Şiirperver Mahallesi


(Gökçe Uzunkaya) #251

Daha bugün kitapçıda gezerken çeviri bir şiir kitabına rastlayıp, şiir kitabının da çeviri mi olur ya, dedim. 7 saat sonra da fikrim değişmiş değil :grinning:


(Volkan Şahin ) #252

Bu arada hazır yeri de gelmişken, Arthur Rimbaud’nun “17 yaşında ciddi olunmaz” şiirinin Türkçe versiyonunu gören, duyan, eden var mı? Şöyle internette bir bakındım da Jeune&Jolie filminde şiirin ufak bir bölümü geçiyordu, onun Google Translate altyazısını copy-paste yapıp paylaşanlar var sadece.

Aslında anket sorusunun cevabı da bu gönderide gizli.


(Sapere Aude!) #253

Şiir çevirisi diğer çeviri türlerinden hangi yönleriyle ayrılıyor?
Öncelikle besteci olmak, sözün bestecisi olmak gerek şiir çevirmek için. Bir de her zaman söylerim; şiir çeviren kişi aynı zamanda bir nevi şair olmalı.

Geçenlerde vefat eden çevirmen Ahmet Cemal’in kendisiyle yapılmış bir röportajda söylediği cümle. Bazı şiirlerin kendi ahenkleri, besteleri oluyor. Bu besteyi hedef dilde verebilmek gerçekten yetenek istiyor. Bu yeteneğe sahip olmayanların yaptıkları da bence gerçek anlamda çeviri olmuyor. Edebiyatımızın ünlü şairlerinin şiir çevirisiyle uğraşmış olması, sözün besteciliğine yatkın olmalarından kaynaklanıyor olsa gerek.


(Berk Kaynak) #254

Öncelikle, çevirmenin ve çevirinin iyi olduğunu varsayalım. Çevirmen aynı zamanda bir şair diyebiliriz yani. Zira kötü çevirili roman veya hikayeler de okunmuyor/aynı hissiyatı vermiyor. Onları tartışmaya almaya gerek yok.

Bence şiir çevirisi konusunda yapılan yorumlarda yapılan asıl yanlış, sanat ve edebiyat anlayışının biraz farklı algılanmasında yatıyor diye düşünüyorum.

Şimdi, şiir çevrilirse aynı şiir olmaz demek biraz garip. Zira bence şiir sadece ahenkten ve tekil kelimelerin verdiği duygudan öte, bütünlüklü bir duyguya sahiptir. Yani bana göre aslolan anlamdır. Örneğin asıl değer ateş kelimesinin verdiği ahenkten öte, o ateşin nasıl bir anlamda kullanıldığında yatar. Ahenk ikinci aşamadır. Ahenk konusuna anlamdan sonra geleceğim.

Dilbilime baktığımızda neredeyse her dilin göçler vb. sebepler sayesinde derinlerde birbirine bağlı olduğunu görürürüz. Yani bir dildeki kelimeyi, deyimi, cümle öbeğini başka bir dilde karşılayacak bir kelime, deyim, cümle öbeği bulamamak çok zordur. Usta bir çevirmenin ellerinde bunun orijinale çok yakın bir şekilde bulunabileceğini düşünüyorum. Anlam kayması olacaktır, romanda ve hikayede de olmaktadır zaten. Birebir aynısı olmayacaktır ancak bu insanları çeşitli kültürlerin hislerini benimseyebilmeleri adına her dili öğrenmelerinden de muaf tutacaktır.

Ahenk konusunda ise şöyle: Bir insan ne yaparsa yapsın ana dilinde okuduğu şeylerde ahenk bulmaya daha meyillidir. Bunun sıralaması ana dilden başlayıp bildiği diğer diller arasında iyiden az bilinene doğru gider. Usta bir çevirmen tarafından iyi çevrilmiş bir şiir, ana dili bilmediğiniz için size daha ahenkli gelecektir. Çünkü vurgulama, tonlama, heceleme gibi şeylerden bir haber olduğunuz için dışarıdan baktığınızda ancak hece ölçüsü diye vurgulayabileceğiniz aynı ve benzer harfler dışında herhangi bir ahenk yakalamanız olanaksızdır. O zaman ahenk şiirin içinde tek başına anlam kazanan bir şey değildir. Okuyucu ile birlikte bir anlam kazanır, okuyucu okuyamazsa, ahenk de değerini kaybeder.

İlk cümlede sanat anlayışı hakkında bir yanlış anlaşılma olduğunu düşündüğümü söyleyip, pek de üstünde durmadan direkt konuya daldım. O konuda ne demek istediğimi ise en basit haliyle şöyle açıklayabilirim:

İnsanlar genelde öyle düşünmeseler bile sanat içerisinde kesin bir doğru varmış gibi yaklaşırlar. Sanki bir kurul, sanatın, şiirin, edebiyatın kesin hükümlerini belirlemiş ve bu hükme uymayanları kapı dışarı etmiş gibi davranılır. Halbuki, sanat, herkes kendinden bir şeyler bulabildiği için sanattır. Ne demek istiyorum? Şu demek istiyorum:

“Şiir çevrildiğinde anlamı yitiyor bence.”
“Hangi anlamı yitiyor?”
“İşte şairin kastettiği anlamı.”
“Şair neyi kastetmiş?”

Bu son sorudan sonra gelebilecek bir cevap yoktur. Zira şair bir şey kastetmemiştir. Kastı yok, hissi vardır. Şiiri okurken genelde anlam yükleyenler bizizdir. Şair şiiri kendi aşkına adamış olabilir. Bizim için farketmez ki. Bizi ilgilendiren hiçbir zaman başkasının aşkı olmamıştır zaten. Bizim geçmiş aşkımız, bizim gelecek aşkımız, bizim hayali aşkımız, bizim başkasının yerine hissettiğimiz aşkımız bizi ilgilendirir. Aslolan hep bizizdir. Herkes şiirde kendinden bir şeyler bulur, bulmasa bile buldurur, bulduramasa bile hayalini kurar ve bu yüzden şiir derinlerimize dokunur. Çünkü biz olmasak bile, biz bir şeyler hissederiz. Şair başka bir şey kastetmiş olsa bile bu farketmez. Şiiri okuyan biziz.

Mesela abimle bu konuyu tartışırken şöyle bir örnek vermiştim: Eskiden çok sevdiğim bir kadın olduğunu varsayalım. Kadının adı Eylül olsun. İngilizce bir şiirde ise şöyle bir cümle geçiyor olsun: “Like a lonely september night.” Şimdi bu şiirin Türkçe çevirisinde şöyle bir durum karşıma çıkacaktır: “Tıpkı yalnız bir eylül gecesi gibi.” Bu saatten sonra isterseniz şair onu kastetmedi deyin, isterseniz anlamını yitirdi deyin hiç farketmez. Şiir bana vermesi gereken hazzı başka hiçbir dilin veremeyeceği şekilde vermiştir. Eylül demiştir yahu. Şair september yazmış olsun. Beni hiçbir başka dilin eylülü Türkçenin eylülü kadar etkileyemez. Bu çok uç ve farazi bir örnek, ama bazen uç örnekler anlaşılmaya daha müsait durumlar yaratıyor.

Sağlam komünist bir kuzenim vardır. Onunla bu konuyu tartışırken şöyle demişti: “Şiir kişisel bir şey olduğundan daha fazla toplumsaldır. Filistinli bir şairin yazdığını Mısırlı birisi bile anlayamaz.” Kim diyor bunu? Şiirin niye bir kanunu varmış? Kim kimin hislerine kepenk vuruyor? Kim Mısırlı o duygusal adamın/kadının ne hissettiği konusunda bir kararda bulunuyor? Kim niye toplumsallığı kişisellik üstünde tutuyor? Herhangi birisi. İnsan. Biz. Yine şiire biz anlam yüklemiş oluyoruz yani.

Abime “Kaplan! Kaplan!” şiirinin Türkçesini atmıştım. Demiştim ki, Türkçesini İngilizcesinden daha çok severim. O da bana: “İyi de bu şair için iyi bir şey değildir ki!” demişti. Neden iyi veya kötü bir şey olsun ki? Ben daha çok sevdiğimi belirttim. Deniz de gider İngilizcesini sever. Seadest da Fransızcasına tutulur. Neden olmasın? Simetrisi bozulan bir kaplanı hangi dilde severseniz sevin, simetrisi bozulan kaplan, simetrisi bozulan kaplandır.

Neyse işin özü, sanatın, şiirin, hissetmenin belli kuralları olamayacağını savunan birisiyim. İyi çeviren birisi sayesinde pekala şiirin çevirisi de olur. Şiir aynı şiir olur veya olmaz, o biraz da bakış açısına bağlı. Ancak şiirin bir kalbi, bir özü olduğuna inanan bir insan olarak kelimeleri değiştirsek bile, ahengi bozsak bile bütünlükteki o anlamın yitmeyeceğini, hala daha ana şairden izler taşıyacağını düşünüyorum.

Buyrun bu arada size İtalyanca propagandası. 10 kilometre öteden de baksanız, hayatınızda ilk defa da görseniz, ahenk var yahu dilde. Düz ana haber bülteni bile okusam ahenk var. Öğrenmek isteyen yanaşsın. Muhitlilere bedava.

“Nel mezzo del cammin di nostra vita
mi ritrovai per una selva oscura,
ché la diritta via era smarrita.”


(Sapere Aude!) #256

tanrı’yla aynı fikirde değilim
intihar edenlerin
cehenneme gideceği konusunda.
kainatın yaratılışına
katılmaktan bıktığında ruhum,
intihar edeceğim ben de
denenmemiş bir yolla.

nerdeyse bütün akıllı kalpler
intihar edip siktir çekmiş yeryüzüne.

ben ateist değilim, babasıymış gibi
tanrı’ya küsen bir çocuğum.
eğer tanrı intihar edenleri ve nietzsche’yi
cehenneme gönderirse
cehennemde yanmayı tercih ederim ben de,
tanrı dürüstlüğü sever.

tanrı’nın hayal gücünü beğenmiyorum.

ben tanrı olsam
peygamberler göndermez
direkt konuşurdum insanlarla.

ben tanrı olsam
hitler’i iyi kalpli bir yahudi olmakla cezalandırırdım,
yahut yetenekli bir yazar yapardım onu.
içindeki kötülüğü insanlara değil
tuvallere boşaltırdı

ben tanrı olsam
devletler yok olur
gül kokulu bireyler var olurdu sadece,
atlar çılgın zamanlar koşardı.

ben tanrı olsam
düşünce gücüyle herkesin
istediği karakter olmasını sağlardım,
dünya bir şiirin
yaratılım sürecine dönüşürdü böylece.

ben tanrı olsam intihar ederdim
insanlarla birlikte
acı çekmeyi öğrenemediğim için.

Acı Çekene Saygı, Cesar Mendoza


(Sude Çavuş) #257

Nazım Hikmet’in bu şiirini her zaman çok sevmişimdir
Tahir olmak ta ayıp değil
Zühre olmakta
Hatta sevda yüzünden ölmek te ayıp değil
Bütün iş Tahir ile Zühre olabilmekte yani yürekte.
Mesela bir barikatta döğüşerek
Mesela Kuzey Kutbu’nu keşfe giderken
Mesela denerken damarlarında bir serumu ölmek ayıp olur mu?
Tahir olmak ta ayıp değil Zühre olmak ta
Hatta sevda yüzünden ölmek te ayıp değil…
Seversin dünyayı doludizgin ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istersen dünyadan ama o senden ayrılacak
yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahir’i Zühre sevmeseydi artık Yahut hiç sevmeseydi Tahir ne kaybederdi Tahir’liğinden
Tahir olmak ta ayıp değil
Zühre olmak ta
Hatta sevda yüzünden ölmek te ayıp değil.


(Althide) #258
  1. SONE

Seni bir yaz gününe benzetmek mi, ne gezer?
Çok daha güzelsin sen, çok daha cana yakın:
Taze tomurcukları sert rüzgârlar örseler,
Kısacıktır süresi yeryüzünde bir yazın:
Işıldar göğün gözü, yakacak kadar sıcak,
Ve sık sık kararı da yaldız düşer yüzünden;
Her güzel, güzellikten er geç yoksun kalacak
Kader ya da varlığın bozulması yüzünden;
Ama hiç solmayacak sendeki ölümsüz yaz,
Güzelliğin yitmez ki asla olmaz ki hurda;
Gölgesindesin diye ecel caka satamaz
Sen çağları aşarken bu ölmez satırlarda:
İnsanlar nefes alsın, gözler görsün elverir,
Yaşadıkça şiirim, sana da hayat verir.

Shall I compare thee to a summer’s day?
Thou art more lovely and more temperate:
Rough winds do shake the darling buds of May,
And summer’s lease hath all too short a date:
Sometime too hot the eye of heaven shines,
And often is his gold complexion dimm’d;
And every fair from fair sometime declines,
By chance or nature’s changing course untrimm’d;
But thy eternal summer shall not fade
Nor lose possession of that fair thou owest;
Nor shall Death brag thou wander’st in his shade,
When in eternal lines to time thou growest:
So long as men can breathe or eyes can see,
So long lives this, and this gives life to thee.

William SHAKESPEARE

Şiirinin sevgilisini ölümsüz kılacağını iddia etmek ve başarmak(?)


(Naenia ) #259

Bütün dünya ölüme düşer kapattığımda gözlerimi;
Açarım gözkapaklarımı ve doğar her şey yeniden.
(Sanıyorum kafamdan uydurdum seni.)

Yıldızlar vals yaparlar, kırmızı ve mavi,
Ve keyfi bir siyahlık dörtnal peşinden:
Bütün dünya ölüme düşer kapattığımda gözlerimi.

Düşledim büyüyle beni yatağa çektiğini
Ve çılgınca öptüğünü, delice şarkı söylediğini.
(Sanıyorum kafamdan uydurdum seni.)
Devrilir gökten Tanrı, solar cehennem ateşleri:
Melek ve Şeytan’ın adamları çeker giderken:
Bütün dünya ölüme düşer kapattığımda gözlerimi.

Hayal ettim söylediğin yoldan döneceğini,
Fakat yaşlandım, artık unuttum ismini.
(Sanıyorum kafamdan uydurdum seni.)

Bir fırtına kuşunu sevmeliydim seveceğime seni;
Hiç değilse baharda göğü şenlendirir gelirdi.
Bütün dünya ölüme düşer kapattığımda gözlerimi.
(Sanıyorum kafamdan uydurdum seni.)

Mad Girl’s Love Song, Sylvia Plath


(büşra) #260

Yukarıda katılmayı çok istediğim bir çeviri mevzusu tartışılmış çok da güzel tartışılmış söylemek istediklerimin çoğu söylenmiş ama ben de izninizle birkaç kelam etmek istiyorum.

Size çılgınca gelebilir ama bence

Her şey şiirdir ve şiir başlı başına bir dildir.

Şiir sevmeyen insanlara kızmam bu nedenden ben. Belki dili bilmiyordur diye düşünürüm hep. Evet, görmeyi bilenler için her şey şiirdir. Bir babanın kızını okuldan alması, birinin bir domates kesişi, bir gülün suya düşüşü her şey ama her şey… Ve şiir başlı başına bir dildir; onu sevenler aynı dili konuşurlar. Bu nedenledir ki şiirin çevirisini de şairler yapsın denir ama bence yüreğinde şiiri seven herkes yapabilir. Sadece çeviri yaptığı dili ve kendi dilini iyi tanıması, çeviri yaptığı şairi onun zamanını ve mekanını iyi bilmesi gerek diye düşünüyorum. Örneğin Anlatamıyorum şiiri bir çeviridir aslında ben duyduğumda çok şaşırmıştım öyle özleşmişim ki o şiirle. :cherry_blossom:

Bu görüşe de katılıyorum. Sanırım bundan mütevellit Can Yücel çeviren değil de Türkçe söyleyen olarak not düşermiş. Çok tatlı değil mi? Can Yücel övmek için birkaç karşılaştırma yazacaktım ama vazgeçtim. Can Yücel’in dışında Orhan Veli Fransızca konusunda bir deha imiş, bunun yanında Çince’den Macarca’ya uzanan bir yelpazesi var. :cherry_blossom:

Şiirleri öz dilinden okumak da çok zevkli. Ben her yaz bir konsepte karar verir o konseptle öz dilden şiirler okurum.Size de tavsiye edebilirim. Örneğin bu yazımı Shakespeare’in Soneler’ine ayırdım, geçen yazsa Farsça’ya merak sarıp Hayyam ve Muhyiddin ibnü’l Arabi gibi rindlerin şiirlerini okudum. Öyle güzellerdi ki.

Evet, sanırım söyleyeceklerim bu kadar. :cherry_blossom:


(Deniz) #261

Çeviri muhabbetinin üzerine Goethe’nin Erlkönig şiiri

Edgar Alfred Bowring çevirisi

Who rides there so late through the night dark and drear?
The father it is, with his infant so dear;
He holdeth the boy tightly clasp’d in his arm,
He holdeth him safely, he keepeth him warm.

“My son, wherefore seek’st thou thy face thus to hide?”
“Look, father, the Erl-King is close by our side!
Dost see not the Erl-King, with crown and with train?”
“My son, 'tis the mist rising over the plain.”

“Oh, come, thou dear infant! oh come thou with me!
For many a game I will play there with thee;
On my strand, lovely flowers their blossoms unfold,
My mother shall grace thee with garments of gold.”

“My father, my father, and dost thou not hear
The words that the Erl-King now breathes in mine ear?”
“Be calm, dearest child, 'tis thy fancy deceives;
'Tis the sad wind that sighs through the withering leaves.”

“Wilt go, then, dear infant, wilt go with me there?
My daughters shall tend thee with sisterly care;
My daughters by night their glad festival keep,
They’ll dance thee, and rock thee, and sing thee to sleep.”

“My father, my father, and dost thou not see,
How the Erl-King his daughters has brought here for me?”
“My darling, my darling, I see it aright,
'Tis the aged grey willows deceiving thy sight.”

“I love thee, I’m charm’d by thy beauty, dear boy!
And if thou’rt unwilling, then force I’ll employ.”
“My father, my father, he seizes me fast,
For sorely the Erl-King has hurt me at last.”

The father now gallops, with terror half wild,
He grasps in his arms the poor shuddering child;
He reaches his courtyard with toil and with dread, –
The child in his arms finds he motionless, dead.


Vikipedi’deki başka bir çeviri

Who rides, so late, through night and wind?
It is the father with his child.
He has the boy well in his arm
He holds him safely, he keeps him warm.

“My son, why do you hide your face in fear?”
“Father, do you not see the Elf-king?
The Elf-king with crown and cape?”
“My son, it’s a streak of fog.”

“You dear child, come, go with me!
(Very) beautiful games I play with you;
Many a colorful flower is on the beach,
My mother has many a golden robe.”

“My father, my father, and do you not hear
What the Elf-king quietly promises me?”
“Be calm, stay calm, my child;
Through dry leaves the wind is sighing.”

“Do you, fine boy, want to go with me?
My daughters shall wait on you finely;
My daughters lead the nightly dance,
And rock and dance and sing to bring you in.”

“My father, my father, and don’t you see there
The Elf-king’s daughters in the gloomy place?”
“My son, my son, I see it clearly:
There shimmer the old willows so grey.”

“I love you, your beautiful form entices me;
And if you’re not willing, then I will use force.”
“My father, my father, he’s touching me now!
The Elf-king has done me harm!”

It horrifies the father; he swiftly rides on,
He holds the moaning child in his arms,
Reaches the farm with great difficulty;
In his arms, the child is dead.

Bonus: Schubert tarafından bestelenmiş hali, hem de animasyonlu


(büşra) #262

Seni yavaş yavaş şiirin içine çektiğim için mutluyum Deniz. Hınzır gülüşü yapar.

Ben de geçen öbür çevirmene saygısızlık olur diye atmadığım iki karşılaştırmayı atacağım. :cherry_blossom:

66. Sonnet

Tired with all these, for restful death i cry,
As, to behold desert a beggar born,
And needy nothing trimm’d in jollity,
And purest faith unhappily forsworn,
And purest faith unhappily forsworn,
And maiden virtue rudely strumpeted,
And right perfection wrongfully disgraced,
And strength by limping sway disabled,
And art made tongue-tied by authority,
And folly doctor-like controlling skill,
And simple truth miscall’d simplicity,
And captive good attending captain ill:
Tired with all these, from these would i be gone,
Save that, to die, i leave my love alone.

William Sheakspeare

66. Sone

Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen’e
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.

Çeviren: Can Yücel

66. Sone

Bezdim hepsinden, ölüm gelse de huzur getirse;
Hangisini saysam:
Haklinin hakki hiç verilmez;
Alli; pullu giysi düser bes para etmez serseriye;
En güvendigin adam seni aldatmaktan çekinmez;
Ona buna hayasizca yaldizli paye dagitilir,
Tertemiz genç kiza düsüncesizce damga vurulur.
Sarsak yönetimlerce becerikli insanlar engellenir;
Kusursuz adini hak etmise haksizca leke sürülür.
Kültürle bilimin dili baglanir yetkili kisilerce
Bilgiç geçinen sarlatanlar yönetir bilgili adami,
Iyilik kiskivrak kul köle edilir kötülüge,
Dogru sözlü ksinin aptala çikartilir adi.
Bezdim iste bunlardan ve hiç durmam bana kalsa;
Ölmek, sevdigini bir basina birakip gitmek olmasa.

Çeviren: Saadet/ Bülent Bozkurt

:cherry_blossom:


(Sapere Aude!) #263

The Road Not Taken
Two roads diverged in a yellow wood,
And sorry I could not travel both
And be one traveler, long I stood
And looked down one as far as I could
To where it bent in the undergrowth;

Then took the other, as just as fair
And having perhaps the better claim,
Because it was grassy and wanted wear;
Though as for that the passing there
Had worn them really about the same,

And both that morning equally lay
In leaves no step had trodden black.
Oh, I kept the first for another day!
Yet knowing how way leads on to way,
I doubted if I should ever come back.

I shall be telling this with a sigh
Somewhere ages and ages hence:
Two roads diverged in a wood, and I —
I took the one less traveled by,
And that has made all the difference

Robert Frost’un şiiri, Bence çevirisi de güzeldir:

gidilmeyen yol

sarı bir ormanda ikiye ayrıldı yolum,
ikisinden birden gidemediğim ve yazık ki
tek yolcu olduğum için üzgün, uzun uzun
baktım görene kadar birinci yolun
otlar çalılar arasında kıvrıldığı yeri;

sonra öbürüne gittim, o kadar iyiydi o da,
ve belki çimenlik olduğu, aşınmak istediğinden
gidilmeye daha çok hakkı vardı; oysa
oradan gelip geçenler iki yolu da
eş ölçüde aşındırmıştı hemen hemen,

ve o sabah ikisi de uzanıyordu birbiri gibi
hiçbir adımın karartmadığı yapraklar içinde,
ah, başka bir güne sakladım yolların ilkini!
ama bilerek her yolun yeni bir yol getirdiğini,
merak ettim geri gelecek miyim diye.

iç geçirerek anlatacağım bunu ben,
nice çağlar sonra bir yerde:
bir ormanda yol ikiye ayrıldı, ve ben –
ben gittim daha az geçilmişinden,
ve bütün farkı yaratan bu oldu işte.

Çevireni Suphi Aytimur.


(senem ) #265

Tuvalde Dokunduğun Keman

"paletinin içinden beyaz elbisene
uzanan bir gökyüzüdür
sana olan sevdam.

sen tanrı’nın tuvalinde gördüğüm
bir melek figürüydün eskilerde
gülüşünün kenarında kalan
bir gamzeye doldu
göğün yedi katı
ve kutsallık yüklendi
senin yaşadığın her
medeniyete

bilmem geceye nasıl karıştın
geceyi nasıl karıştırdın
teninin beyazlığı
yürüdüğüm ışık
ve dünya denen karanlık
nasıl gizledi
bunca zaman
güzelliğini.

alacağın olsun tanrım
ve bu alacakaranlığın
bir sonu olsun.

nasıl dokundun fırçaya
arşeyi usulca çeker gibi
arşa bir ses de bizden kalsın diye mi
"bekle" dedin
karanlık bir çağdan
tüm anlamları yükleyip
her dokunuşa

tuvalde rüzgârın sesi
bir de keman
yağmurun ardından

belini zarifçe kavrayan
ellerim miydi

ellerim miydi
bir sevdaya uzanıp
gökkuşağını doğurtan."
Ali Oktay Özbayrak


(büşra) #266

Acıyor

Mutsuzluktan söz etmek istiyorum
Dikey ve yatay mutsuzluktan
Mükemmel mutsuzluğundan insansoyunun
sevgim acıyor

Biz giz dolu bir şey yaşadık
onlar da orada yaşadılar
Bir dağın çarpıklığını
bir sevinç sanarak

En başta mutsuzluk elbet
Kasaba meyhanesi gibi
Kahkahası gün ışığına vurup ta
ötede beride yansımayan
Yani birinin solgun bir gülden kaptığı frengi
Öbürünün bir kadından aldığı verem
Bütün işhanlarının tarihçesi
Bütün söz vermelerin tarihçesi
sevgim acıyor

Yazık sevgime diyor birisi
Güzel gözlü bir çocuğun bile
O kadar korunmuş bir yazı yoktu
Ne denmelidir bilemiyorum
sevgim acıyor
Gemiler gene gelip gidiyor
Dağlar kararıp aydınlanacaklar
Ve o kadar

Tavrım bir şeyi bulup coşmaktır
Sonbahar geldi hüzün
Kış geldi kara hüzün
Ey en akıllı kişisi dünyanın
bazen yaz ortasında gündüzün
sevgim acıyor
Kimi sevsem
Kim beni sevse

Eylül toparlandı gitti işte
Ekim falan da gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar

Turgut UYAR


(Taylor Swift Fanboi) #267

Varsayalım bir kadın,
varsayalım bir çiçek.
Kar
-de
-len
Diyelim ki, ruhunu mesken tutup
evrenin çatısını gök kuşağı renkerine boyamış.
Köklerini uzatmış kaşiflerin mabedine,
hüzün yakışmayan topraklarda boynunu büktüğünde
Atlantis sulara gömülmüş.
Öyle ki, kıvrımları coğrafyalar yaratmış.
ahh Gaia…
ahh Galanthus…
Sen,
bütün ihtimalleri bırakıp bir uykuya dalmalıydın.
Ben,
bir kelebeğin üstünde gelmeliydim sana.
Diyelim ki rüyanda.
Say ki geldim.
ahh Nyx…
ahh Galanthus…

Her şey hayaldi.
Sen güzeldin.


(Volkan Şahin ) #268

Kelimelerini yükselt,
Sesini değil.
Yağmurdur çiçekleri büyüten,
Gök gürültüsü değil.

-Mevlana


(Xibalba) #269

Kaygusuz, deli bir kuştum
Senin dalına kondum hey!
Yüksek yerlerde uçmuştum,
Ayak ucuna indim hey!

Denizler gibi derindim,
Gözlerine sığ göründüm.
Karlı dağlardan serindim,
Sana sokuldum, yandım hey!

Tükenmez mihnetler çektim,
Kanlı gözyaşları döktüm,
Akıllılara örnektim,
Divânelere döndüm hey!

Âşıklar san ne yapsın?
Dudaklar nereni öpsün?
Sen bir acayip şarapsın,
Daha içmeden kandım hey!

Yâdını düşürmez dilim,
Sana ulaşır her yolum;
Kirli, günahkâr bir kulum,
Yüzüne bakıp yundum hey!

Sabahattin Ali


(Yasin Duyar) #270

YAŞAMAK
Biliyorum, kolay değil yaşamak,
Gönül verip türkü söylemek yar üstüne;
Yıldız ışığında dolaşıp geceleri,
Gündüzleri gün ışığında ısınmak;
Şöyle bir fırsat bulup yarım gün,
Yan gelebilmek Çamlıca tepesine…
-Bin türlü mavi akar Boğaz’dan-
Her şeyi unutabilmek maviler içinde.

Biliyorum, kolay değil yaşamak;
Ama işte
Bir ölünün hala yatağı sıcak,
Birinin saati işliyor kolunda.
Yaşamak kolay değil ya kardeşler,
Ölmek de değil;

Kolay değil bu dünyadan ayrılmak.

Orhan VELİ


(büşra) #271

Tel Cambazının Tel Üstündeki
Durumunu Anlatır Şiirdir

Sizin alınız al inandım
Morunuz mor inandım
Tanrınız büyük âmenna
Şiiriniz adamakıllı şiir
Dumanı da caba
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
Bütün ağaçlarla uyumuşum
Kalabalık ha olmuş ha olmamış
Sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
Ama ağaçlar şöyleymiş
Ama sokaklar böyleymiş
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yangelmişim dizboyu sulara
Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle döğüşemem
Siz ne derseniz deyiniz
Benim bir gizli bildiğim var
Sizin alınız al inandım
Sizin morunuz mor inandım
Ben tam dünyaya göre
Ben tam kendime göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız

Turgut Uyar


(Oğuzhan) #272

Seninle buluşmamız ne kadar zor olsa da,
Senden sadece beni sevmeni istiyorum.
Beş dakika baş başa kalmamız suç olsa da
Senden sadece beni sevmeni istiyorum.

Çağırsam bile gelme,yorulma ne olursun,
Sen üzülme,incinme,kırılma ne olursun,
Beni yanlış anlam,darılma ne olursun,
Senden sadece beni sevmeni istiyorum.

Bir gün bensiz kalsan da benimle yaşamanı,
Aşkımı değerini sır gibi taşımanı,
Nemli bakışlarınla resmimi okşamanı
Senden sadece beni sevmeni istiyorum.

Senden tek dileğim var,özel imtiyaz değil,
Kulun başka bir kula ibadeti farz değil,
Haşa!Yaratan gibi beş vakit namaz değil,
Senden sadece beni sevmeni istiyorum.

Cemal Safi