi. Keşke dedim en baştan okuyup da tartışmalara dahil olsaydım. Yazmaya aç bir canavar gibi hissettim kendimi. Çocuk ve Gölge’nin sonuna kadar okudum. Bugün onun öncesi hakkında özet diyebileceğim fikirlerimi yazacağım. Yarın akşam da Çocuk ve Gölge’ye girişirim. Başlığın adabını fazla bozmamak için her deneme adına ayrı ayrı yazıp sinerjisi kaybolmuş muhabbetlere girmeye çalışma gibi bir niyetim yok. Sadece içimden geçeni dökeyim biraz, kafadan gitsin şu düşünceler.

Şimdi, ben de Büşra gibi daha önce hiç Le Guin okumadan girdim bu kitaba. Her zaman kafamda okuma planı vardı ancak erteleyip durdum. Şu an diyebilirim ki kesinlikle kendisini listemde öne çektim. Fantazya, hayal gücü ve toplum hakkında uzun zamandır düşündüğüm şeyleri çok güzel aktarmış. Gidip kendisiyle ahbap olma isteği uyandırdı bende, o derece.

İlk olarak Le Guin’in en sevdiğim yönü kitap yazmayı “keşfe çıkmak” olarak tanımlaması oldu. Şöyle ki, planlayarak yazmak, eğer doğru ellerde değilse, sanatın en büyük düşmanı olabilir gibi geliyor bana. Çünkü planlamak ister istemez belli başlı kalıpları beraberinde getiriyor ve yaratıcılığı daraltmaya başlıyor. Eğer bir eser üzerinde gerçekten tüm hünerinizi ve zekanızı göstermediyseniz, plan istenildiği gibi işlemiyor. The Force Awakens ile A New Hope karşılaştırması yapalım. İkisi de temelde aynı evrende geçen farklı hikayeler ancak A New Hope açık ara bir kıtanın keşfidir. Yıllarca Star Wars evreninin birçok şeyden esinlendiği, birden fazla felsefeyi içerdiği ile ilgili şeyler yazılıp çizildi. Bunun sebebi evrenin tıpkı Le Guin’in söylediği gibi Lucas’ın bilinçaltında keşfedilmiş olmasından başka bir şey değildir. Star Wars birçok düşüncenin, hissin, hayalin bir harmanıdır. Lucas’ın keşfidir. The Force Awakens ise planlanmış, çizilmiş, kalıplara sıkışmış bir filmdir. İyi puanlar almıştır amma vermez o derin hissi sana. Yiğitcan’ın bahsettiği o “Star Wars’un en büyük özelliği” olan arkasında devasa bir dünya varmış hissinden yoksundur. Çünkü dev bir dünyanın ufak bir keşfi değildir. Var olan bir yerin elle çizilmiş bir haritasıdır. Bunlar demek değildir ki planlanan bir eser iyi olamaz. Sadece modern dünyada planlamak bir kalıplara sıkışma işidir ve eğer planlayan kişi yeterince kompleks bir plana sahip değilse eser popülarite ve halk üzerinde oynandığı ile kalmaya mahkumdur.

Ben kendim müzikle ilgilenen bir insan olarak günümüz müzik sektöründeki kalite düşüşünün bu planlama mantığı yüzünden olduğunu düşünüyorum. Ki bu sadece öznel bir görüş değil. Bilimsel olarak da müzik dünyasında çeşitlilik ve kalite yönünden bir düşüş söz konusu. İsteyene bu konu hakkındaki bir videonun linkini atarım.

Yukarıdaki tartışmalarda Frodo-Gandalf ve Sauron üçlüsü hakkında bir muhabbetin döndüğüne şahit olmuştum. Şimdi eğer bu topa girersem hiç çıkamam. O yüzden kısa kesmek istiyorum. Meram başlığında bana denk geldiyseniz, benim hayat hakkındaki görüşümün acının mutluluğu arttırdığı yönünde bir fikirle harmanlandığını okumuşsunuzdur. Yok hayır evde oramı buramı kesmiyorum. Sadece, bu hayatta Frodo gibi düştüğümüz zaman, her kalkışımızın bir öncekinden daha mutlu olacağını savunuyorum. Hiç düşmeyen Gandalf’ın elde ettiği zaferin bizim elde ettiğimiz zaferden daha az kutsal olduğunu düşünüyorum. Biz ondan daha çok acı çekiyoruz, daha çok debeleniyoruz, daha çok mutluyuz. Şuna daha çok yaşıyoruz diyelim. Bu hayatta bir Frodo olarak yüzüğü Mordor’a atamayacak olabilirim. Ama bir Frodo gibi yürüyorum işte. Sauron devrilecekmişçesine yaşıyorum. Yok vallahi dibine kadar gerçekçiyim. İsterse Sauron devrilmesin, ben yaşamadan ölmeyi reddediyorum.

Hayal gücü konusunda ise Le Guin’in şöyle bir tanımı var ki aslında insanların “disiplini” neden yanlış anladığını, neyi yanlış yaptığını çok iyi tanımlıyor. “Hayal gücü özgürce oyun oynamaktır.” demiş Le Guin. Hayal gücü özgürdür evet. Benim için özgürlüktür. Modern insanların bu hayal gücünden kaçması ise kavram sapmasıdır. Hayal gücü bir özgürlük ise, aynı zamanda da bir sorumluluktur. Çünkü özgürlük ne getirir? Sorumluluk. Hem de çok büyük sorumluluk. Bir insan ne kadar özgürleşirse, sorumluluğu o kadar artar. Her zaman derler ya, ormanda yaşarken insan daha mı özgürdü diye? Evet özgürdük ama 5 saniyeliğine bile hayattan kopmak eşimizin ve çoluğumuzun çocuğumuzun boynunda bir aslan bitmesine sebebiyet verebilirdi mesela. Devasa bir sorumluluk bana kalırsa. Hayal gücü kurduğumuz kadar özgür oluyoruz, özgür olduğumuz kadar da rahatsız hissediyoruz. Omuzlarımıza bir bir yük bindiriyoruz ve bunu taşımak herkesin harcı olmuyor. Ben her gün hayal kuruyorum. Hiç durmadan, umarsızca, delicesine hayal kuruyorum. Her gün de bunların sorumluluğunun getirdiği ağırlığı üzerimde hissediyorum. Çünkü neyin hayalini kuruyorsam, onu hayata geçirmek istiyorum. Her geçen gün de bunlar için daha fazla çalışma ihtiyacı hissediyorum. Gidiyorum Mordor’a yüzük atma hayali kurup dağ tepe elimde sopa yürüyorum. Sonra da düşüp acı çekiyorum. Eh, özgür olmak böyle bir şey. O düşüş, kalkış, çaba ve acı; hepsi birer bedel. Modern toplumda insanlar asla ölmeyecekmiş gibi yaşarlar. Hiçbiri özgür değildir. Olmak da istemezler zaten. Sorumluluktur bunun nedeni. Hayal kurmak çocukçadır çünkü kurarlarsa devasa bir yükün altına girerler ve günlük rutinleri bozulur. Yaşadıkları düz komforu hayallere tercih ederler. O komforu bozup acı çekmezler ama mutlu da olmazlar. Onlar uyuşturucu bir komfor için gerekli bedeli öderler. Fazlası için ödeyecekleri bir bedelleri yoktur zaten.

Başta dediğim şeye döndüm sanki. Yolculuğa başlayıp yine kendime mi dönüyorum ne?


(Hande) #103

Çay partisine geç kalmış Tavşan telaşıyla denemeyi okumaya çalışıyorum iki gündür, geç kaldım!

Bu seferki deneme sizi de zorladı mı yoksa çevresel ya da içsel benimle ilgili faktörlerden mi kaynaklanıyor acaba bu zorlanma durumu? Bu gece bitirip, düşünüp yazmak istiyordum ama sanırım bu sefer balıklama dalıp bütün bir yorum atmak yerine yavaş yavaş gireceğim konuya, sonra bakalım nasıl gidiyor.

Öncelikle, tüm bu içe dönüş, yolculuk vs. konularını okudukça aklına Deniz gelenlerin ellerini görebilir miyiz? Sayın @Truevoyageisreturn -bakınız ne diyor, true voyage is return, hmm- çoktan yazmış olmanızı beklerdim hanımefendi, nerelerdesiniz, biliyorum bu ara uzun yazmak zor geliyor ama tam senin konun değil mi?

İkinci olarak, sizde de “en yakın zamanda Jung okumaya başlamalıyım” gibi bir istek var mı? Ya da aramızda okuyan varsa bana bir başlangıç noktası önerebilir mi acaba? Ayrıca von Franz’ın denemede bahsi geçen makalesini de okumayı düşünüyorum, yani hiçbir şey değilse bile Çocuk ve Gölge kişiyi yeni dünyalara sokması açısından önemli bir denemeydi benim için.

Şimdi denemeyle ilgili ilk düşüncelerime gelecek olursam,

Gel zaman git zaman, yaşlanmış, bilgisi görgüsü daha da artmış; ama hiç başarılı olamamış. Hep güzellik ve iyilikten bahsetmiş, ama onu kimsecikler dinlememiş.

kısmının yanına “Fmab”,

Ama gölge şantajda ve benzeri hünerlerde mahirmiş; güçlü ve vicdansız biri olduğu için adamı tamamen hakimiyeti altına almış.

kısmının yanına “bastırılmış duyguların zaferi” yazıp, prensesin de mantığı temsil ettiğini düşündükten sonra Le Guin’in benimle benzer bir çözümleme yaptığını görmek sevindirdi açıkçası.

Fmab -Fullmetal Alchemist: Brotherhood- yazmamın sebebi, hikayenin bana animenin sonunda işlenen önemli temalardan birini; içinden kötü gördüğün unsurları atarak "mükemmel"e ulaşamayacağını, ancak onlarla birlikte ve barışarak buna yaklaşabileceğini hatırlatması.

Bastırılmış duyguların zaferi ise bence -çoğunlukla- 3. sayfa haberlerinde gördüğümüz her şey, katiller, tecavüzcüler, şiddet uygulayanlar… Bunlar en uç örnekler belki ama aynı zamanda da en açık görülenler.

Ancak sanki insanın kendisiyle yüzleşmesi, bunun sonuçları ve benlik konularında söylenebilecek her şeyi söylemişler zaten. Gölgeyle yüzleşmek ve varlığını kendi parçan olarak görmek kısmına katılsam da aklıma takılan tek soru şu, kabullenmek doğru mu? Yani, onun varlığını reddederek her suçu başka yerde aramak kötü evet ama varlığını kabul edip, “ben böyleyim, benim bir parçam, deal with it!üzgünüm Türkçesi tam etkiyi vermedi, şeklinde davranmak da doğru değil, bu yalnızca başka bir mazeret bulma yöntemi, denemede bahsedildiği gibi eğer üzerinde bir hakimiyet kurmayacaksan yüzleşmenin de anlamı kalmıyor bence.

Hikayede kendime bir rol seçemedim, ne gölgesini tamamen reddeden ne de tam olarak yüzleşebilmiş biriyim. Diğer yandan mantıklı bir şekilde bana açıklandığında her şeyi kabul edebileceğimi düşünürdüm -ki hikaye mantığın gözünün nasıl kör olduğuyla ilgili güzel bir ders veriyor. Bütün mesele denge değil mi aslında? Beden ve gölge arasında, ego ve benlik arasında, mantık ve sezgi arasında…

Sezgi demişken,

On yaşındayken kesinlikle akılmış, baskıymış gibi şeyler aklıma gelmezdi. Eleştirel araçlardan, eleştirel mesafeden yoksundum, hele düşüncemi sürekli kılma gücüm şimdikinden çok azdı. Bilinçli zihnim ise şimdiki kadar geniş de-ğildi. Ama şimdiki kadar, hatta daha fazla bir bilinçdışı zihnim vardı ve belki de onunla şimdi olduğumdan daha iyi bir ilişki içindeydim. Ve öykü de işte buna, içimdeki bilinmeyen derinliklere sesleniyordu; ona cevap veren, onu sözel olma-yan, akıldışı bir biçimde anlayan ve ondan öğrenen de işte bu derinliklerdi.

çocukların sahip oldukları bu durum, yani “eleştirel mesafeden yoksun olma” hali aslında çok güzel değil mi? Çünkü her şeyi sezerek deneyimliyorlar; yani o durumun, o hikayenin, o oyunun içine giriyorlar ve onu gerçekten yaşıyorlar, belirli bir mesafeden onu değerlendirmiyorlar. Kendimi düşünüyorum örneğin, eleştirel gözle bakmadan bir film izlemek gittikçe zorlaşmıyor mu? Bu durum yalnızca izlediğimiz, okuduğumuz şeylerle sınırlı kalmayıp tüm hayatımıza da sirayet etmiyor mu?

Yüzüklerin Efendisi’ni tartışmaya başladığı noktaya kadar gelebildim şimdilik, devamını ancak yarın okuyacağım, Marvin’in yazdıklarına da eklemek istediğim bir şey vardı ama onu da yarına bırakıyorum zira çok uzadı sanırım yorum :roll_eyes:


Edit: Berk gelmiş, yeeeeyyy… :expressionless::unamused: Yahu ben yoruldum bu çocuktan, Savitarcığım yine beni kendi yazdıklarımdan soğutacak kadar güzel yazmışsın tebrik ediyorum canım!

Bu konuşmayla kitleler gaza gelir, tam bir savaş meydanı konuşması değil mi? Ayrıca, belki de ilgisi yoktur ama özellikle son cümleyle bana uzun zamandır kapak fotoğrafı olarak kullandığım şunu hatırlattın,

Bir de aslında son paragrafa bir şeyler yazmak istedim ama hepsini alıntılamam gerekiyordu, şunu demekle yetineyim, başından sonuna kadar tamamen katılıyorum.


(Sapere Aude!) #104

Hem de nasıl! Başını okudum, sonunu okudum, ayrı ayrı parçalar halinde okudum, hızlıca okuyup bitirdim, yavaş yavaş gittim. Uğraştırdı ama her okumada ayrı bir tat verdi. Deneme hakkında yazmak beni de zorladı.

Gölge ile olan ilişkimizi Kübler-Ross modelini biraz uyarlayarak açıklayabiliriz sanırım. İlk aşama, inkar. Sanki bir gölgemiz yokmuş gibi yaşadığımız, hatta belki de şu an bile yaşamakta olduğumuz dönem.

İkinci aşama kızgınlık. Her ne kadar gölgemiz yokmuş gibi yaşasak da gölgenin her daim bizimle olduğunu anladığımız, kendimizi sorguladığımız, sorguladıkça öfkemizin arttığı aşama.

Üçüncü aşama, pazarlık. Bu aşamada gölgeyle müzakere edip, aslında anlamsız bir istekle, modern toplumda kabul edilmeyeceğimiz korkusuyla gölgenin biraz pasif kalmasını istiyoruz sanırım. Karşılığında ne teklif ediyoruz? Belki gölgemizi biraz daha koyuya boyamayı ya da haftanın belirli saatlerini gölgemiz gibi geçirmeyi. Hafta boyunca diğer zamanlarınızdan daha umursamaz, toplum içerisinde olsa yapmamayı tercih edeceğiniz şeyleri yaptığınız zamanları düşünün. En ufak bir guilty pleasure bile olabilir bu. Bana kalırsa bu aşama gölgeye verilmeye çalışılan ama başarısız olunan bir sus payı aşaması. Sonrasında depresyon aşaması geliyor zaten.

Dördüncü aşama, yukarıda da dediğim gibi depresyon aşaması. Hayattan soyutlanma, hiçbir şey yapmak istememe, kayıtsızlık hali gibi belirtiler görülür. Kayıtsızlık hali önemli, sanırım senin dediğin deal with it durumu buna giriyor. Gölge ile yapmaya çalıştığımız pazarlık kötü sonuçlanmış, istediğimizi elde edememişiz. Gölgeyi saklamaya çalışmak, bu yüzden hiçbir şey yapmak istememekle kayıtsızlık arasında bocalıyoruz. Bu aşama uzun sürebilir, muhtemelen hayatımız boyunca devam edebilir. Önemli olan bu aşamayı da geçmek.

Son aşama ise kabullenme. Durumun kabullenilmesi ve hayata devam edilmesi. Bir gölgemiz var. Belli ki bazen üzerinde hakimiyet kuramıyoruz. Bu aşamaya gelmede bence önemli olan nokta, herkesin bir gölgesinin olduğunun fark edilmesi. Kimisi bilmese de anlamasa da gölgeler orada, peşimizde hatta kimi zaman önümüzde. O halde gölgeyi kabullenmek önemli. Ama bunu kayıtsızca değil, çünkü o aşama geride kaldı, daha sakin, daha olgun yapmak gerekir.

Daha yazacaktım da biraz durmam gerek, zihnen yoruldum. Sonra devam ederiz.

Bu arada @SvartirSandar gelmiş, çok güzel ve altına imza atacağım şeyler yazmış ve daha da yazacağını söylemiş. Güne iyi başladım, hoş geldin.


(Deniz) #105

Sanırım bu zamana kadar okuduğumuz en zor ve güzel deneme olduğu konusunda hemfikiriz. Kısacık bir şey ama neler neler anlatıyor. Jungçu terapistler bu denemenin içeriğinin hacmini artırıp, biraz süsleyerek kişisel gelişim kitabı diye çıkarıyorlar piyasaya. Öte yandan fantastik edebiyatla ilgili de harika şeyler söylüyor. Yani oldukça nitelikli, içi dolu bir yazı. Devrelerimizin yanması normal. Daha uzun vakit ayırabiliriz konuşmak için. Tabi bir de @SvartirSandar gelmiş hoş gelmiş. Yazılarını burada görmek istediğim biriydi :sunny:

Aramıza hoşgeldiniz. Jung’la tanıştıktan sonra karşılaştığınız her sanat eserinde aklınız Jung’a kayacaktır. Bu tabi sanatçıların kasıtlı olarak Jung göndermesi yaptığı anlamına gelmiyor. Mesela Le Guin Yerdeniz Büyücüsü’nü yazdıktan sonra eleştirmenler gelip "Jung’un tezlerini çok güzel yorumlamışsınız " demişler. Halbuki kadının o zamanlar Jung’tan haberi yokmuş. Bu gölge muhabbeti kolektif bilinçdışımızda bir yerlerde dolaşıyor. Pek çok kişinin aklına gelmesi normal bir şey.

Kesinlikle katılıyorum .Ama bana biraz gölgenin “farkında” ve ona yenildiğini kabul etmiş biri gibi görünmüştür hep. Hande’nin bahsettiği deal with it olayı gibi. Geçen günlerde okuduğum ve sana da bahsettiğim bir yazıyı getirdi aklıma. Orhan Pamuk şöyle diyor “Yeraltındaki Adam’ı, Suç ve Ceza’nın Raskolnikov’unun suçluluk duygusunu kaybetmiş bir çeşidi olarak görüyordum. Böylece sinizm kahramana çok eğlenceli bir dil ve mantık vermişti.” Sanırım gölgeyle barışamama hali tam olarak böyle bir suçluluk duygusu veriyor insana. Barışmak bunu kaldırıyor ancak yenilirsen de yeraltında bir gölgeye dönüşüyorsun. Konumuzla alakasız ekleme; Orhan Pamuk’un 18 yaşındaki fikriymiş alıntıladığım yer. Şu an ise Yeraltındaki Adamı Doğu Batı çatışması yaşayan biri olarak görmeye başlamış. Dedikleri gibi, sanırım herkes baktığı yerde kendini görüyor :smile:

Ben de @pasithea ve @makisekurisuu 'nun bundan bahsetmesini bekliyordum :dancer: Fmab izlerken -ki anime kulübü sağ olsun o vesileyle izlemiştim- benim de aklıma hep gölgeler gelmişti. Şimdi yine hepimizin izlediği başka bir şaheserden Rick and Morty’den bahsedeceğim. S3 E6 Rest and Relaxation bölümü tam tamına buraya uyuyor. Bölümü mutlaka izlemenizi tavsiye ederim. Üşenenler için yazıyorum. Şöyle ki;

Bölümde Rick ve Morty toksinlerinden/gölgelerinden tamamen arındıkları bir saunaya girerler. Bambaşka insanlar olarak çıkarlar. Rick yumuşak huylu kibar biridir artık. Morty ise özgüveni yüksek birine dönüşmüştür. Toksin/gölge karakterleri ise saunaya hapsolmuştur. Bir noktada Rick durumun sağlıksız bir şey olduğunu fark eder, saunadan kaçan gölgesiyle birleşmek ister. Gölge ise Rick’i kandırır, onu öldürmeye çalışır. @boklukirpi 'nın korktuğu gibi tüm dünyayı gölge kişiler haline getirmeye çalışır, bir süreliğine becerir de. İşte serbest kalmış güçlü zeki bir gölge bunu yapabilecek imkandadır. Bu da önemlidir. Dizide kilit nokta Rick’ın toksin/gölge karakterlerin nasıl oluştuğunu kavramasıdır. Onlar kötü yanlarımız değil, bizim sevmediğimiz yanlarımızdır. Bu sebeple gölge karakter aynı zamanda Rick’in irrasyonelliğini, Morty sevgisini de barındırır. Rick gölgesini buradan yener ve birleşirler. Rick’in gölgesine dediği gibi “bütüncül düşünme yeteneği” hala kendisindedir. Bu şekilde gölgeyi yenip birleşmiştir. Öte yandan Morty gölgesiyle birleşmek istemez. Çünkü onunla barışık değildir, kaçar. Duygusuz, aşırı mükemmel bir Wall Street Kurdu parodisine dönüşür. Rick bir şekilde onu bulur ve gölgesiyle onu birleştirir.

Ne kadar harika değil mi? Rick :two_hearts:

Şu açıklama da çok hoşuma gitti. Söylemeden edemeyeceğim.

Ehehe. Böyle olacağını biliyordum. Benim önerebileceğim net bir kitap yok. İnternet’ten makalelere ve pdflere bakmıştım. Aklıma gelirse yazarım.

Jung okuyacaklar için öneri; Jung bir yerden sonra fazla mistikleşmeye başlamış. Burçlar gezegenler olayına girmiş. O yüzden okurken Jung’un her dediğine katılmanız gerekmiş gibi hissetmemenizi veya saçmalamış diyip bir kenara atmamanızı şiddetle öneririm. Jungçular bile ona tamamen katılmaz :smile:

Jung; mitlerin, masalların ve dinlerin içinde kendimizi aramamız gerektiğini söyler. Çünkü onları biz yarattık hep birlikte. Oralardan girebilirsiniz. Daha önce önerdiğim Kurtlarla koşan kadınları tekrar önereceğim.

Bu ara hem uzun yazmakta zorlanıyorum hem de kişisel meselelerle uğraşıyorum zihnen. Aslında burada okumak yazmak da iyi geliyor. Ben açtım diye demiyorum çok güzel oldu bu başlık. Gidişattan mutluyum kendi adıma. Tekrar yazacağım bu denemeyle ilgili, şimdilik bu kadar olsun.


(Fransuva'nın Ayranı) #106

Denemede jung ile ilgili bahsedilen şeyler bana çok saçma gelmişti. Yine de kendime “her felsefe kafana uymayabilir.” dediğim anda jungun psikiyatr olduğunu öğrenince iyice saçma geldi.


(büşra) #107

Hoş geldin. :cherry_blossom:


Acaba bu yüzden mi çoğu şeyi sadece hayallerimizde bırakıyoruz; sorumluluk almaktan kaçtığımız için? Ben hep “Kurduğum hayaller paralel evrenlerimin birinde gerçek o yüzden burada benim gerçekliğimde var olmasa bile üzülmeme gerek yok.” derdim ama sen böyle deyince “Acaba yine kendimi mi avutuyorum?” diye düşünmeye başladım.

Bu soruyu “Ne kadar doğru?” şeklinde düşünürsem cevabım %50 olurdu. Çünkü gölgemiz bizim bir parçamız üstelik yokmuş gibi davrandığımız ara ara kendini gösteren bir parça. İnkar etmek ne kadar yanlışsa onu tamamen kabullenip bir gölgenin gölgesi olmak da o denli yanlış diye düşünüyorum.

Hem bence gölgemiz bizim en eğlenceli yanlarımızdan biri düşünsene Hande bence o gece Boğaz’a karşı bağırmanı gölgen olmasaydı yapmazdın, ya da @SvartirSandar “Ben Tanrı’yım.” deyip sokaklarda dolaşmazdı. Gölgemiz olmasaydı Dünya gerçekten sıkıcı bir yer olurdu diye düşünüyorum. Böyle düşünmemin nedeni şu da olabilir ama bilmiyorum tabii. :cherry_blossom:

Bu düşünce benim çok ama çok hoşuma gitti sevgili @FordPrefect sadece bir şey sormak istiyorum sence bu da bir döngü mü? Yani kabullenmeden sonra tekrar kızgınlığa döner mi insanoğlu yoksa kabullenip ruhen rahatlayıp hayatına devam mı eder?

Bana sanki gölgesiyle tamamen barışıp bir masaya oturup oradan karlı çıkanlar Budist rahiplerine benzeyen insanlarmış gibi geliyor. Siz ne diyorsunuz?

Okuma listeme aldım. Söylemeden geçemeyeceğim Deniz bu aralar sayende çok şey okuyup yazıyorum çok teşekkür ederim bu yüzden. İyi ki varsın. :cherry_blossom:

Hangi kısımların neden saçma geldiğini yazar mısın hem bize de yol gösterir belki.
:cherry_blossom:


(Fransuva'nın Ayranı) #108

Büyük ihtimalle gösteremem :joy: sadece mantığıma oturtamadım.


(Sapere Aude!) #109

Öncelikle aynı düşünce çizgisinde bir ekip olarak ilerliyoruz, o yüzden bazı kısımları ekip arkadaşlarıma bırakmayı tercih ediyorum. Hepinizin tüm cümlelerine cevap vermek istesem de biliyorum ki birbirimizin boş bıraktığı yerleri dolduracağız. Bunun rahatlığıyla, güzel yorumun içerisindeki bir kısma atlayacağım.

Bu dönüşümle birlikte bence döngümüzü tamamlıyoruz. Kabullendiğimiz aslında kendimiziz. Ama bu sefer, bir bütün olarak kendimizi kabulleniyoruz, gölgeyi es geçmeden. Altta yer alan alıntıda Deniz, barışmak demiş mesela.

Buna katılıyorum, sanki kabullenme aşaması bir bakıma gölgeyle barışarak onu kabul etme aşaması. Gölgeyi değiştirmeyi bırakıp olduğu gibi, yani aslında kendimizi olduğumuz gibi kabul etmek. Bu aşamadan sonra insanın dengeyi sağlayabileceğini düşünüyorum. Denge de bir miktar huzur getirecektir elbette, tıpkı Budist rahiplerde olduğu gibi. Hatta belki de Budist öğretideki ‘‘Acı vardır’’ ve ‘‘Acıların bir nedeni vardır’’ gerçekleri, gölgemize yapılan bir göndermedir.


(Berk Kaynak) #110

Dün dışarıdan çok geç geldiğim için yorgun argın yazmak istemedim. Görüyorum ki yine harika şeyler yazmışsınız. Anlaşılan burada sizden yazma konusunda baya bir şey öğreneceğim. :slight_smile: Önce Büşra’nın sorusuyla başlayayım:

Bana sorarsan evet, buna kendini avutma diyebiliriz. Çünkü aslen hayallerinin peşinde koşmak, hayallere ulaşmaktan daha değerlidir. İnsanlar bu hayallere ulaşamayacaklarını düşündükleri için hiç yola çıkmazlar. Acı çekmemek için bahaneler bulur, zaten ulaşamayacaklarını düşündükleri nokta için efor sarfetmek istemezler. Lakin atladıkları şey, kalbin hedef noktasına ulaşmak ile değil, hedef yolunda yürürken gördüğü ve duyduğu şeylerle beslenmesidir. İnsan, bana göre, yaşadığını ancak böyle hisseder. Sabah uyandığın zaman seni yataktan çıkaran bir güç olması gerekir. Bu da ancak hayal kurmakla ve de o hayalin peşinde maceraya atılmakla mümkündür. Japoncada nedir? İkigai. Fransızcada nedir? Raison d’être.

Bu arada söylemeden edemeyeceğim, kendini avuttuğunu düşünsem bile böyle fantastik bir avutma yöntemi bulmandan hoşlandım. :smile:

Çocuk ve Gölge’ye gelirsek, en etkilendiğim deneme bu oldu şu ana kadar. Albert Camus-Düşüş’ü yakın zamanda okumuş birisi olarak denemeyi okurken kendimi sanki tecrübeli hissettim bu konuda.

Öncelikle Hande’nin söylediği şu cümle ile başlamak istiyorum. Zira hepimiz insanların bir gölgesi olduğu konusunda hemfikiriz.

Bence burada içimizdeki kötülüğün gölgeye benzetilmesinde yatan bir sebep var. Eğer senin dediğin gibi olsa bu benzetme içimizdeki bir canavar olurdu. Canavarı kontrol edebilirsin, evcilleştirebilirsin, yenebilir veya öldürebilirsin ancak bir gölgeye bunların hiçbirisini yapamazsın. Gölge seni sürekli takip eder. Ne yaparsan peşindedir. Akşamları yok gibi gözükür, ancak zamanı gelince yine oradadır. Bazen gölgen senden daha büyük, bazense senden daha küçüktür. Yani kabullenme aşaması bu yüzden önemli. Zira bir gölgemiz olduğunu bilmeden ve kabul etmeden yaşarsak, gün geldiği zaman gölgemizin bizden daha büyük olması bizi dehşete düşürür. Kontrolü kaybeder, ne yapacağımızı bilemeyiz. İşte o zaman gölge biz oluruz. Silikleşir ve ipleri gölgemizin eline veririz. İçimizdeki kötülük kontrol kumandası olan bir şeyden ziyade, Jung’un bahsettiği "Benlik"in özüdür. Albert Camus’nun Düşüş’ü ise tam bu noktada devreye giriyor. Düşüş’ün ana karakteri Jean Baptiste Clamence, hayatında çok başarılı bir avukat olan; erdemli, çekici, akıllı bir insandır. Ahlak pusulası öyle düzgündür ki, kendisinin yaptığı hareketlerin kötülüğünden bir gram bile şüphe duyulamaz. Bu adamın düşüşü; parasını, kadınları, başarısını kaybetmesinde değildir. Bu adamın düşüşü gölgesini kendinden daha büyükken keşfetmesindedir. Hatta arttırıyorum, bu düşüş yalnızca gölgeyi keşfetmesinde değil, yaptığı her hareketinde bu gölgenin bir izi olduğunu anlamasındadır. Bunca zaman yaptığı bütün iyilikler, edindiği bütün dostluklar sadece kendisi içindir. O yüksek ahlaklı, erdemli ve iyilik dolu hayatı yalnızca onun basamakları tırmanmasında bir araçtır. Kendisi düzenli olarak kör bir adamın karşıdan karşıya geçmesine yardım eder ve her seferinde göremeyeceğini bilmesine rağmen şapkasıyla kendisine selam verir. Düşüşü esnasında anlar ki, o selamı zaten kör adama vermiyordur. Halka veriyordur. Halk onu bu şekilde daha çok sevecek, avukatlığına daha çok güvenecek, kendisine verilen takdir sayesinde ünü daha çok artacaktır. Böyle düşündüğünüz zaman sonuç iyi olsa da, motivasyon kötüdür. Ancak Jean bunları hiçbir zaman bu niyetle yapmamıştır ki? O sadece kör yaşlı adama yardım etmek istemiştir. Bunun asla kendi bencilliği için olduğunun farkında değildir. Bir gün farkına varır. O zamansa Jean’ın düşüşü başlar.

Jung’un bahsettiği Benlik’in keşfi, bu gölge ile bir olmakta çok önemli diye düşünüyorum. Gölge kontrol edilemez bir şey dedim. E her yaptığımız iyilikte bile gölgemizin gözüktüğünü söyledim. O zaman hayat bizim için zehir zemberek mi olmalı? Tabii ki hayır. Aksine, bu yolun sonu kabullenişe vardığı zaman, hayat çok daha berrak ve anlamlı gözükür. Bahsedildiği gibi dışarıda düşman kalmaz. Düşmanı olmayan, nefret edecek bir şey de bulamaz. Nefret etmeyen ise bilgeliğe en çok yaklaşmış kişidir. Çünkü nefret aklı köreltir, taraf seçmenize sebep olur ve eninde sonunda sizi çürütür.

Uzun zamandır katıldığım bu replik Jung’un felsefesi sayesinde kafamda daha iyi açılmaya başladı.

"Bilince kabul edilmeyen gölge, dışarı ötekilere yansır. Benim bir kusurum yok, sorun onlar. Ben canavar değilim, diğerleri canavar. Tüm yabancılar kötüdür. Tüm komunistler kötüdür. Tüm kapitalistler kötüdür. Ama kedi tekmeyi haketmişti annecim.

“İnsanın kendini fethetmesi zaferlerin en büyüğüdür.” -Platon


(Sapere Aude!) #111

Hedef noktasına ulaştığında senden beklenileni, yapman gerekeni, yolda yürürken gördüğün, duyduğun ve böylece öğrendiği şeyler seni değiştirdiği için yapabilirsin zaten. Bu düşünceyi çok sevdim. Bizi tekrar Frodo’ya götürüyor. Shire’dan yola çıkıp Mordor’a giden yolu yürümeseydi Frodo, mesela Kartallarla gitselerdi, kitabın sonundaki Frodo olabilir miydi? Gölgesiyle karşılaşmadan, onunla mücadele etmeden yüzüğü atması istenseydi, kendi dönüşümünü sağlayabilir miydi? Düşünceyi sevmemin sebebi burada. Bu başlıkta, söylendiği zaman bize ‘‘Evet, işte bu. Tam olarak bu.’’ dedirten pek çok cümle okuduk. Bu cümle de onlardan bir tanesi. Bizi değiştiren hedefe ulaşmaktan ziyade hedefe varan yolculuğumuz. Gördüğümüz, duyduğumuz, temas kurduğumuz şeyler. Çünkü biz ilerledikçe, mekanı değiştirdikçe mekan da bizi değiştiriyor. Bunu bize tekrar, doğru kelimelerle hatırlattığı için @SvartirSandar’a teşekkürler.

Devam edelim.

Gölgemizin gittikçe büyüdüğü düşünüyorum ben. Kabullenmedikçe, onu görmezden geldikçe ister istemez besliyoruz onu. Belki farkında olarak belki de hiç fark etmeden yapıyoruz bunu. Modern toplum her ne kadar bizden gölgelerimiz yokmuş gibi davranmamızı istese de bu istek bile içimizdeki gölgeyi büyütmeye yarıyor. Çünkü orada bekliyor, çırpındığımızı görüyor. Ona dönüp onunla konuşmadıkça dönüşümüzü zorlaştırmak için biraz daha büyüyor. Kabullenmek bu yüzden zor, kabullenmediğimiz sürece gölgenin içine düşüp ona dönüşüyoruz. Sonrası senin dediğin gibi kontrolü kaybetmek ve gölge olmak.

Konuya Camus de dahil oldu, iyice kalabalıklaşıyoruz. Düşüş, yukarıda anlattığıma iyi bir örnek mesela.

İşte gölgesi yokmuş gibi davranan biri; modern toplumun sevilen, saygı duyulan, özenilen bireyi. Ama kitabın başlığında yazdığı gibi düşüşte, çünkü gölgesinin farkında değil. İyi bir şeyler yapıyorken aslında gölgesini besliyor. Sonrasında artık kabullenmek için çok zor olduğunu anlıyor. Düşüş, benim de sevdiğim bir kitaptır. Bu bağlamda düşününce bir kez daha okumak istedim, hatta ister istemez Meursault’yu düşündüm. Sizce o bizim muhabbetimizin neresinde? Gölgesiyle ilişkisi nasıl?

Bu repliği Felsefe Kulubü’nde tartışmıştık. İnsanın karmaşık açıklamalar istemesi kolaycılığın daniskasıdır. Sorumluluğu başkalarına, ama bu başkalarının bilinemeyecek, karşı çıkılamayacak, engellenemeyecek kimseler olması gerekir, bırakmak, kendini böyle avutmak, herkesi gölge görürken kendini gölgeden arınmış sanmak; bütün bunlar yaptığımız en kötü şeyler belki de. Gözlerimizi kapatıyoruz ve etrafımızda canavarlar var diyerek gölgeden kaçtığımızı düşünüyoruz. İyi de zaten yanı başımızda, benliğimizde olan bir şeyden gözlerimizi kapatarak nasıl kaçabiliriz? Karanlıktan karanlığı kullanmaya çalışarak nasıl kaçabiliriz? Aksine gözlerimizi açmamız, öncelikle kendimizi gözden geçirmemiz gerekir. Ancak öyle ilerleyebiliriz. Aksi halde, çok sevdiğim BoJack gibi oluruz. Kendi pisliğinin farkında ama bunu kabul etmekten korktuğu için her gün biraz daha batan biri. Hem şunu diyor:
It’s not me. It’s the people that are the problem! Everyone’s dumb and I’m great. Why do I always forget that?

Bunu diyen bir karakter, şunu da diyor:
bojack3


(Fransuva'nın Ayranı) #112

Hadi yeni denemeye geçelim.


(Gazi Audomarus Fridia DCLXVI PFVV Pipinpadaloxicopolis the First) #113

Summonlandım.


(Sapere Aude!) #114

Bunu dedikten sonra bugün, Camus’ye ithaf edilen bir söz okudum:
Artık insanlar arasında değil, bir gölgeler dünyasında yaşıyoruz.

İyi bir rastlantı oldu, burada da yer alsın istedim. Belki konuşurken değiniriz.


(Hande) #115

Bu kısım biraz ön plana çıktığı için cevaplarda kısaca tekrar değinmek istedim, demek istediğimi tam anlatamadığımı düşündüm çünkü. Bahsetmek istediğim aslında gölgeye yenilerek onun gölgesi olmak ya da Berk’in bahsettiği anlamda canavar olarak görerek evcilleştirmek değildi, ben yalnızca gölgesini kullanarak istediğini yapma durumundan hoşlanmadığımı belirtmek istemiştim. Biraz onun arkasına saklanmak gibi.

Bence -genel anlamda- insanlar gölgesiyle yüzleşip onun varlığıyla barışık yaşayanlar ve onu kabul etmeyip “ötekine yansıtan” (Ama kedi tekmeyi haketmişti annecim.) insanlar olarak ikiye ayrılmıyor; gölgesini kabul eden ve “gölgesine yansıtan” insanlar olarak 3. bir grup var, kötü hey şeyin suçlusu gölge, bir nevi “kediyi tekmeledim, evet bu kötü, ama gölgem! ne yapabilirim?”. Hatta bunu genelde şu da izler “sizin de gölgeniz yok mu sanki?”

Bence şuna da dokunuyor köşesinden,


Kübler-Ross modeli açıklaması genel olarak hoşuma gitti, yalnızca şu kısım konudan bağımsız aklıma şunu getirdi; peki toplum tarafından kabul görmek ya da uyum sağlamak için yaptığımız isteksiz davranışları nasıl tanımlarsın? Yani gölgem benim şu yada bu sebeple istemediğim bir tarafımsa ben onu yaparken hoşnutsuz olmalıyım ama aksine toplum içindeki davranışım beni hoşnutsuz yapıp, guilty pleasure hoşnut etmiyor mu? Kafamı karıştırdı burası birazcık benim.

Ben buralarda bir yerlerdeyim sanırım. Sevmediğim, belki de gölgem diyebileceğim birbiriyle çelişen iki yanım var, biri mükemmeliyetçi olmak ve her şeyi kendim yapmak istemek (ve bu ancak kendimi klonlayabilirsem mümkün) diğeri de tembel olmak ve içimden gelip de kendim istemeden iş yapamıyor olmak. Bunları saklamaya çalıştığım için değil ama bunlarla uğraşmak istemediğim için de bahsettiğin atalet hali mevcut çoğu zaman.

Bunu okuduğumda, “nasıl aklıma gelmedi, tam önümde duruyormuş” diye düşündüm. Tam yerine parmak basmış bir bölüm aslında gerçekten, şunları konuştuktan sonra bir tekrar yapmak lazım.

Bu noktadan giriş yapabilirim öyleyse. Çok derinlere iner miyim bilmiyorum, benlik - ego - kolektif bilinç gibi kavramları açıklayışı hoşuma gittiği için bunun üzerine söylediklerini biraz deşmek istiyorum yalnızca şimdilik.

Buna benim cevabım evet olurdu. Hayal kurmak çok daha kolay çünkü ve tercih yapmak gerekmiyor, gerçi tercih yapmak da sorumluluğuna katlanmaktır zaten. Saçma bir açıklama- aslında farklı, uzun bir cevap yazmıştım ama fazlasıyla iç dünyamı anlatmaya başladığımı fark ettiğim için vazgeçtim. :sweat_smile: Bu arada kendini avutma yöntemini kendim uygulamaya karar verdiğimi de söylemek isterim.

Bana da bu sıkıcı geliyor işte, yapabilseydim bile öyle biri olmak istemezdim herhalde. Daha önce de dediğim gibi olay bence denge (Marvin de benzer şeyler söylemiş), biraz pazarlığın sonunda karlı çıkmak değil de pazarlıktan zevk almak.

Metaforun dibine vuracak olursak; bir çocuk bilmediği, tanımadığı gölgeyi olduğundan farklı bir şeye ait zannedip ondan nasıl korkuyorsa, aynı şekilde gölgesini iyi tanıyan bir kişi de onu şekillendirerek eğlenceli bir oyuna dönüştürebilir.


(Deniz) #116

Aslında gölge tam olarak kötü değildir. Gölge, egomuz oluşurken geriye attığımız, bastırdığımız şeylerdir. Dediğim gibi Rick’in gölgesi; onun irrasyonel yanını yani duygusallığını, sevebilme yeteneğini kapsar. Sevmek kötüdür diyebilir miyiz?

Ben mesela; etik, insan hakları, iyilik üzerine kafa yoran, paylaşmayı seven, hatta bunun default olduğuna inanan bir insanım. Pek çok kez gönüllülük yaptım az çok aktivistliğe de bulaştım. Bunları başkaları beni sevsin diye değil doğru olduğunu düşündüğüm için yaptım. Ama içimde bir yerlerde biliyorum ki çok bencilim. Bencilik kötü bir şey midir? Hayır. Bencil olmazsak hayatta kalabilir miydik? Hayır. Bütün mesele doğru zamanda doğru şeyi yapmaktır. Adaletle davranmaktır Le Guin’in dediği gibi. Yani dengedir.

Gölgesiz silik ve eziğiz. Biz kibar, iyi huylu insanların yeri gelince kazan kaldırabilecek cesareti bulduğu parçamızdır gölgemiz. İsyanımız, vahşi yanımızdır. Gölgemiz olmasaydı sonsuza kadar öbür yanağımızı çevirirdik. İyi niyetli Külkedisini üvey annesi ve kız kardeşlerine ses çıkarmadan sonsuza kadar hizmet etmesinden alıkoyan neydi? Üvey ailesini “kandırıp” gizlice baloya gitmese yolculuğunu tamamlayabilir miydi? Bu şuna vardırıyor bizi aslında;

Demek ki masalda kötülük, iyiliğe taban tabana zıt olarak değil, onunla ayrılamaz biçimde iç içe geçmiş biçimde ortaya çıkar, yinyang simgesinde olduğu gibi. Hiçbiri diğerinden daha büyük değildir; insan aklı ve erdemi de birini diğerinden ayıramaz, aralarında seçim yapamaz.Kahraman, yapılması uygun olanı gören kişidir, çünkü o tek tek iyi ve kötüden daha büyük olan bütünü görür. Aslında kahramanlığı emin olmasındadır. Kurallarla davranmaz, yalnızca hangi yoldan gideceğini bilir.

O yüzden aslında sıkıcı olan gölgeyle barışmak değil gölgeyi yok sayıp kendini melek sanmak bence.

Şu kısmı olduğu gibi alıyorum. Aslında yazdığınız bir sürü yeri ve tüm denemeyi olduğu gibi alıntılayasım geliyor ama kendimi tutuyorum :smile:

Sen de iyi ki varsın :blush: Bunu okuduğumda yüzüm gülmüştü. Şimdi yine güldü.


(Fransuva'nın Ayranı) #117

O zaman gölgemiz ile barışmak kişisel devrimimiz midir ?
@Truevoyageisreturn


(Deniz) #118

Devrimin başlangıcıdır belki. Ama yol bundan daha uzundur.

Cumartesi akşamı itibariyle yeni denememiz Metin, Sessizlik, Gösteri’ye geçebiliriz. O güne kadar Çocuk ve Gölge’yle ilgili son toparlamaları yapalım. Tarih esnek tabi ki, tartışma olursa ötelenir. @makisekurisuu @FordPrefect @pasithea @boklukirpi @Colruzgari @SvartirSandar

@Lalaith duydum ki başka başlıklardan bize selam yolluyormuşsunuz. Yeni deneme sözlü edebiyatla ilgili. Belki merakınızı çeker efendim, bekliyoruz.


(Oneironaut) #119

Teşekkürler efendim. Selam yolladığım doğrudur, fakat çok gizli yapmaya çalışmıştım. :grin: Demek fark edildi…

Şu giriştiğim origin işini bitirip, bu topraklara öyle ayak basma niyetindeyim. Daha özgür olacağım. :cowboy_hat_face:


(Sapere Aude!) #120

İlk soruyla alakalı olarak Çoğunluk filmini tavsiye edebilirim. Ben Kübler-Ross modeline ilk olarak film hakkında bir inceleme okurken denk gelmiştim. İncelemede karakterin içinde bulunduğu durumların modelin öngördüğü aşamalara göre açıklanabileceği iddia ediliyordu. Filmde baş karakterimiz tam olarak sorduğun sorudaki durumları yaşıyordu. Belki cevabı bulmada yardımı dokunabilir. Tekrar konuşabiliriz.

İkinci kısımla alakalı olarak da önceki cevaplardan bir alıntı yapacağım:

İçimizdeki kötülük ile gölgenin eşdeğer tutulması bize toplum tarafından empoze edilen, aşılanan bir düşünce. Gölgemizi kabul etmememiz bizim doğamıza pek uygun değil,çünkü yukarılarda da değinildiği gibi gölge, bizim bir parçamız. Ancak ona parçamız değilmiş; atılması, saklanması gereken bir tümormüş muamelesi yapıyoruz. Çünkü toplumdan bunu görüyoruz, bunu öğreniyoruz. Bizden istenen, gölgesiz insanlar gibi davranmamız. Böyle olunca da toplum tarafından öğretilen bir olgu olduğu için guilty pleasure kavramının ortaya çıktığını düşünüyorum. Toplum içinde bizden beklenen davranış, parçamızı reddetmemizi istiyor. Bu da kendi kendimizi eksiltmek demek aslında. Ancak guilty pleasure zamanlarımızda kendimizi eksiltmek yerine parçamızı kabul edip tama ulaşıyoruz. Sanıyorum, eylemlerimizdeki hoşnutsuzluk ve pleasure ayrımının sebebi burada.