Muhitkarlar Tartışıyor: Münazara #3


(GreenLanternCorps) #2

Evet, yazabilirdi. Hatta daha özgün ve yaratıcı hikayeler bile ortaya çıkabilirdi. Günümüzde yazılan fantastik hikayelere baktığımız zaman bazı yazarların bu mitlerden ve efsanelerden esinlendiğini bazılarının ise özgün bir şekilde daha güzel hikayeler yazabildiğini görüyoruz.
Bence, mitler ve efsaneler olmasaydı da yazarlar kendi mit ve efsanelerini yaratabilirdi.


(Kuyuya düşmüş it) #3

Bence yazamazlardı, zira okuduğumuz kitapla aramızdaki en önemli bağlardan birisi mitler ve efsaneler. Anlatılmak istenen hikayeyi bizlere ulaştırmak ve bunu yaparken bizlere dokunmak için kullanılan mitler olmadan kitaplarla derin ilişkiler kurmamız çok zor olur, kurduğumuz ilişkiler de kusurlu olurdu. Mesela Buz ve Ateşin Şarkısı evrenin gittiğimizde dünyamızda bulunan bir sürü mitin değiştirilmiş veya uyarlanmış olarak karşımıza çıkması hem evreni zenginleştirirken hem de bizim evrene alışık olduğumuz kollardan girmemizi sağlıyor. Azor Ahai, duvarın yıkılışı gibi efsanelere dayanan kehanetler; Valyria’nın çöküşü ve ak gezenlerin bozguna uğratılışı biraz derinlere inildiğinde temeli yaşadığımız dünyadaki mitlerle atılmış şeyler. Hakeza, Dune evreni bu günümüzün binlerce yıl ilerisinde geçen bir hikayeye sahip olsa da bizim şu anda yaşadığımız dünyanın mitleriyle temellendirilmiş mitlere sahip. Ben zannetmiyorum ki herhangi bir yazar tek başına bir mit yaratıp, yayıp birde bu miti insanların hafızasına kazıya bilsin. Mitler halkların ve dini toplulukların zaman içerisinde olgunlaştırıp önlerindeki yıllara sunduğu meyveler gibiler. Bence tek bir adam veya ufak bir grup adam bu meyveyi yeterince olgunlaştıramaz ve sonucunda bu olgunlaşmamış meyvelerle kurulan edebiyat kendi içine doğru kapanmaya başlar.


(Koala lordu/Koç Lisesi Bebeğim! ) #4

Yazılabilirdi,çünkü insan hayal gücü,eskiden kalma herhangi bir kaynağa bağlı olmak zorunda değildir, bir mitten ya da efsaneden esinlenmeden bir şeyler yazamayacağını ya da yazacağı şeyin güzel olamayacağını iddia etmek, bence günümüzde yapılacak bir resmin Rönesans ressamlarından birinin işlerinden esinlenmeden ya da bir heykelin antik yunanların yaptığı heykellerden esinlenmeden yapılırsa güzel olamayacağını söylemeye benzer.Bu örnekler elbette çoğaltılıp geliştirilebilir ama temel olarak bildiğimiz bir şey varsa,o da bir eserin eskiden yapılmış herhangi bir şeyden esinlenmeden yapılabilecek olmasıdır.

Bir romanı yazarken,ne kadar fantastik bir eser olursa olsun, bir yazarın güvendiği şey,bir kez daha bence, yazarın kendi hayal gücü,yaratıcılığı ve zihninde planladığı olaylardır.Evet, belki mitler olmasaydı Asla bir “Amerikan Tanrıları” olmayacaktı,ama Neil Gaiman’ın günün birinde en az bunun kadar köklü hissettiren, yaratıcılık ile harmanlanmış bir eser yazamayacağı anlamına gelmez. Fantastik edebiyat sadece mitlerin ve efsanelerin akıllıca yeniden yazılmış halleri değildir.Hatta öyle olmaktan oldukça uzaktadır.

Gelelim iyi bir roman yazarken,belki mit ve efsanelere hiç bulaşmayan kişilerin de olabileceği gerçeğine. Roman, oldukça geniş bir tür ve kişisel olarak “iyi” bir roman olarak değerlendirdiğim “Marslı” içinde roketlerin adları dışında hiçbir mitolojik öge barındırmıyor,ki o isimler de isteğe bağlı bir şekilde Mehmet,Ahmet,Mustafa vb. herhangi bir isme çevrilse bile bunu romanın iyiliğine herhangi bir etkisi olmaz,ki burada bahsettiğim roman da efsanelerle ilgili örneklerin çıktığı bir tür,oysa ki romanın mitler ve efsanelerle ilgili olmadan “güzel” ya da “iyi” “çok iyi” ya da “muhteşem” olabileceği pek çok tür var,bir aşk romanı efsaneler ve mitolojik aşk öyküleri ile hiçbir benzerlik taşımadan da pekala yukarıdaki sınıflandırmalardan birine girebilir.

Sözün özü,insan yetenek ve hayalgücünü kaybetmediği sürece,elbette ve pekala güzel romanlar yazabilir.


(İbrahim Korkmaz) #5

Bir yazar yazdığı her şeyin altına bir temel, bir dayanak atar.

Heykel yaparken kafanda oluşturduğun bir şeyi fiziksel hale getiriyorsun ama sonucunda kafanda oluşturduğun bu şeyin bir dayanağı var. Kitaplar için bu dayanak çoğu zaman mitolojiden geçiyor. Mitoloji dediğimiz şey aslında sadece sağa sola ateş üfleyen ejderhalar değil, mitoloji dediğimiz aslında hepimizin ortak tecrübelerimizin hikayeleşmiş ve hayal gücünün yolundan geçmiş hali. Star Wars, içinde pek çok orijinal ve yaratıcı fikir barındıran bir seri, ancak özellikle A New Hope bariz bir şekilde David ve Goliath hikayesinin kor ögelerine sahip. Darth Vader vs Luke, Luke’un Death Star’ı açık bir noktasını bularak yok etmesi vs vs. Peki niye? Çünkü temeli o. Hikayenin basic formu oradan geliyor. Yazarın hayal gücünü tetikliyor. Şövalyeler, prensesler, krallıklar gibi konseptleri kendi tarzında şekillendirmesini sağlıyor diğer efsaneler de.

Mitler hikayelerin ana malzemesi olmayabilir. Baharatlar da yemeğin ana malzemesi değil ama onlar olmasaydı bazı yemeklerden tat alamazdık. Pek çok hikaye anlattıkları narrative’i güçlendirecek esinlendikleri mitler olmadan bu kadar tatlı olmazdı.

Kısaca geçmişteki bazı mitler olmasaydı, tarihteki pek çok hikaye de yazılamazdı. Onlar olmadan da günümüzdeki pek çok iyi hikaye olmazdı. Diyeceklerim bu kadar.


(Sapere Aude!) #6

Tartışmanın sonucunu belirleyecek anket için;


(Berk Kaynak) #7

Münazaranın sonucunda jüri ve anket oylarına göre kazanan “B Grubu” oldu.


(Berk Kaynak) #8

(Hande) #9

(Sapere Aude!) #10

Merhabalar,

Münazara başlığının ikinci tartışması karşınızda. Gruplar aşağıdaki gibi belirlendi:

Grup A: @Evsiz ve @Curio
Grup B: @tanrininlutfu ve @Aurum

Konu ise, şu aşağıdaki soru olarak belirlendi:
Bütün faydası ve olası zararları düşünüldüğünde, uzaylıların olduğu bir gelecekte, insanlık kültürünü diğer gezegenlere de yaymalı mıdır?

Yaptığım kura sonucu A grubunun “Hayır, yaymamalıdır.” düşüncesini savunacağı belirlendi. B grubu da “Evet, yaymalı.” düşüncesini savunacak. Şimdi sözü A grubundan ilk arkadaşa bırakıyorum.

İyi eğlenceler.


Muhit Münazara Salonu
(Umur) #11

İnsanlık. Sözlük tanımına göre insan olma durumu, insaniyet olarak geçer. Ancak toplum içerisinde, insanlık kelimesi iyi anlamlara gelen bir kelime haline gelmiştir. Peki, insanlık kelimesinin anlamı gerçekten de iyi mi? İyi olmalı mı?

Hayır. Gidip bir tarih kitabı açalım, hangi ülkenin, hangi kıtanın, hani zaman diliminin olduğunu çok önemli değil. Kitapta en fazla göreceğimiz kelime bizi şaşırtmayacak bir şekilde, savaş olur. Toprak için yapılan savaşlar, para için yapılan savaşlar, güç için yapılan savaşlar, din için yapılan savaşlar… Dünyada tonlarca tarz savaş var ve ne yazık ki hiçbirisi doğal sebeplerden ortaya çıkan şeyler değil. Hepsi insan yapımı, insan tarafından kontrol edilen, insan tarafından yaratılmış şeyler.

Peki, tek kötülüğümüz savaş mı? Hayır. Gençler liseye geçtiği zaman belli başlı gruplara ayrılmaya başlarlar. Toplum ilk etkilerini canlı bir şekilde göstermeye başladığında olur bu. O gruplardan birisi de zorbalardır. İnsanlık da bu zorbalar gibi, lisemiz ise evren. Ancak insanlık ve zorbalar arasında tek bir fark bulunmakta… Zorbalar, kardeşlik, acıma gibi duygulara sahip. Bunları benimsemiş kişiler olabiliyorken, geniş vadede insanlık, bunlara sahip değil ve bu da bir çok şeye sebep oluyor. Geniş bir zaman skalasında örnekler verirsek; soykırım, kölelik, din üzerinde toplum kontrolleri, milliyetçilik adı altında toplum kontrolleri, devrim adı altında toplum kontrolleri şeklinde devam ediyoruz. İnsanlığın, kendi içerisinde bile zorba olduğunu görüyoruz. Belirli bir değere, inança, kültüre saygısı yok. Güç için, her şey yapılabilir… Burada da, örneklerin en büyüklerine geliyoruz.

Kapitalizm ve emperyalizm… Farklı kelimeler kullanırsak, maddi kölelik. Kapitalizm sizlere istediğiniz her şeye çalışarak ulaşabileceğinizi söyleyerek sizleri sadece baştakileri güçlendiren bir sisteme bağlı kılıyor, emperyalizm ise sizlere hiçbir şey söyleme gereksinimi duymadan güçlü olanın güçsüz olana gelerek her şeyini alabildiği bir sisteme dayanıyor. Şimdi, eğer bir iki yüz yıl öncesinde olsaydık, bu iki sistemin çökebileceğini, bilinçlenmenin ve dayanışmanın her şeyi düzeltebileceğini savunabilirdik. Bir ütopya yaratabilirdik ancak bir iki yüz yıl öncesinde değiliz. Bunlar bitmeyecek, bazılarımız ayağa kalkmaya devam edecek, bazıları da onları indirmeye devam edecek. Büyük bir çoğunluğumuzun beyni yıkanmaya devam edecek ve çoğunluk susacak. Her şey de daha da büyüyecek.

Bu yüzden, hayır. Eğer seçebiliyorsak, eğer bu durmak bilmeyen karanlığın önüne geçme gibi bir şansımız varsa… Bunu yapmalıyız! Diğer gezegenleri boşverin, diğer uydulara bile gitmemeliyiz. Farklı cinslere görünmemeliyiz. Belki de o zaman… İnsanlık kelimesi tarihte ilk defa toplumda kullanıldığıyla aynı anlama tekabül edecektir.


( ◉) #12

İnsanlık olarak varoluşumuzun ilk zamanlarından beri amansızca bir mücadelenin içindeyiz. Bu mücadelenin en önemli etmenlerinden biri adapte olmak elbette. Tarihimizin başlarında mücadele etmemiz gereken, bize selleriyle, depremleriyle, kuraklıkları ile onulmaz yaralar açan, yeri geldiğinde lavlar yağdıran, yakıp kül eden ‘‘doğa ana’’ dahi bizi yıldıramadı. Sadece daha iyi adapte olduk, saygı duymayı öğrendik. Tarihin ve tüm dinlerin temellerini oluşturan pagan düşünce bir hiç uğruna ortaya çıkmadı. İnsanlar kendilerinden üstün olan doğaya, tüm benlikleri ile teslim olup, arkadaş olma, birlikte büyüme yolunu seçtiler. Bahçelerini yeşerten güneşe de, topraklarını çatlatan kuraklığın önleyicisi olan suya da, meyvelerini bahşeden ağaçlara da sevgilerini gerek tapınma gerek kutsama yolu ile gösterdiler.

Ben '‘insanın var olma ve devam etme mücadelesi’'ni hep hayranlıkla izlemişimdir. Bu konu hakkında yazılmış insaniyet anılarına baktığımızda, anlatılan savaş olsa da günün sonunda açan güneşi görürüz. Mücadele sadece ‘‘hayatta kalma’’ ile sınırlı değildir, ‘‘birlikte var olma’’ anlayışı hakimdir. Ve her seferinde insanoğlu tecrübelenerek daha da derin bir felsefe oluşturmuştur.

Peki uzaylılarla iletişim ve gezegenlerarası kültür yayılımı söz konusu olduğunda ne yapacağız?

Bu soru, binlerce yıllık tarihimizden farklı bir sonuç içermiyor aslında. Bu kendi türümüz dışında mücadele ettiğimiz ilk şey olmayacak. Sürekli taşan Nil nehri sayesinde tarihin ilk baraj altyapısını oluşturup, takvim sistemini yaratan, kendilerini boğmaya gelen suyu, topraklarını daha da yeşerten bir maddeye dönüştüren Mısırlıları düşünün. Elbette ki bir mücadeleye girişeceğiz, ancak tarihte olduğu gibi kazanan veya kaybedenin olmadığı bir mücadele olacak bu. Abbasi Halifeliği nasıl seferleri ile Antik Yunan’ı günümüze taşıdıysa, bugün birçok fikir bu temeller üzerinden yeşeriyorsa, artık hafızamıza kodlanmış bu durum sayesinde her zaman olumlu bir sonuca vakıf olacağız.

Bu yazıyı çok sevdiğim bir film olan, Steven Spielberg’den E.T filminden bir örnekle bitirmek istiyorum. Dünyada unutulan babasız bir uzaylı çocuk ile, Elliot’un arkadaşlık hikayesi içimize işlemedi mi her birimizin? Neden her zaman ışın kılıçlarının, savaşların, yıkımların olacağı hezeyanına kapılıyoruz?

Kültürümüz, tarihimiz çok eşsiz bir hazine. Paylaşılması gereken bir hazine.Diğer dünyaların da belki bizim gibi, belki daha da gelişmiş medeniyetleri ile hemhal olmak, tecrübelerinden faydalanmak hangi evrende kötü bir sonuç olabilir ki?


(Bungalow Bill) #13

İlk homo sapiens’in Afrika’dan çıkışıyla ilgili (Her ne kadar son dönemde farklı teorilerde var olsa da ) anlatılan bir anektod vardır. İlk insan yola çıktığında karşısında bir dağ görmüş, dağın ardında ne olduğunu merak edip dağı aşmaya koyulmuştur, Dağı keşfettiğinde uzaklarda bir dağ daha görmüş, ve yine aynı duyguyla dağın ardını keşfe çıkmış, bu şekilde Pasifik Okyanusunun ortasında küçücük bir ada olan Hawai’ye kadar ulaşmış, Dünya’nın dört bir yanına dağılmıştır. Ardından Coğrafi keşiflerin gerçekleşmesi ile Dünyanın ücra bir köşesinde ortaya çıkan homo sapiens tüm Dünya’yı birleştirmiş ‘‘Küreyi’’ eline almıştır. Bu hikayemizin şimdiye kadarki kısmı ve insanlık gözünü daha da ileri, ardını keşfedeceği başka dağlara dikmiş durumda.

Fakat bu noktada küreyi bir kenara koyup, ona verdiğimiz zararlara ve dahası kendimize verdiğimiz zararlara bakalım. Kendimizi şu an bulunduğumuz noktadan soyutlayıp geriye baktığımızda bir imparatorluk ve o imparatorluğun üzerinde temellendiği kaybolmuş milletleri, katliamları, ulaşamayacağı hedeflerle, rüyalarla kandırılmış insanları ve bundan nemalanan küçük zümreleri; kısacası insanın keşfederken, kontrolü altına alırken arkasında bıraktığı çöplüğü görürüz.

Burada karşımıza bir soru çıkıyor, ‘‘hiç gelişmedik mi yani?’’ İnsan hakları, felsefe, Bİrleşmiş Milletler, feminizm, din ve belki de var olma ihtimali olan bir Tanrı? Bunca gayret boşa mı? Bu noktada en iyi dönem diyebileceğimiz bugünün gerçekten ne kadar adil olduğuna; geçmişte bulunduğumuz yerle, şimdiyi karşılaştırmak lazım. Türkiyeyi baz alırsak bir asgari ücretlinin yıllık geliri 19236 lira. Bu gelir asgari ücretliyi Dünyanın en zengin %8.51’lik kısmına sokuyor. Bizim beğenmediğimiz bu siteye girenlerin büyük ihtimalle çoğunun burun kıvıracağı miktar asgari ücretliyi Dünya’ %92’lik kısmından ayırıyor. Yani 6.916.000.000 kişinin üstüne koyuyor. Gördüğünüz gibi hayat şartlarını beğenmediğimiz Türkiye’de doğmuş olmak bile bizi Dünya’nın geri kalanından ayırıyor. Çin, Çinhindi, Afrika, Hindistan, Orta doğu ve geriye kalan milyonlardan…

Daha da derine inecek olursak yapılan araştırmalara göre tepenin tepesindeki yüzde 1 toplam zenginliğin %50’sini elinde tutuyor. Bir de geçmişe bakarsak, halkın hükümdarın tebaası yani malı sayıldığı, eğer hükümdar yenilirse kazananın tebaayı köleleştirmekte ve öldürmekte mahsur görmediği bir şanlı ‘‘tarih’’ göreceksiniz. Peki bugün hangimiz kendine ‘‘Ben kendi hür irademle, ekonomik ve akli olarak tamamen özgür yaşıyorum.’’ diyebilir ki. Yüzlerce yıllık bilgi birikimi, insan hakları, demokrasi gibi kazanımlar, ‘‘liberte, egalite, fraternite’’ devrimler vs.Tepedeki yüzde bir ve onun üstün zevkleri aynı, hakkı yenen insanlar aynı. Arkaplan değişse bile insanın kendisi hiçdeğişmiyor.

Şimdi kritik soruyu sorma vakti: Siz böyle bir canlının evrene yayılmasını, koloniler kurmasını ister miydiniz? Çıkacak galaktik savaşlar, yok edilecek ırklar, çöpe çevrilecek gezegenler, bir insanın hırsı yüzünden akacak kanlar eminim sizin de aklınızda belirmiştir. Noktayı koyalım insanın yıkıcı merak duygusu, hırsı yüzünden evrene yayılmaması evren için en iyi ihtimaldir.

http://www.globalrichlist.com/(Gelir/Yüzde karşılaştırması için)


( ◉) #14

İnsanın gelişimini vahşice bulabilir, bencilce görebilirsiniz. Ancak reddedemeyeceğimiz bir şey var ki, şu an kendisi hakkında böyle özeleştiriler yapabilen tek canlı da biziz. Bir ceylanı canlı canlı paramparça eden sırtlanlar, yumurtalarını karıncaların içine bırakarak, doğacak yavrularının içten içe onu yemesini hedefleyen sinekler, bu düşüncelerden çok uzak bir şekilde yaşamlarını devam ettiriyorlar.

Doğada adalet sistemi farklıdır. Güçlünün daima ve tartışmasız olarak kazandığı bir sistem. Ancak doğa ile en büyük anlaşmalardan birini yapmış olan biz insanoğulları, ilk çağlardan beri ‘‘o kadar da acımasız olmayan’’ sistemler üzerinde yoğunlaşıyoruz. Savaşlarımızda etik kurallar belirliyor, cezalandırmalarımızda belli kurallara riayet ediyoruz. Atalarımız kazığa oturtulmuşken, günümüzde acısız idam cezasının etik olup olmadığı ile ilgileniyoruz. Ortaya atılmış en büyük sosyal sistemlerden biri, tamamen fakir halkı temsil ediyor mesela. Bir zamanlar köleliğin üzerine kurulmuş medeniyetler, günümüzde insan hakları konusunda örnek teşkil edecek hareketlere imza atıyorlar. İşin özü, her zaman gösteremesek de bir vicdana sahibiz. Babil kralı Hammurabi’de olan bu vicdan, günümüzde daha genel anayasalar üzerinden devam ediyor. Ne dersek diyelim, 100 yıl öncesine göre çok daha adiliz. Bunun sonrasında da hatalarımızı düzeltip, daha da adil günler görüyor olacağız.

cevaplama vakti.

Evet, böyle bir canlının, kültürünü tüm evrene yaymasını isterdim. Çünkü kesinlikle kana susamış, idealsiz, bir hiç uğruna ‘‘yok eden’’ canlılar olmadık tarihimizde. Değişen, adapte olan canlılar olduk. Defalarca özür diledik, yanlışlarımızı düzeltmeye uğraştık. Koca evrende, bizden çok daha acımasız ve kana susamış binlerce uygarlık olduğuna eminim. Çünkü daha yaşadığımız küçücük dünyamızda bile binlerce var. Biz evrimin bir başarı hikayesiyiz.

İnsanlığın bu kültür birikimi ve merakı, birçok uygarlık açısından bir kurtuluş yolu olacaktır. Her buluştuğu kültürle daha da gelişecek bir insanlık tabii ki.


(Bungalow Bill) #15

700 yıl önce Cengiz Han, Moğolistan steplerinden yola çıkıp istilaya başladı, Avrupa’ya kara vebayı yaymaları saymazsak toplam 40 milyon insan öldü. Tarihin en büyük kara imparatorluğunu kurdu. Peki Cengiz Han’dan yaklaşık 700 yıl sonra çıkan ikinci dünya savaşında kaç kişi öldü? Tam 60 milyon. Milyonlarca insan sadece hükümdarların hırsı yüzünden can verdi. Dediklerinin aksine tarih sürekli daha çok zaiyatın olduğu savaşları yazıyor. Peki bunların sonucunda savaşlar bitti mi? Hayır, Dünya şu anda Amerika’nın çok güçlenmesinden dolayı '‘Pax Amerikana’'yı; zorunlu Amerikan barışını yaşıyor. Yarın savaşların olmayacağı malum değil. Üstelik bu savaşları sonumuzu getirmeyeceği de malum değil.

Kontrolsüz üreme, durmadan büyüyen ihtiyaçlar, atmosferdeki CO2 miktarının ölçüsüz artması, global ısınma, silahlanma yarışı; bunlar da ‘‘doğayla antlaşmaya’’ dahil mi? Ben böyle bir antlaşma görmüyorum, ilk dönemlerde insanlar korkudan doğan bir saygı duyuyordu ve şimdiyse bir antlaşmanın aksine sürekli doğayı ve diğer canlıları kısıtlayan bir insanlık görüyoruz. Mesela şu an medya pek yer bulamayan bir durumdan bahsedeyim. Veri merkezleri ,bilgilerimizin depoandığı yerler, sürekli karbondiyoksit üretiyor ve bu merkezlerin hacmi her geçen gün genişliyor. Sürekli ve sürekli daha çok bilgi üretiyoruz ve bu doğayı tehdit eden unsurlardan sadece biri. Fabrikaları, arabaları kirliliği önleyecek şekilde düzeltsek yine başka bir yerden açık veriyoruz. Açgözlülük bitmiyor.

İşte asıl problem de burada başlıyor. Bu dediğin sadece Dünya için geçerli. İnsan, kendi arasında uyumlu olan uzaylılar arasında yaşayabilir mi? Bir yandan bozan, bir yandan düzeltmeye çalışan ve devamında da daha büyük sorunlar yaşatan bir canlıdan bahsediyoruz. 1000 yıl önce yaşayan bir insanın dünyaya vereceği en büyük zarar kendi türünden katliamlar yapmaktı. Hatta Cengiz’in yaptığı katliamlar ilk küresel soğumaya neden oldu. Dolaylı olarak doğaya yararı bile oldu. Fakat bu dönemde Dünya’ya verdiğimiz zarar tehlikeli seviyelerde. Belki Dünya’nın sonunu getirecek.

Bir başka çelişki daha, İsrail’in kıydığı filistinliler hangi etiğe sığıyor? Şu anki savaşlarda hayatı kararan kaç tane ortadoğulu, Hiroşima’dakiler, Nanking’dekiler? Onlar da mı etikle hayatını kaybetti? Şu bir gerçek ki güçlü olan kuralları belirliyor. Güçlü olan haklı da oluyor.

Peki insan kendi arasında bunu başarmış mı ki uzaylılar arsaında başarsın? Şu an Amerikan kültürü haricindeki kültürler hızla eziliyor, Amerikanlaşıyor. Şu verdiğin örnekte bile neden Türk kültüründen değil, Hollywood’dan veriyorsun? Çünkü kültürel emperyalizm. ET’nin çekildiği dönemde ABD kültürü ve global gücüyle diğer milletlerin kültürlerini adeta eziyor, onların çocuklarını kendi filmleriyle şekillendiriyor. Şu anda pek farklı değil. Kendi aramızdaki eşsiz kültürleri bile yok ederken nasıl ‘‘başka uzaylı kültürleriyle’’ gelişeceğiz?


(Can) #16

Hayır, "Pax Amerikana"yı yaşamıyoruz. Savaşlar fiziksel olarak yapılmaz, aynı zamanda düşünce ile de yapılır. Tarih arenasında da aceleyle açılmış fiziksel bir savaş yoktur, hemen hemen her savaştan önce talepler iletilir, tıpkı Truva’da olduğu gibi. Helen kaçırıldığında, Mikenler Truvalılardan tüm Dardaneller’i, ticari kazancın yarısını istemiştir. Truvalılar için bu kabul edilemezdir. Aslında savaşın sebebi Helen’dir, ancak yine de işler “medeni” bir şekilde çözülmeye çalışılmış olur. Yani insanlıkta sorunlar istenmese de anlaşma yoluyla mutlaka çözmeye gidilir. 60 milyonun öldüğü savaş hükümdarların hırsı ile alakalı değildir. Tüm savaşları bitireceği iddia edilen bir savaşın ardından imzalanan bir anlaşma ile alakalı her şey. Bunun için Afrikakorps marşından bir alıntı yapıyorum:

Wir rächen Deutsch-Ost und rächen Südwest.
Biz Alman Doğu ve Güney Batı Afrika’sının intikamını alıyoruz
Das einst sie uns feige gestohlen
Bizden çalınanların

Bu anlaşmaya, bulunduğu bedene zarar veren bir parazit nasıl dahilse, insanoğlu da tüm ayıplarıyla ve çıplaklığıyla dahildir. Aslında söylediklerinin hepsinin nedeni ilk söylediğine dayanıyor, talep arttı, ihtiyaçlar arttı, üretim arttı. Her şeyin mutlaka kötü bir karşılığı vardır, aşırı gelişmenin de karşılığı budur. Ancak içgüdüsel olarak tüm canlılar varoluş gayesine bağlı olduğundan, yine içgüdüsel anlamda sorunun çözümü geçte olsa uygulanacaktır. Küresel ısınma tabiata zarar vermez, tabiat bir yolunu bulur; olan canlılara olacağı için tabiatın bu anlaşmada kaybettiği bir nokta yok, eğer tabiatı biyosfer olarak kabul ediyorsak.

Bunun cevabı bir habitat gözleminden alınabilir. A canlısı B canlısıyla habitatta sorunsuz da yaşayabilir, şiddetli bir sorunda yaşanabilir. Biyolojik kurallar uzaylılar içinde geçerlidir, karbon bazlı ve ya nitrojen bazlı diye canlılar ayrılmaz. Neticede, hala kabile hayatında yaşayan insanlar canlılarla sorunsuz yaşayabildiğine göre, insanlarda uzaylılar arasında rahat rahat yaşamını sürdürebilir. Sorun olduğunda ise, doğal seçilim ilkesinde olduğu gibi “güçlü olan kazanır”

Yahudiler, kültlerinde kendilerine ait olan toprağı geri aldıklarını savunurlar ve bu onlar için yeterlidir. Aynı şekilde, 1936 yılında iktidara gelen, dünyadaki ve Almanya’da ki sefaletin, hırsızlıkların ve ihanet olarak gördüğü ideallerin arkasında Yahudiler olduğunu gören Hitler için de yaptığı soykırımlar yeterlidir. Pearl Harbor saldırısı, Hiroşima için de yeterli bir sebeptir. Savaş için sebep bulunduktan sonra, yapılacaklar “en fazla ne yapabilirler ki” ile sınırlı kalmaz. Bunu milletlerin inancına göre eleştirebiliriz, bunun insanlıkla pek alakası yoktur. Çünkü, bir milletin sebebi başka bir millet için geçerli olmayabilir.

Filmler Amerikan emperyalizmi olsun diye çekilmediğinden, bu yönden eleştiri yapmak doğru olmaz diye düşünüyorum. Pekala, Amerikan filmleri kadar markalaşmış film sektörleri yok, Bollywood, Fransız ve İngiliz film sektörleri dışında hatta. Bu, 4 film sektörünün emperyalizmi midir, yoksa dışarıya açılmayı başaramamış yönetmenlerlerin sorunu mudur? Bence ikincisi.


Felsefe Kulübü - La Scuola di Atene
(Umur) #17

Öncelikle; denemek, çabalamak büyük resme baktığımızda önemli midir? Truva’da olaylar medeni bir şekilde çözülmeye çalışılmıştır diyorsun. Ne yazık ki okurken gülüyorum, medeni bir şekilde çözülmeye çalışılmıyor. Çalışılmadı. Hiçbir zaman yapılmadı bu, her savaştan önce karşı tarafa bir teklif sunuluyor zaten, ancak sunulan tekliflere dönüp baktığın zaman hiçbir şeyin medeni olmadığını fark edebiliyorsun. Senin örneğine baktığında, ticari kazancın yarısını istemek gibi bir şey, bir devlete neler yapabilir gayet de farkında olduğumuz bir şey. Kabul edilebilecek bir şey değil. O teklif zaten kabul edilsin diye sunulmuyor, dönüp geriye bakıldığında bir çözüm aranmaya çalışılmadı denilmesin diye sunuluyor. Halk isyan yapacak gibi olduğunda, bu savaşı biz istemedik, biz çözüm yolu önerdik diyebilmek için yapılıyor. Yani her şey yine, kontrol amaçlı yapılıyor. Kendimizi kandırmayalım. O bahsettiğimiz “Tüm savaşları bitirecek savaş” da komik bir şekilde, o sözle alakasız sebeplerden çıkmış, alakasız sebeplerden devam etmiş bir savaştır. Bir avuç adamın idealleri uğruna ölmüş sayısız insan vardır ortada.

Öncelikle, konudan sapmış da olsak devam ederek cevap vereceğim. Aşırı gelişmenin karşılığı bu falan değildir. Saçmalamaya veya komik olmaya gerek yok. Lütfen, araştırmadan gelip konuşmayalım. Gelişmek demek, bulunan ve yarattığın sorunlara çözüm üretmekle başlar. O konuyu kenara bırakıp devam edersek, küresel ısınma doğaya zarar verir, tabiata da zarar verir. Tabiat bir yolunu ne yazık ki bulamayacak gibi görünüyor, bulamaması da absürt bir olay olmayacak. Şuan bulunduğumuz koşulları düzeltebilecek tek olasılık yine biz gibi görünmekteyiz. Ancak sizlerin savunduğu şekilde, kültürümüzü aktarıp, bu vurdumduymaz “tabiat bir yolunu bulur” sözleriyle devam edip, bunu başkalarına da yayarsak… Geçmiş olsun ne diyeyim, söyleyebileceğimiz bir şey yok.

Neticede hala kabile hayatında yaşayan insanlar, hala kabile hayatında yaşadığı için canlılarla sorunsuz yaşamaktadır. Bizler kalkıp da bunu yapamayız, doğamız gereği bu artık imkansıza yakın bir seçenek haline gelmiş bir seçenektir. O kabile hayatındaki insanlar, kapitalizm bilmiyorlar. Köleliği görmediler. Parayı bilmiyorlar. Devasa bir toplum içerisinde sürekli bastırılarak kontrol edilmeyi bilmiyorlar. Tabiata bağlı yaşamayı biliyorlar, tabii ki sorunsuz yaşayabilirler. Sorun olduğunda ise, doğal seçilimin etki etmesi doğru olarak görünse de bu bahsedilen olayı iyi mi gösteriyor anlamıyorum? Ahlaki derecede iyi olmayan şeyleri, “doğal” diyerek neden cevaptan kaçınıyorsunuz?

İnsanlığı iyi bir kelime olarak görüyoruz sanırım, baştaki yazım unutulmuş olabilir. Sorun değil. O şekilde bakarsak evet, insanlıkla alakası yok bahsedilen şeylerin… Çünkü hepsi, canice, nefret dolu şeyler. Bir avuç kişinin idealleri, hazzı için yapılmış şeyler. İğrenç şeyler. Bunları hala onu yapanlar için yeterli sebep var şeklinde açıklayabiliyor oluşunuz, beni bile korkutmakta… …ki ben ne tartışmalara girip neler neler söylemiş adamım…

Bak bu konu hakkında zamanında uzun uzun yazdık biz. Bayağı bir tartıştık, bu “boş vakit endüstrisi” hakkında. Ortaya çıktığında kimler neler söyledi, ne gibi tepkiler aldı, eğlence sektörü ne gibi tehditler içermekteydi… Ne kazanıldı? Neler kaybedildi? Çok yazdım ben bu konu hakkında. Kapitalizm ve emperyalizm adı altında başlayan o “savaş” seneler seneler önce, para vererek, sisteme bağlı bir köle olarak kitap okuma, film izleme, müzik dinleme kararını aldığımız an bitmiş bir savaştı. Onun dışında da, popüler olanın, markalaşmış olanın Amerikan filmleri olmasının en büyük sebebi Amerikan Sineması’nın iyi olması değildir, Amerikan Sineması’nın en fazla olanağa sahip olmasıdır. Etkisinde olan devletlerde de gösterecektir, etkisinde kaldığı devletlerde de gösterecektir, yandaş devletlerinde de gösterecektir, ekonomik açıdan dost olduğu devletlerde de gösterecektir. Bu olanaklar sinema sektöründe çoğu devlette olmayan olanaklardır. Fransa’da çıkan bir film genellikle başka ülkelerde gösterime girmez, Hindistan’da çıkan bir filmi Hindistan dışında başka bir yerde izleyemezsin. Bu filmi yönetenle alakalı değildir önce o gafı netleştirelim. Bu filmi finanse edenlerle alakalı değildir, filmin reklamlarını yapanlarla da alakalı değildir. Bu olanaklarla alakalıdır.

Bu konuları kenarda bırakarak ana konumuza dönmemiz gerektiğinin altını çizmek istiyorum. Günümüz emperyalizmi ve kapitalizminden bahsederek bir yerlere gelemeyeceksiniz, bunları biz zaten açıkladık. Bize cani ve vahşi olan nedenleri açıklamanız bir şeyleri değiştirmiyor. Bizlere bunun ileride farklı olacağını göstermeniz, bizleri buna inandırmanız lazım. Ne yazık ki, başarısız bir yolda ilerliyorsunuz gibi hissediyorum. Söz sizde.


(Can) #18

Evet zaten teklif kabul edilsin diye sunulmuyor, çünkü sorun bu yolla çözülmek istenmiyor. Peki Truvalılar bunu kabul etmiş olsalardı? Truvalılar Helen ve Paris’i kabul ederken bunun farkındalardı, kabul ettikleri için bu savaşı zaten açmışlardı. Ayrıca bahsi geçen savaşın sebepleri küçümsenecek sebepler değildir. Söz konusu idealler, yani rekabetler söz konusu olmasaydı gelişmeler nasıl yaşanabilirdi? Almanlar ve İngilizler rakip oldu: tanklar, buharlı motorlar bulundu. Amerikalılar ve Ruslar rakip oldu, insanlar uzaya çıktılar. Rekabet olmasaydı, hala ateş yansın diye yıldırım çarpmasını bekliyor olurduk.

Bu tartışma sırasında, bu iletiyi bana yenilenebilir enerji kaynağı sayesinde mi yazdın? Rüzgar türbini mi kullanıyorsun, güneş paneli mi? Hayır, bunlarla yazmıyorsun çünkü cep yakan fiyattalar. Bunun suçunun kapitalizm değil üretiminin zor olduğunun sonucunda olduğu da aşikar. İnsanlığın henüz bunları sık kullanmaması çok doğal, hala aç insanlardan bahsetiyorsun hemde. Peki şöyle demek istiyorum, evet CO2 salınımı ve doğayı kirletmenin savunulacak bir yanı yok, ama tabiatın bir sonucu biz insanlar bile CO2 salıyoruz :slight_smile: Alternatifimiz yok, ancak yaşamak zorundayız. Peki sen, tabiatın saçının teline zarar gelmesin diye nefesini tutar mısın?

Hayır, ama onların içinde bir hiyerarşi var. Onlarında kuralları var. Onlar içinde paraya alternatif şeyler var. İnsanlar uzaylı medeniyeti arasında da farklı olmayacaktır. Karşılaştırma doğru değil, kapitalizm ve kölelik diyerek insan-insan arasında bir davranış karşılaştırması yapıyorsun ama söz konusu şey insan-başka tür arası karşılaştırma. Ben kabile örneğinden, insanların diğer canlılarla yeri geldiğinde uyum içinde yaşayabildiğini söylüyorum.

Çünkü açıklıyor. Bu sebepler sana göre iğrenç olabilir, bana görede. Fakat bu benim vicdanımı bir yere kadar acıtır. Ayrıca, yanıtladığım cevapta açıkça “herkesin kendine göre sebebi vardır” diyorum, caniliği desteklediğimi düşünmüyorum. Ama sana Filistin’in davası haklı olduğu gibi bana İsrail’in davası haklı olabilir. Aynı durumu yaşamadan hiç bir zaman doğru ve ortak bir fikirle yorumlayamayız. Son olarak, İsrail-Filistin tartışmasının bu münazarayı etkilememesini umuyorum.

O halde sana bir alternatif sunacağım. Müziğe para verme; indir. Amerika’nın yaptığı telefonu kullanma ; sovyet telsizi kullan. Araba kullanmak istemiyorsan ; at sür. Sisteme bağlı olmak istemiyorsan, olmayabilirsin. Bu konuda kimse seni durduramaz. Beni bundan önce yazdıkların değil bu konuda yazdıkların ilgilendiriyor. Bu konuda söyleyeceğim bu. Eğer her yönetmen, prodüktör sınırlarını zorlarsa, filmler her yerde gösterilir. İzleyiciyle filmini buluşturmak, senin yapacağın kampanyayla alakalıdır. Bu konuda reklamların ve kampanyaların ücretli olması Kapitalizmle alakalı değildir. Bir kere kampanya yaparsın, hep takip edilirsin bu da mümkün. Son olarak demek istiyorum ki, insan ne kadar ayıplı ve kötü sistemlere sahip olsun, tüm canlıların ortak gayesi varoluştur. Varolmak için çok kötü dahi olabilirsiniz. Amacı her canlı gibi devam etmek olan bir canlı, koloni kurmak yerine ne yapmalıdır? Her şey biyolojik bir kanun sebebiyle olurken, bunu reddetmenin sebebi onun getirdiği durumlar olamaz. Son olarak bir sözle kapatmak istiyorum:

İnsanlar da ağaca benzer; ne kadar yükseğe ve ışığa çıkmak isterse o kadar derin kök salar yere, aşağılara, karanlığa, derinliğe, kötülüğe. -Friedrich Nietzche


(Sapere Aude!) #19

Tartışmanın sonucunu belirleyecek anket için;


(Sapere Aude!) #20

Merhabalar,

Münazara başlığının üçüncü tartışması karşınızda. Gruplar aşağıdaki gibi belirlendi:

Grup A: @WitchDentist ve @Loth
Grup B: @DrWatson ve @Heisenberg1

Konu ise, şu aşağıdaki soru olarak belirlendi:

‘‘Evrensel bir dil oluşturulmalıdır/oluşturulmamalıdır.’’

A Grubu “Evet, oluşturulmalıdır.” düşüncesini savunacak.
B Grubu ise “Hayır, oluşturulmamalıdır.” düşüncesini savunacak.

Şimdi sözü A Grubu’nun ilk münazaracısına bırakıyorum. A Grubunun girişiyle birlikte B grubunun 45 dakikalık süresi başlayacak. Başarılar ve iyi eğlenceler.


Muhit Münazara Salonu
(Devrim) #21

Dil, iletişimin en önemli yoludur. İletişim ise sosyal toplum için her açıdan vazgeçilmezdir. İnsanların birbiriyle etkileşime geçerek üretebileceklerinin bir sınırı yoktur. Fakat yine dil, bu etkileşim adına bir bariyer haline de gelebilir. Üreten insanın yalnızca aynı dili konuşan toplumlar içerisinde sıkışıp kalmak gibi bir lüksü yoktur. Farklı dil konuşan biriyle iletişime girmek, bu iki insan için saysız kombinasyonu da beraberinde getirir.

Dil öğrenmek her ne kadar farklı dili konuşan insanlar arasındaki engeli ortadan kaldırsa da dünyadaki konuşulan dil sayısının yaklaşık olarak 6500 kadar olduğunu düşündüğümüzde, bu yöntemin çok da etkili olmadığını anlayabiliriz. Bu zaten hali hazırda anlaşılmış bir sorun olduğundan, günümüzde İngilizce, tüm dünyaya yayılmış, küresel çapta bilinen dil olma görevini üstlenmiştir. Günümüzde bir sanat eseri, makale yada sıradan bir blog yazısı, bu küresel dil kullanıldığında çok daha fazla insana ulaşmakta ve fayda sağlamaktadır.

Her ne kadar İngilizce şimdilik bu görevi üstleniyor olsa da, bu geçici görevini yeni bir evrensel dile devretmesi gerekmektedir. Çünkü evrensel dil, tarafsız olmak zorundadır. Dünyanın her yerinde konuşulacak bir dilin, belli bir uygarlığa ait olmasının bazı dezavantajları vardır.

İlk olarak doğal yollardan oluşmuş dillerin yalnızca yan yana gelen harflerden ibaret olmaması, bir kültürü yansıtıyor olması, onu evrensel olabilme yolunda engellemektedir. Çünkü bu dil, ait olduğu kültürü diğer dilleri konuşan insanlara empoze edebilmektedir. Bugün sömürü yüzünden emperyalist ülkelerin dillerini konuşan ülkelere bakıldığında bu kültür çatışması ve asimilasyon görülmektedir. Dolayısıyla yapay, ve bir topluluğa ait olmayan dil, aynı zamanda herkese ait olabilecektir. Ayrıca herkesin katkısıyla oluşturulmuş, tarafsız bir dilin; milliyetçi ve gelenekçi toplumlarca kabul edilmesi, var olan bir dili kabul etmelerine göre daha kolaydır.