Kadınlar Rüyalar Ejderhalar / Ursula K. Le Guin / "Bilimkurguda Mit ve Arketip"


(Berk Kaynak) #121

Bu başlıktaki tartışma adabını çok seviyorum ya. Kimse acele etmiyor. Kimse kimseye laf yetiştirmeye çalışmıyor. Herkes müsait olduğunda, diğer fikirleri okuyup üzerlerine düşündüğü zaman yazıyor. Muasır medeniyetler seviyesi resmen. Teşekkürler hepinize bunun için.

Kesinlikle haklısınız. Temelini kötülük üzerinden yaptığımız için verdiğimiz örnekler de buna uygun oldu ancak gölge dediğimiz kavram kötülükten çok daha fazlasını kapsıyor. Yukarıda da “guilty pleasure” olarak bahsettiğimiz şey de bunlardan birisi mesela. Toplum tarafından kabul görmeyeceğini düşündüğümüz bir davranışı gizli bir şekilde bundan haz alarak veya kendi benliğimizi dışarı çıkararak yapabiliriz. Bu her zaman kötü olmak zorunda değil tabii ki. Hatta düşününce toplumun bize empoze ettiği şekilde bu hayattaki en büyük guilty pleasurelardan birisi cinsellik değil midir? İnsanlar genelde cinsel hayatlarında bambaşka insanlar olurlar. Toplum içerisinde sergileyemedikleri o hayvansal içgüdüyü sergilerler. Cinsellik esnasında fiziki anlamı dışında ruhen de çıplak kalırız. Hatta birçok insanın gerçek karakteri ile cinsel hayatındaki karakteri arasında fark vardır. Bu da bir nevi gölgenin kapsama alanına girer bence.

Ford’un dediği gibi toplum tarafından bize dikte edilen bir şey var. O da gölgemizi reddetmemiz gerektiği. Ancak verdiği örnekte bir yanlış olduğunu düşünüyorum. O da, toplumun gölgemizi reddetmemizi isteyerek kendimizi eksilteceğimiz örneği. Bir insanın asla kendi karakterini reddederek, baskılayarak kendini eksiltebileceğini düşünmüyorum. Kişi ne yaparsa yapsın, ışık bu hayatta varolduğu sürece bir gölgeye sahip olacak ve ne kadar zincirlerse zincirlesin, gün geldiği zaman bu zincirlenmiş gölge bütün ışığı kapatacak şekilde dışarıya patlayacaktır. Uç bir örnek olarak da baskıcı ve zorba ülkelerde taciz/tecavüz olaylarının yüksek oranda olmasını verebiliriz.

Aslında böyle bir konudan konuşup Dr. Jekyll ve Mr. Hyde örneği vermememiz biraz garip olmuş. Bilindiği üzere Dr. Jekyll gölgesini farkeden ve kendisinin yoğun ve siyah bir gölgeye sahip olmasını kaldıramamış bir isim. Öyle ki hayatını bu gölgeyi tamamen kendinden başka bir insana dönüştürebileceği bir ilaç yapmaya adıyor. En sonunda o ilacı yapıyor. Akşamları Hyde ismindeki adama dönüşüyor. Tamamen gölgeden ibaret, Jekyll’ın derinlerdeki kişiliğini yansıtan bir adam. Jekyll gibi soylu, kibar, akıllı ve dingin birisi değil. Aksine kanı kaynayan, çirkin, tutkularının kölesi olmuş ve garip bir varlık. Gölgesini kendinden tamamen ayırıp onun arzularını dindirmek ilk başlarda Jekyll’ı rahatlatsa da kısa bir süre içerisinde Jekyll olarak kaldığı hali yavaş yavaş daha az yer kaplamaya başlıyor hayatında. Her gece o ilacı içmek kendisini aslolan Jekyll karakterinden Hyde’a dönüştürüyor. Bu gölge sonralarda öyle güçleniyor ki, dakika başı ilaç içmeden kendi asıl karakterine dönemez oluyor ve gölgenin çılgın arzuları bir gün Hyde’ın katil olmasına sebebiyet veriyor. Jekyll gölgesinin farkında ama onu kabullenemiyor. Kabullenememesi gölgesini kendinden tamamen ayrı bir insan olarak düşünmesine sebebiyet veriyor. Sonuçları da çok kötü oluyor. Burada senin bahsettiğin kişilik tanımı Jekyll oluyor bence. Gölgesinin farkında ancak onun varlığını kabullenememiş kişi. Jekyll kabullenemiyor ve kişiliğini ikiye ayırıyor. Hyde’ın gece işlediği suçlardan kendini muaf tutuyor ve suçlu görmüyor. Çünkü onu yapan Hyde. Jekyll değil. Vicdanı rahat bir şekilde yatağına dönüyor.

Bahsettiğin sığınma durumuna karşı yapılabilecek şey gölgeyi kabullenmekten geçiyor. Yani verdiğin örnek gölgesini kabullenmiş insanlar tarafından yapılan bir davranış değil; ondan hoşnut olmayan, kendisinden farklı bir varlık olarak gören kişiler tarafından eyleme geçirilen bir davranış. Halbuki kişi, o gölgenin de kendisi olduğunu düşünse, derinlerdeki karanlık arzuların veya yapabileceği yanlış hareketlerin kölesi olmaz. Çünkü gölgenin yaptığı her şeyi aslında kendisinin yaptığını bilir. Öteki türlü sanki o değilmiş gibi suçu gölgeye atar ve bundan da vicdan azabı duymaz. Onu yapan Jekyll değildi, Hyde idi der. İlk adım, gölgenin de biz olduğunu kabullenmek ve iki tarafımıza da kucak açmaktan geçiyor. Kendini sevmek, öyle bir sevmek ki diğer insanları da kabullenmek.

Yani sadece görmezden gelmeyerek büyümesini engelleyemiyoruz. Gölgenin varlığını kabullenmek ve işleyişini kavramak gerekiyor. İşleyişi kavrayan kimsenin de gölgesinin ne sürekli küçüleceğini, ne de sürekli büyüyeceğini düşünüyorum. Yeterli olgunluğa ulaşmış bir insan gölgesi kendinden büyük olduğu zaman gerekli adımı atmayı bilir ve gölgesinin kendinden küçük olduğu bir noktaya davranabilir.

Aslında olay biraz da Stefan Zweig’ın dediği gibi:

“Bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan, bütün insanları anlar.”


(Sapere Aude!) #122

Kaptan, dümene geçip konuşmamızı yeni sulara doğru götürürken büyük bir keyif almıyor musunuz? Mr. Hyde bize katıldı, Zweig alıntısı yapıldı. Gittikçe sayımız artıyor.

Gölgelerin içinden bizi izleyenler var, biliyorum. Hepimizin adına rahatlıkla onları da kabul edeceğimizi söyleyebiliyorum. Gelin, gemimizde herkese yetecek kadar yer var.

Konu buraya geldiği için büyük bir ismi, muhtemelen gölge problemini ilk fark eden ismi bir kez daha anmak gerektiğini düşünüyorum. O, edebiyat literatürüne en büyük katkısı olarak gördüğü bu ilhamına “Öteki” adını vermişti. Dostoyevski’nin ikinci romanı, alay konusu edilen ve edebiyat camiasında dışlanmasına neden olan kitabı. Burada, kendisinin fiziki olarak ikizini, karakter olarak ise tam zıttını gören bir memurun hikayesini anlatıyor Dostoyevski. Gölge dediğimiz kavramın kötülükten fazla olduğunu kabul ettiğimize göre Öteki romanının da aslında bir nevi gölgeyi anlattığını söyleyebiliriz. Çünkü romanda baş karakterimizin kötü gördüğü ne varsa hepsini, Öteki yapmakta ve insanlarca sevilmektedir. Baş karakterimiz bir yandan ondan nefret ederken -çünkü yerini kaptırmıştır - bir yandan da ona imrenir, çünkü onda sahip olmak istediği özellikleri de görür. Bizim gölge tanımımızda yavaş yavaş bu noktaya varıyor. Önce Deniz, ardından da Kaptan buna çok güzel işaret etti: Gölge bizim parçamız, yalnızca kötü yansımamız değil; aksine bizi biz yapan, bir gölgeye sahip olmamız. Bu açıdan Öteki’yi önemsiyorum, çünkü hem gölgenin ne olduğunu hem de onunla mücadelenin nereye varabileceğini gösteren bir roman.

Kitabın beğenilmemesinin sebebi, belki de insanların Dostoyevski’nin haklı olmasından korkmalarıdır, kim bilir. Gerçekten de bir ötekimiz vardır ve onunla mücadele bizi bitirebilir.

Bu düşünce üzerine yazdıklarımı düzeltmem gerekiyor. Benim demek istediğim, gölgemizi reddetmemizin bizi bütünlükten uzaklaştıracak olması. Elbette ki gölge bekleyecek, zincirleri zorlayacak ve zamanı geldiğinde patlayacak. Ama o zamana kadar ne olacak? Yalnızca bir parçamızla hayatımıza devam edeceğiz, gölgeyi görmezden gelerek “medeni” olduğunu düşündüğümüz tarafımızla yaşayacağız. Halbuki senin dediğin gibi gölgeyi kabul etmiş olsak, işte o zaman asıl karakterimiz ortaya çıkacak. Öbür türlü yalnızca Dr. Jekyll olarak bilineceğiz. Mr. Hyde ortaya çıkana kadar beklememiz gerekecek.

Eksilmek doğru kelime olmadı belki de, yerine “eksik olacağız” diyeyim. Orada olduğunu bildiğimiz gölgeye orada değilmiş gibi davranarak bilerek eksik kalacağız. Ta ki gölge, çıkıp gelene kadar.


(Hande) #124

Bu gece editlerden edit beğeniyorum, önce dalgınlıktan iki kere tamamlamadan gönderdim, sonra da fark ettim ki yazdıklarıma değinmişsiniz zaten çoktan. Tüm yazılanları okumadan cevap vermek benim hatam oldu, ancak silmek istemedim yine de, genel bir toparlama olmuş olsun artık. Ayrıca söylemem lazım ortak bir paydada buluşmuş olmak da hoşuma gitti. Bu deneme uzadı, yenisine geçme vakti geldi belki, farkındayım, ancak yazmaya ancak fırsatım olmuştu, hepsi için affınıza sığınıyorum.

Not ettim, “en yakın zamanda” diye söz veremiyorum şu an, ama izledikten sonra kesinlikle yazacağım.

Buna genel hatlarıyla katılıyorum, ancak gölgenin çok bileşenli bir kavram olduğu kanaatine vardım düşünürken, sanki farklı taraflarını ele alıyoruz gibi de geldi.

Örneğin bir takım “kötü” görülen, kötü görülmesi de aslında toplumun işleyişine sekte vuracak olması olan davranış ya da istekler var, Deniz’in bencilliği -ki bu konuda ona katılıyorum ve herkesin belirli bir ölçüde bencil olması gerektiğini, eğer olmazsa kendini mutlu edemeyeceğini düşünüyorum, bunu belirtmem gerekir-, benim tembelliğim gibi konular dengede tutulmadığı takdirde toplum yaşantısı içinde problem yaratacak durumlar, bunları yok saymamızı toplum bizden istiyor; bunun dışında toplum tarafından dışlanmamak için ya da dalga geçilmemek, kendimizi iyi göstermek için toplum tarafından dayatılmadığı takdirde kendi kendimize yok saymak istediğimiz taraflarımız var, bence guilty pleasure’lar da bu sınıfa dahil, örneğin reality show izlemekten hoşlanıyorsam ve bu arkadaşlarım tarafından cool bulunmuyorsa gizli yapmak gibi bir dürtüye sahip oluyorum -itiraf başlığı gibi oldu, evet zaman zaman sabaha karşı şalterleri kapatıp televizyon izlediğim doğrudur :smile:-; diğer yandan kötü olmadığı ve hatta toplum tarafından desteklendiği halde, belki de işlevsiz gördüğümüz ya da başka çeşitli sebeplerle bir tarafa ittiğimiz duygularımız, davranışlarımız var,

hepsinin haricinde de, gerçekten kötü diyebileceğimiz ve bastırıldığı takdirde daha feci sonuçlar doğuran dürtüler var, şiddet ya da bastırılmış cinsellik bunların arasında diye düşünüyorum.

Tüm bunların hepsi de, artık hangilerine sahipse, bir insanın tüm gölgesini oluşturuyor bence. Uzun uzun yazdığım bu fikrim sonucu değiştirmiyor elbette, yüzleşmek ve parçamız olarak kabul etmek tek doğru çözüm. Ancak, sürekli kendimi tekrar ediyor gibi olacağım ama kabul etmek derken “kabullenmek” değil bu, örneğin “gerçekten kötü” nitelikte gölgeye sahip biri bile bunun varlığını kabul ederse, terapi ya da benzeri bir yolla bununla yüzleşebilir ve bu da karşılaşılan birçok sorunu çözer aslında.

Katılıyorum, aşağı yukarı bunlardı söylemeye çalıştığım şey, yalnızca “kabullenmek” ve “kabul etmek” eylemlerini kelime bazında farklı ele alıyoruz.

Verdiğin Dr. Jekyll ve Mr. Hyde örneği bana, gölgesinin varlığından haberdar ve farklı yolla başa çıkmaya çalışan, gölge olarak yaşayıp bunu toplumdan saklamanın yolunu bulmuş bir karakter olması bağlamında Dorian Gray’i anımsattı.

Yeniden katılıyorum. Başından beri tanışmak, yüzleşmek, şekillendirmek terimlerini kullanma sebebim de biraz bu; gölgenin sürekli küçülmesi diye bir durumun varlığı bence zaten mümkün değil, bazı şeyler vardır ya da yoktur. Bileşenlerinden bir kısmını örneğin guilty pleasure olarak gördüğümüz şeyleri daha açık yaşayarak öyle olmaktan çıkartabiliriz belki ama gölgenin bir takım, bizi biz yapan özellikleri varsa onlarla yaşamayı öğrenmeliyiz gibi geliyor bana da.

Söylemeden geçemedim, öyle güzel, işin özünü anlatan bir cümle ki.

Pek yeni bir şey katamadım sanırım konuşmaya, o nedenle de “katılma” seansımı sonlandırıyorum artık, yalnızca son olarak,

bu başlık okunacak, izlenecek çok fazla eser kattı bana da, yalnızca Deniz’e değil, onun vasıtasıyla başlayan bu konuşmaya katkıda bulunan herkese ben de teşekkür etmek istedim.


(Fransuva'nın Ayranı) #125

Yeni denemeye geçelim lütfen.
@FordPrefect @SvartirSandar @Truevoyageisreturn @pasithea @makisekurisuu @Pinetree923 @boklukirpi @Evsiz


(İbrahim Korkmaz) #126

ney?


(Deniz) #127

Sen yazmaya başlayabilirsin Eren. Ben de bugün yarın yazacağım.


(Fransuva'nın Ayranı) #128

Öncelikle şu linki koyarak başlıyorum


Ursula le guinin şiiri okumak hakkındaki görüşleri çok hoşuma gitti. Ben de zaman zaman şiirleri sesli okuyup kaydederim çok hoş bir şeydir, tavsiye ederim.


(Hande) #129

Tamam tamam geçiyoruz sıradaki denemeye söz, ama bugün şu konuşma tesadüf edince dayanamadım atmak istedim.

2:15-4:05 arası,


(Deniz) #130

Sanırım Gölge mevzusunu bir miktar çözdük ve şimdilik kapatıyoruz. Eklemeden geçemeyeceğim video çok güzel denk gelmiş. Jungçu Psikiyatr bir abimiz. Kendisine saygılarımı sunup yeni konuya atlıyorum :sunny:



Yeni denemeye şiirsever muhitkarlarımızdan biri giriş yapsın diye bekledim. Ama nafile. Keza şiir benim çok bilmediğim ve üzerinde konuşurken rahat hissetmediğim bir tür. Bununla birlikte sözlü edebiyatın gücüne kesinlikle inanıyorum. Ucundan kıyısından icra ettiğimi de itiraf edeyim ehe.

Söz, büyüdür. Ama yazılı söz değil, söylenen söz büyüdür. Hemen hemen bütün fantastik hikayelerde böyledir bu. Ortada bir kara büyü kitabı varsa kahraman mutlaka salaklık yapıp okur. Büyü gerçekleşir. Gözünüzde canlandı, değil mi? Kur’an sesli okunur. Sesli olmasa bile dudaklar oynatılarak okunur. Namaz da öyle kılınır. Kelimenin kendisine ruh vermek için seslendirmek gerekir.

Bir süredir Masal Anlatıcılığı yapılıyor Türkiye’de. Baya performans olarak. Bazısı müzik eşliğinde oluyor. Çok değişik bir tecrübe. Nasıl anlatsam bilmiyorum, gidip canlı dinlemeniz lazım. Sinemayla birlikte görsellik çok önemli hale geldi. Görselliğe, görsel sanatlara ben de bayılıyorum. Ama bu bizim hayal gücümüze, canlandırma yeteneğimize ket vuruyor. Klasik “kitap okurken kendim hayal ediyorum, sinemada onlar bana dayatıyor” muhabbeti gibi. Ama karşında biri anlatırken senin gözünde bir hikaye canlanması ve resmen başka bir aleme dalman çok başka bir şey. Gidin dinleyin efendim :sunny:

Ben de biraz tesadüf eseri bir anlatıcı tarafından keşfedildim. Bana el veriyordu aslında ama sonra mezun oldum, taşındım "gerçek bir iş"e başladım. Yarım kaldı. Zaten yaşım gereği fazla masal biriktiremedim. Gerçekten içimde bilip hissetmediğim bir masalı da anlatmak istemiyorum.

Parçada geçen kayıtların bir kısmını atıyorum. Bakarız, egleniriz.

Şuna ben de bayıldım :smile:

@Colruzgari Beat kuşağıyla alıp veremediğin ne diyorsun. Benim bir derdim yok. Onlar sürekli karşıma çıkıyor napim. Al Howl :smile:


(Fransuva'nın Ayranı) #131

Türkiyede hikaye anlatıcılığını en iyi yapan insan Sunay Akındır.




En sevdiğim hikayesidir Sunay Akın’ın 40 paralık adam.

Sunay Akın’ın yeni projesi küp. Kısaca bahsetmek gerekirse öğretici hikayeleri kısa kısa anlatıyor.

(büşra) #132

İyi akşamlar herkese, bu deneme benim hem çok sevdiğim hem çok ilgili olduğum bir konuyla ilgiliydi ama nedense uygun ortamı bir türlü yakalamadık. Neyse ki bu sabah iç sesim “Deneme sözlü edebiyattan bahsediyor Büşra, üstelik yazarın bir konuşmasının yazı hali; sense onu sessiz sessiz okuyorsun ne ironi ama.” dedi de ironiyi yıkmak için koşa koşa kendimi doğaya atıp sesli bir şekilde okudum. O kadar zevk aldım ki, halen okumayanlar için tavsiye edebilirim bunu.

Deniz’in bahsettiği masal anlatıcılığına değinmek istiyorum biraz çünkü ben de bu yaz on iki çocuğun Masal Ablası idim. Profesyonel olarak yaptığım bir iş değildi gönüllüydüm; birlikte masal okuyup masal oynuyorduk. Çok ama çok eğlenceliydi benim için. Masal oynamak ne derseniz masal boyunca herkesin değişebilen görevleri oluyor ve bu olabildiğince özgür şekilde canlandırılıyor; birimiz deniz sesi çıkarmakla görevliyiz mesela birimiz Denizci oluyoruz; başka biri o denizcinin sesi oluyor. Buna sanırım yaratıcı drama deniyormuş ben bunu sonradan öğrendim.

Eğer bunu yapamazsanız üzülmeyin size bir film önerebilirim. Mert Fırat ve Melisa Sözen’in baş rolleri paylaştığı Bir Varmış Bir Yokmuş isimli film birazcık bahsediyor masal anlatıcılığından.

Şimdi burada durup şiir okuyuculuğundan bahsetmek istiyorum; ben nedense denemede de bahsedilen eski sözlü oyunların, hikayelerin bu denli güzel olmasını şiir şeklinde, dizeler halinde yazılmasına bağlıyorum. Çünkü tını önemlidir; Hepimizin bir tınısı var bunu tanımlayamaz; hissederiz. der Cioran. Şiir de öyle işte; tanımlanamayan bir tınısı var ve bu onu okuyanla uyuşmayınca kötü sonuçlar çıkıyor ortaya bence. Örneğin internette dinlediğim şiir okuyucularının hepsi sesini toklaştırıp demeç verir gibi okuyor; Orhan Veli’yi de böyle okuyor Yahya Kemal’i de… Halbuki bırak şairi şiir bile çeşit çeşittir. Kimi cenge gidenler için yazılır kimi sabah yeni uyanmış bir sevgiliye. Tıpkı bizim masal oyunumuz gibi role girilmeli bence şiir okurken.
Bu konuda bile bir kalıbımız var sanki; ilkokuldaki İstiklal Marşı Okuma Yarışması’nda kendi parçalayarak ağlayan kız çocuklarına ödül verilmesine şaşmamalı. Sevdiklerine şiir okuyan, şiiri müzik dinler gibi dinleyen biri olarak bu konu benim için önemliydi.

Bize öğretilen, ancak son derece yüksek kalite şiirin şiir olduğudur; şiir mühim meseledir ve yazabilmen, hatta okuyabilmen için üstad olman gerekir. Birkaç şairle bir sürü İngilizce bölümünü ayakta tutan da budur. Pek güzel ama ben başka bir şeyin peşindeyim; şık bir pasta olarak değil, ekmek olarak şiirin; baş yapıt olarak değil, yaşamak için yapılan iş olan şiirin.

Yukarıda yaptığım bu alıntı benim neden mükemmeli, mükemmel şiirleri, mükemmelliyetçi şairleri -Yahya Kemal’i mesela- sevmediğimin manifestosudur. Burada da dursun istedim. Ursula, seni sevmeye başlıyorum sanırım.

:cherry_blossom:


(Fransuva'nın Ayranı) #133

@Truevoyageisreturn deniz koş derneğe eleman bulduk.


(Deniz) #134

Şhhh gizli emellerimizi belli etme eren


(Fransuva'nın Ayranı) #135

Spoiler içine aldım kimse okuyamaz artık.


(Sapere Aude!) #136

İyi geceler efendim, yeni denemeyi okudum, anneannemi aradım -sebebini açıklayacağım- ve yazmak için oturdum.

Denemenin henüz başında ‘‘Konuşma bir olaydır’’ cümlesini okuduğum zaman aklıma hemen anneannem geldi. Kendisi şu an 70’lerinde. Çocukluğumdan bu yana en sevdiğim şeylerden bir tanesi, anneannemin konuşmasını dinlemektir. Çünkü anneannem adeta bir resital düzenliyordu. Çocukken bana çok masal, hikaye anlatmıştı. Hiçbirini okumamıştı, duyduklarını, kendisine anlatılanları aktarıyordu. Ama nasıl aktarmak! Her bir hikayesinde her bir karakter için role girerdi, sesini değiştirirdi, jest ve mimiklerini farklı kullanırdı. Hikayeyi sadece anlatmaz, oynardı adeta. O yüzden, denemeyi okuduktan sonra anneannemi aradım. ‘‘Yeni masal var mı anneanne?’’ dediğimde, önce güldü. Sonra, muhtemelen doğaçlamaydı, bir tane anlatmaya başladı. Ses tonundan anladığım kadarıyla kendisi de anlatırken heyecanlanmıştı. Yıllar önce ben henüz ufakken anlattığı hikayelerden aldığı tadı almış olabilir, en azından ben kendi adıma aldım.

Sonra acaba bu hikayeyi buraya aktarabilir miyim, diye düşündüm. Hikayenin neler kaybedeceğini, aktarırken ondan neleri alıp götüreceğimi merak ediyordum. Biraz denedim, pek beceremedim. O yüzden koymamayı tercih ediyorum. Zaten asıl gelmek istediğim nokta burada, anneannemin anlattığı ile yazıya geçirdiğim neden farklı oluyordu? Bana öyle geliyor ki denemede ifade edildiği gibi ‘‘yazılı sözcük bir gölgedir.’’ Gölgelere bir şeyler emanet edip bu emanetleri okurun çıkarmasını istediğimizde hem karanlıklarda bir şeyler kalıyor, hem de okur bizim bulmalarını istediğimizden çok farklı şeyler bulabiliyor. Böyle olunca elbette ortada bir eser oluyor ama sanki yazar ile eser arasında bir ayrım yapılmış oluyor.

Sözlü edebiyatı, özellikle bu denemeden sonra, anlatıcının ve eserinin bir arada düşünülmesi gereken bir edebiyat olarak düşünmeye başladım. Hatta anlatıcının bir şekilde eserin parçası olduğu edebiyat, düşüncesi bile bana mantıklı geldi. Anlatıcı/eser arasındaki ilişki yazar/eser arasında yok sanki. Kitabı okurken yazarını düşünüp onun kim olduğunu tahmin edebilirim. Ama yine de benim için esas olan elimde tuttuğum kağıtlarda yazılı olandır. O an, o satırları yazanın ne yaptığını bilemem. Bu noktada bir kopukluk vardır. Halbuki sözlü edebiyatta, özellikle yukarıda bahsedilen hikaye/masal anlatıcılığında anlatan da bir bakıma eserin parçası olduğu için tam bir bağlantı kurulmuştur. Ortada eser vardır ve o anlatılır, aktarılır ya da sahnelenir. Ben de elbette, ‘‘bu daha iyidir’’ demeyeceğim. Pek çok yazara saygısızlık etmek istemem. Yalnızca, sözlü edebiyatın bu kadar geri planda kalmasının nedenini anlayabildiğimi düşünüyorum. Şu soruları bırakayım:

Eğer ben bir anlatıcıysam, ben anlatamayacak duruma geldiğimde ne olacak?
Peki ben bir yazarsam, yazamayacak duruma geldiğimde ne olacak?
Öldüğüm zaman geride beni hatırlatacak bir şey bırakmak istiyorsam ve insan hafızasına da güvenim yoksa, ne yapmalıyım?


(Deniz) #137

Selamlar Ursula Tarikatı’cığım

Sözlü edebiyatla ilgili yazmak zor geldi, muhit gitti derken uzunca bir ara verdik. Diyorum ki ufaktan yeni denememiz “Çuval Kuramı ve Kurgu” ya geçelim. Tazelenmiş olalım. Pazar günü itibariyle başlayalım tartışmaya, ne dersiniz?

Tabi kurallar hala aynı, her zaman önceki denemelerle ilgili yazmakta serbestiz.

Muhabbetle kalın :sunny:

@FordPrefect @Colruzgari @pasithea @makisekurisuu @boklukirpi @SvartirSandar


(Fransuva'nın Ayranı) #138

aaa böyle bir başlık mı vardı ? Hiç bilmiyordum.


(Deniz) #139

Yok muydu?

Ara vermek iyidir


(Salihalpo Anısına) #140

(Sapere Aude!) #141

Notos’un bu sayısında Ursula K. Le Guin dosya konusu olarak seçilmiş. Notos, dosya konuları üzerine on numara iş çıkarıyor. Öneririm.